Fil Hamdi
"Ramazan cebinden bisürü resim çıkarır, karıştırır.
– Bu benim oğlanın resmi... Bu askerlik hatırası. Bu kimdi Mahmut?
– O mu? Şey olacak... Eroin kaçakçısı Duman Ali... Bu da otel faresi Suphi... Resimler birbirine karışmış. Bul şu Fil’i be Ramazan!
Mahmut’la Ramazan resimleri karıştırırlar, Fil Hamdi’nin resmini ararlar.
– Çabuk ol Mahmut... Herif salebi içti, kaçacak... Bak, nasıl bakıyor etrafına!
– Buldum, şu resim olacak. Tamam, ta kendisi!
Şüphelendikleri adamın yanına giderler.
– Hemşerim, şöyle dursana...
Bir resme, bir de adamın yüzüne bakarlar.
– Bir de yan dur bakayım.
– A-ah, benzemiyor be Ramazan.
– Bikez de komiser bey görsün Mahmut. Belki o benzetir.
– Hemşerim, haydi yürü... Karakola kadar gideceksin."
Deliler Boşandı
Gazeteci yeni tımarhane müdürüne soruyordu:
-Siz daha dün, delileri kaçırmamak için çalışanlar arasında değil miydiniz?
Müdür bu soruya,
-Evet, diye karşılık veriyordu.
-İçeri kapatılanların akıllı olduklarını bilmiyor musunuz?
-Biliyorum.
-Sizi buraya kim müdür yaptı?
-Deliler.
-Öyleyse, nasıl oluyor da, kendiniz de akıllı olduğunuz halde içerdeki akıllı arkadaşlarınızı dışarı bırakmıyorsunuz?
Müdür, bu soruya çok kısa ve kesin şu cevabı vermişti:
-Arkadaş, vazife vazifedir. İşte o kadar.
Yine düne kadar akıllı olan hastanenin müdür yardımcısı, gazetecinin bu sorusuna,
-Beyanat vermeye yetkili değilim, diye cevap vermişti
Müdür bu soruya çok kısa ve kesin şu cevabı vermişti:
– Arkadaş, vazife vazifedir. İşte o kadar."
Damda Deli Var
Komiser,
– Yaptık, dedi, seni şehir meclisine üye yaptık. Hadi kardeşim, in aşağı da arkadaşlarını bekletme!..
– İnmem! Belediye başkanı yapın ineyim!
İhtiyar,
– Gördünüz mü, dedi, vaktiyle gerekti. Şimdi hiç inmez.
Ter içinde kalan itfaiye komutanı,
– Yani belediye başkanı yapsak ne olur, dedi, yapalım. Sonra iki elini ağzına boru yapıp yukarı seslendi: İn kardeşim!.. Seni belediye başkanı yaptık, in de görevine başla!
Deli göbek atarak,
– İnmem, dedi, bir deliyi belediye başkanı yapanların arasında benim ne işim var? İnmem!
– Peki, ne istiyorsun?
Büyük Ağa
Tarık Buğra, Türkiye şartlarında çok zor olanı başaran, yani hayatını kalemiyle kazanabilen yazarlardan biriydi; üniversite eğitimini edebiyat uğruna yarıda bırakmıştı. İlk başarısını hikaye dalında kazandı ve Türk edebiyatının en önemli hikayecileri arasında yerini aldı. Ancak onun asıl amacı roman yazmaktı; başarısız bir denemenin ardından Türk edebiyatında, 1950 sonrasının en önemli metinlerinden biri olan Küçük Ağa romanıyla önemli bir çıkış yaptı. Kurtuluş Savaşı’nın çok farklı bir açıdan ele alındığı bu romanı, çok partili hayata geçiş sürecinde yaşanan sancıları kasaba penceresinden bakarak anlattığı romanlar izledi. Önemli tiyatro oyunlarına da imza atan Tarık Buğra’nın en büyük şikâyeti, gazetelerde çalışmak zorunda kaldığı için asıl yazmak istediklerine fazla zaman ayıramamasıydı.
Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta onun bu yazarlık ve yalnızlık macerasını anlatıyor. Tarık Buğra’yı sevenlere, kuru bir biyografik metin değil, roman gibi sürükleyici bir kitap sunuyor.
Kırkıncı Kapı
Aşina Güzeller
Yüksek medeniyetler, millete ait maddî ve manevi değerlerin tümünü, zaman içerisinde kendisine has duyuş, düşünüş ve ifade ediş tarzı ile kültürlerine sindirirler ve gelecek nesillerini onunla korumuş olurlar. Osmanlı medeniyetinin söze verdiği değer, nesirden ziyade şiirde kendini göstermiş ve en çarpıcı, en gizemli ifadeler daima şairlerce telâffuz edile gelmiştir. Divan şiiri, asırlardan süzülerek akan bir kültür tecrübesinin sarraf titizliğiyle işlenmiş bir ifadesinden ibarettir. Kitabımızın sayfaları arasında gezinirken klâsik şiir zevkimizin güzellerine rastlayacağınızı ve onlarla, aranızda bir göz ve ses aşinalığı bulacağınızı umuyoruz. Çünkü onlar, bizatihi biz demektir, siz demektir.
Perişan Gazeller
Bu kitaptaki gazeller, hem kronolojik tasniften uzak kalmış, hem tesadüfen ses kaydı yapılmış, hem de yüzyıllar sonra şairlerinