Biz Osmanlıyız
Osmanlı toplumu, bir "sevgi, şefkat ve yardım toplumu"ydu. Devlet, "hayat ve hayrat devleti", insan "hayrat ve hasenat insanı"ydı. Osmanlı’da hayat ahirete dönüktü. Ahirete dönük olduğu için de hayatta fuzuli şelere yer yoktu. Osmanlı İnsanı "kıble yürekli"ydi. Faziletliydi, dürüsttü çevreciydi, medeniydi, nazikti; cihana örnekti. Hede ve gayret sahibiydi. Zaferler ve başarılar hayatın bir parçasıydı. Osmanlı’da, insan hakları gözetilirdi. Herkes ibadetinde, kıyafetinde, seyahatinde, ticaretinde özgürdü. Osmanlı’da "güçlü olan haklı" değil, "haklı olan güçlü"ydü. Adalet duygusu, hayatın her alanını kaplamıştı. Devlet milletle bütünleşmişti. Farklı kültürler, asırlarca barış içinde bir arada yaşamıştı. Osmanlı, yetiştirdiği "cevher insan"larla dünyaya nam salmıştı. Tarih gerçek bir "ibret aynası" ve tam bir "tecrübe tahtası"dır. Ve boşuna yaşanmış bir tecrübeler yığını değildir. Bugün, geçmişimizden ders almanın ve "yeniden Osmanlı" demenin tam zamanı.
Bizans Kaçkınları
Bize Göre – Bilge Kültür Sanat
Bize Göre Ve Bir Seyahatin Notları – Türk Edebiyatı Klasikleri 24
Ahmet Haşim’in İkdam gazetesinde çıkan köşe yazılarından seçilen denemelerle Paris seyahati izlenimlerinden oluşan Bize Göre 1928 yılında yayımlandı. Yalın, açık, akıcı, kimi zaman alaycı bir dille yazılmış olan denemeler ve aynı üslup özelliklerini taşıyan seyahat izlenimleri yazarın etkili ifadesinin yanı sıra derin gözlem gücünü ve eleştirel bakış açısını da okura yansıtır. Bununla birlikte bazı yazılarında dikkati çeken şiirsellik Haşim’in imge yüklü şiirlerin duygulu, kırılgan şairi olduğunu da hatırlatır. Bize Göre her gün defalarca karşılaşılan sıradan ve küçük konuların usta bir yazarın kalemiyle nasıl bütünlüklü bir dünya tablosu oluşturabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
Ahmet Haşim (1887-1933) Bağdat’ta doğan Ahmet Haşim’in çocukluk yılları babasının görevi nedeniyle Arabistan’ın çeşitli vilayetlerinde geçer. Erken yaşta annesini kaybetmesinin neden olduğu ruhsal sarsıntı o dönemden başlayarak çekingen, içe kapanık ve hayalperest bir kişilik yapısına yol açar. 1895’te babasıyla birlikte İstanbul’a gelir, iyi konuşamadığı Türkçeyi ilk iki yıl Numune-i Terakki Mektebi’nde öğrendikten sonra, 1897’de Galatasaray Sultanisi’ne kaydolur. Giderek edebiyata yönelen Ahmet Haşim, edebiyat hocaları Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun da desteğiyle 16 yaşında ilk şiirini yayımlar.
1907’de Galatasaray’dan mezun olur, Reji İdaresi’nde çalışırken Hukuk Mektebi’ne devam eder. 1909’da Fecr-i Ati topluluğunun Servet-i Fünun’da yayımlanan bildirisinde onun da imzası vardır. Uzun sürmeyen bu beraberliğin ardından siyasi ve edebi gruplaşmaların dışında kalmayı tercih eden şair, kendine özgü bir şiir anlayışı geliştirir. 1921’de yayımlanan Göl Saatleri ve 1926’da yayımlanan Piyale adlı şiir kitaplarıyla döneminin önde gelen şairleri arasında yer alır. Modern Türk şiirinin kurucularından biri olarak kendinden sonra gelenleri önemli ölçüde etkiler. Şiirlerindeki kapalılık ve güç anlaşılırlığa karşılık düzyazıları gayet yalın, açık, akıcı ve yer yer mizahidir. Ele aldığı pek çok konuda zamanı aşan evrensel düşünüşüyle Ahmet Haşim’in yazıları günümüzün okuru için de hâlâ ilgi çekicidir. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
Bize Göre-Günümüz Türkçesiyle
Ahmet Haşim’in yazılarından alınacak estetik haz elbette her devirde son derece yüksektir ancak bu yazılar bize aynı zamanda erken Cumhuriyet döneminin güncel meselelerini öğrenme, o yılların şehir hayatı hakkında fikir sahibi olma, entelektüel tartışmaların içine hızla ve büyük bir kolaylıkla katılma fırsatı da sunar. Dahası, Ahmet Haşim’in ele aldığı ve pek çoğu ufak değişikliklerle bugün de gündemimizi işgal etmeyi sürdüren bu konular, yazarın zamanı aşan, evrensel düşünüşünü bize göstermektedir. Bir başka deyişle, Ahmet Haşim’in yazıları, günümüzün okuruna da hâlâ yeni bir şeyler öğretmeyi fazlasıyla vaat etmektedir.
Erkan Irmak
Türk şiirinin dev ismi Ahmet Haşim’in ilk defa 1928’de basılan Bize Göre ve Gurebahane-i Laklakan kitapları ile 1933’te basılan Frankfurt Seyahatnamesi, titizlikle hazırlanmış bir baskıyla bir araya getirildi. Bugünün okurunun da rahatlıkla anlayabilmesi için yazarın diline olabildiğince az müdahale edilerek günümüz Türkçesine uyarlanan bu yazılarda şairin, dönemini –belki tüm dönemleri– etkilemiş gelişmelere dair ilginç fikirlerini keyifle okuyacaksınız.
Bizi Ayıran Uçurum
Kalkınma sürecinde işlerin yolunda gittiği, dünyanın Güney’inin Kuzey’ini neredeyse yakaladığı, yoksulluğun son 30 yılda yarı yarıya azaldığı, 2030’a gelindiğinde yeryüzünden bütün bütün silineceği söyleniyor. Oysa dünyanın en güçlü devlet ve şirketlerinin desteğiyle anlatılan bir masal bu.
1960’dan bu yana Kuzey ile Güney arasındaki gelir farkı neredeyse üç katına çıktı. Günümüzde 4,3 milyar insan, yani dünya nüfusunun yarısından fazlası, günde 5 doların altında bir kazançla yaşamak zorunda. Öte yandaysa dünyanın en zengin 8 insanı insanlığın yarısının toplam gelirine denk bir serveti yönetiyor.
Peki bu uçurumu yaratan ne? 15. yüzyıldan bu yana Batı’nın dünyanın kalanını sömürmüş olmasının yol açtığı tahribat bir yana, yoksul ülkeler bugün de küresel ekonomik sisteme eşit koşullarda katılmıyor. Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar eliyle Güney ülkelerine dayatılan yapısal reformlar ekonomilerine kasıtlı olarak zarar veriyor, Dünya Ticaret Örgütü’nün getirdiği kurallar da eşitsiz mübadeleyi körüklüyor. Dahası, Kuzey’in sömürüsünün yarattığı yoksulluğa artık küresel iklim krizinin olumsuz sonuçları ekleniyor.
Bizi Ayıran Uçurum, sorunları geçmişi ve bugünüyle berrak bir şekilde ortaya koyan bir kitap. Küresel ekonomi içinde yoksulluğa getirilecek ekonomik çözümler ile iklim felaketine getirilecek ekolojik çözümleri birlikte düşünüyor. Jason Hickel’ın Türkçe basıma özel önsöz ve sonsözüyle.
Bizim Akdeniz
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Sıkı bir dostuk... Aslında hikaye onların hikayesi, Ender’in ve Çetin’in... Günün birinde hayatlarına bir genç kız girer. Şimdi düşünme, hatırlama ve kendini didikleme zamanıdır. "Nihal’e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel." Barış Bıçakçı, bu çağa özgü lâf kalabalığından; dil, duygu, düşünce kirliliğinden paçalarına tek damla çamur bulaştırmadan çıkabilen, şaşırtıcı bir içışığı cömertçe yayan bir yazar. Nefes alır gibi, su içer gibi yazıyor.
Bizim Çıkmaz Sokağımız
Ben doğduktan bir yıl sonra taşınmış annemle babam.
Adı gibi kendi de çıkmaz bu sokağa.
“Araba, motosiklet hiç girmez” demişler. Sokakta gönlümce oynayabileyim istemişler. [...]
Annemin çocukluğu Çiçekli Dağ Sokağı’nda geçmiş. Hem çok çiçekli bir sokakmış hem de dağ kadar dikmiş. Kollarını açıp sokağın başından yokuş aşağı koşarmış. Sanki bir kuş gibi süzülüp çiçeklerin arasından uçarmış.
Nasıl büyüdüğümüz, yaşadığımız sokaklarla da belirlenir.
Evimizin şenlik bahçesidir sokaklar.
Doğan Gündüz’ün yazdığı Bizim Çıkmaz Sokağımız’a Özge Tığlı Taşlı resimleriyle eşlik ediyor.
Bizim Diyar
Bizim Evde Eşitlik Var
Evdeki ampulleri hep babalar mı değiştirir? Anneler bozulan eşyaları tamir edemez mi? Kız çocukları futbol oynamaz mı? Erkek çocuklar yemek yapmaya ilgi duyamaz mı? Esra ve Murat’ın evinde bunların hepsi mümkün. Çünkü bu evde eşitlik var! Bu evdeki herkes işleri eşit şekilde paylaşıyor. İşte o zaman işler kolaylıkla halloluyor. Hatta taşınırken bile… Esra ve Murat başka bir eve taşınıyorlar. O gün ailecek, kolilerden çıkan eşyaları yerleştirmek için oradan oraya koşturup duruyorlar. Gül nine ve Hasan dede, onlar taşınırken yardım etmeye karar veriyorlar. Sen de onlara yardım eder misin? Haydi o zaman koliden çıkan eşyaları sahipleriyle buluşturmak için kitaptaki çıkartmaları yerlerine yapıştırmaya başla!
Bizim Evde Ramazan
Bizim Evin Halleri
Bizim Evin Tuhaf Halleri – Çocuktan Al Bilgiyi
Merhaba arkadaşlar, ben Ada.
12 yaşındayım, okulda derslerim iyi ama kimse farkında mı bilmiyorum. Bilemem çünkü sormuyorum. Sorarsam birileri bana, “Ama şunda da o kadar iyi değilsin.” der diye çekiniyorum. Ailem okumayı yazmayı seviyorum diye beni belediyenin sanat kurslarından birine katılmam için yönlendirince tiyatroyu seçtim. Bunu niye yaptım bilmiyorum, çünkü ben topluluk içinde konuşmaktan, kendimi göstermekten hoşlanmam. Yani belki hoşlanırım ama yapamam, kaygılarım izin vermez. Kaygılı olmak ne demek, nasıl aşabiliriz merak ediyorsanız hikâyemi okuyun.
Merhaba arkadaşlar, ben Çınar.
Tiyatro kursunda “Peter Pan” oyununu oynamaya karar verdiğimiz gün hayatım değişti. Üstelik başroldeyim ve bu beni biraz kaygılandırıyor. Genelde bu durumlarda büyükler bana; “aman niye endişeleniyorsun”, “endişelenmene gerek" yok ya da "endişelenme, sen yaparsın” gibi şeyler derler. Sanki endişelenmek benim elimdeymiş, bir tek ben endişelenmemeyi beceremiyormuşum gibi hissediyorum. Kim ‘ya başaramazsam’ diye kaygılanmaz ki! Sizin de böyle kaygılarınız varsa hikâyemi anlatayım.
Ufak Tefek Kaygılar’da çocukların gözünden kaygı ne demek, neler yaşatıyor, nasıl aşmaya çalışılıyor ve gerçek çözüm nerede sorularının cevabını bulacaksınız. Çocukların çocuklara kaygının nasıl yönetildiğini anlattığı bir ilk gençlik kitabı.
Bizim İnce Kızlar
Fakir Baykurt, öykülerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylünün maddi ve manevi dünyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan işliyor. Gözlemlerden, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, günlük konuşma dilini öyküye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bürokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1993’de yapılan Bizim İnce Kızlar’ı yeniden okurla buluşturuyoruz:
Yeni zamanda Duisburg’ta kadınlar, şimdiye kadar “erkek işi” sayılan işlere karakucak daldı. Bir iki yıldır otobüs, tramvay da sürüyorlar. Başımı çevirip en öne, sürücünün oturduğu bölüme bakıyorum. Yanında ince, uzun, fidan boylu biri dikiliyor. Konuşuyorlar. Sürekli indi bindiler oluyor. Tramvay hep dolu. İşçiler, işçi çocukları bir yerlerden kalkıp bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ben bugün onca ses arasından nedense hep Türkçeleri seçiyorum. Ama beni etkileyen o tatlı sesi bir türlü bulamıyorum. Deli olacağım. Yolum da bitiyor; Sığır Kapısı denilen yerde inmem gerekiyor. Üzgünüm; bir yenilmişlik duygusu içinde, ön kapıya doğru yürüyorum.
Hemen dibimde, “Vallayi çok iyi etmişin Emine!” diyor biri: “Bu yılın sonunda ben de senin gibi çalışmaya başlarım. Neden dersen, artık okul bitiyor! Ne yapıp edip bir iş bulmam gerekir...”
Bizim Köy
Bizim Köy 1950’de yayımlandığında toplumun geniş kesimlerinde tam anlamıyla bir depreme yol açtı. Yazarın, 17 yaşında gencecik bir öğretmenken kaleme almaya başladığı “köy notları” kitap haline getirilip de basıldığı zaman önce iktidarın öfkesini üzerine çekti. Çünkü köyden yükselen yoksulluk çığlığı, kulaklarını ve gözlerini her türlü olumsuzluğa kapamak isteyenlere, köyleri yemyeşil, bereketli, güzel köylü kızlarının berrak pınarlardan su taşıdığı yerler olarak gösterme çabasında olanlara atılan bir tokattı. Köylerde hâlâ taş devrinin yaşandığı gerçeğini dile getirmenin bir cezası olacaktı elbette. Her yer kar altındayken, köylere ulaşım sağlanamazken köyünde öğrencilerini “hayata hazırlamaya” çalışan genç öğretmenin haberi olmadı kitabının kopardığı gürültüden. Karlar erimeye başlayıp, yollar açılınca ilk ziyaretçileri jandarmalar oldu Makal’ın. Tutuklandı. Bizim Köy ise tam tersine çeşitli dillere çevrilip ülke sınırlarını aşmaya başladı.
Dönemin cumhurbaşkanı, yazarı Çankaya Köşkü’ne davet ettiğinde, bu tutum Demokrat Parti’nin köye ve köylünün sorunlarına önem vermesi olarak algılandı. Ama bu da uzun sürmedi. Önce çeşitli karalamaların boy hedefi haline gelen Köy Enstitüleri kapatıldı, ardından Enstitülü öğretmenlere baskılar başladı. Köye ve köylülerin içinde bulunduğu çağdışı koşullara değinen yazarlara, aydınlara karşı sistemli bir linç kampanyası başlatıldı.
Tahsin Yücel’in “Bizim Köy 1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt” saptaması, aradan geçen yarım asırlık bir sürece rağmen, yazarın ve eserinin hala güncelliğini koruduğunu göstermesi açısından son derece isabetli bir değerlendirme.
Bizim Köy, Türk edebiyatında köy gerçekliğine dayanan bir ilk kitap ve toplumcu gerçekçiliğin öncüsü olarak kabul edilmektedir.
Bizim Mahallenin Çocukları
Bizim Robot Hasta
Bizim Sınıfın Halleri
Bizim Sokağın Çocukları
Çok sevgili okur! Çocukluğu unutulmaz yapan nedir? Arkadaşlık. Evet, evet arkadaşlık. Bu kitabın kahramanı Orhan’ın hem akranları hem de kitaplar arkadaşları olmuş. Akranları ve kitaplarla dostluğu ilk gençlik çağına kadar sürüp gitmiş. Bu unutulmaz çocukluk dönemi arkadaşlığı Bizim Sokağın Çocukları ile başlamış Yeni Sokağın Çocukları, Bizim Sokağın Romeo ve Jüliyeti kitaplarıyla devam etmiş. Necati Zekeriya’nın yazdığı bu üçlemenin başkahramanları Orhan ile Sevil bu arkadaşlığı ilk gençlik çağında mektupla sürdürmüş yıllarca. Üçlemenin ilk kitabı Bizim Sokağın Çocukları’nı Saadet Ceylan’ın resimleriyle daha çok seveceksiniz.
Bizim Sokağın Hikayesi
Bizim Sokakta Şenlik Var – Masalperest
Bizimle Başladı
“Belki de aşkın bitmesinin olumsuz olduğu düşüncesi sadece bir bakış açısı meselesidir. Çünkü bana göre aşkın sona ermesi, bir zamanlar aşkın var olduğu anlamına geliyor. Ve hayatımda senden önce, sevginin bana hiç değmediği bir dönem vardı.”
Lily ve Atlas, beklenmedik bir şekilde yeniden bir araya geldikten sonra birbirlerini ve yaşadıkları her şeyi düşünmeden edemezler. Ancak aralarındaki yakınlık göründüğü kadar basit olmayabilir. Lily kızının iyiliğini ve Ryle`ın Atlas`la olası bir ilişkiye vereceği tepkiyi göz önünde bulundurmak zorundadır.
Collen Hoover, Bizimle Başladı Bizimle Bitti romanına devam ediyor. Lily’le Atlas’a bir şans daha vererek gençlik ateşini yeniden alevlendirmek istiyor. Peki Bizimle Başladı’da Atlas ve Lily’nin hikâyeleri kaldığı yerden devam edebilecek mi?
Bizimle Başladı Bizimle Bitti
Bizon Raymon
Bıçak
Eski ve yeni düşmanlarla karşı karşıya kalan Harry Hole hayatının en zor davasını çözmek zorunda…
Rakel tarafından terk edilen Harry Hole şimdi ufak tefek davalar verilen bir polistir ve eski dostu Jim Beam’e dönmüştür. Uzun yıllar önce hapse attırdığı ve pek yakında dışarı çıktığında suç işleyeceğinden emin olduğu “Nişanlı” Svein Finne’nin peşine düşmek niyetindedir. Ancak her şey sarpa sarar. Harry çok içtiği bir sabahın ertesinde kanlı kıyafetlerle uyanır, önceki geceyle ilgili hiçbir şey hatırlayamaz. Dehşetli bir kâbusun sadece başlangıcıdır bu.
Bıçak insanların neden Nesbo’nun kitaplarını okuduğunu hatırlatıyor. Nesbo’nun eski kitaplarından daha yoğun ve karmaşık bu roman… Kızılgerdan’ı anımsatıyor. Roman... Harry’yi bıçak sırtı denilebilecek bir yerde bırakıyor…
The Sunday Times
Bıçak Sırtı
Hawaii’nin başkentindeki basit bir safrakesesi ameliyatı ters gittiğinde, kimse cinayetten şüphelenmez. Ta ki Dr. Chesne, kendisine karşı ustalıkla kurgulanmış bir komployu ortaya çıkarmak için beş yıl önceki trajik olaylar silsilesine dair ipuçlarına ulaşana kadar. Fakat cinayetler devam eder; Dr. Chesne’nin taraf değiştiren Avukat David Ransom ile birlikte kendilerini namlunun ucunda bulmaları artık an meselesidir.
Tess Gerritsen, Bıçak Sırtı’nda, bir zamanlar doktor olarak çalıştığı hastaneyi bir gerilim atmosferi altında ziyaret ediyor. Şüpheliler teker teker kurbana dönüşürken, Gerritsen’in kahramanları zamana karşı çetin bir yarışa giriyor. Okuru da bu soluk soluğa koşuda peşinden sürükleyerek...
Bıcı Bıcı Banyoya – Günlük Rutinlerim
Bırak
En son ne zaman kredi kartı ekstrenizi incelediniz?
Yoksa sizin için de ekstrenize bakmak en büyük kâbuslardan biri mi?
Nakit parayla aldığınız son şey neydi? Nasıl hissettiniz?
Titredi mi eliniz parayı verirken?
En büyük hayaliniz ne? Bahçeli ev mi? Tekne mi? Lüks araba mı?
Peki bu hayalin sizin olduğuna emin misiniz?
Başkasının hayalini satın alıp üzerinize giymek istiyor olmayasınız?
Psikolog değilim ama çok net bildiğim bir şey var: Parayla ilişkimiz fena halde duygusal! Aslında bizi para harcamaya iten en temel neden duygularımız. Eksiklik, değersizlik hissimiz. Ama kendimize de yüklenmeyelim. Sistem öyle şahane bir biçimde kurgulanmış ki cebimizdeki parayı kaşla göz arasında almayı bir güzel başarıyor. Biraz canım sıkkındı, ne yapayım bu kadarlık harcamam da olmasın mı yani bahanelerine sığınıyoruz, sistemin adına da tüketim toplumu deyip geçiyoruz.
Sistem bize her şeyi mutluluk, güzellik, seksapel, karizma, gençlik vaadinin paketine koyarak satıyor. Önce eksiklik duygusunu yaratıyor sonra bu eksikliği giderecek şeyi temassız alışverişin zahmetsiz bip sesiyle elimize bırakıyor.
İşin sonunda olan ise bize oluyor. Ek hesapla yaşıyoruz, maaşımızı görmeden kredi kartına yatırıyoruz, ekstrelerden öcü görmüş gibi korkuyoruz, her sabah alarmın sesini duyunca sırtında kırbaç görev başına çağrılan kürek mahkûmu gibi hissediyoruz.
Ama bu kitabı aldığınıza göre artık bunun değişmesinin zamanı geldi! Ben bu kitapla size paranın aslında ne olduğunu anlatacağım. Gerçekte ne işe yaradığını. Nasıl duyguyla hareket ettiğini. Ne yaparsak büyüdüğünü ne yapmazsak eridiğini.
Size önce harcarken kazanmanın yolunu öğreteceğim, sonra da en doğru yatırımlarla zengin olmanın.
Zenginlerin hep bildiği, nesillerdir uyguladığı çok basit kuralları anlatacağım.
Ki zenginliğin bir bakış açısı, bir zihin yapısı olduğunu kavrayalım.
Dediklerimi yaparsanız zengin olacağınızı garanti ederim.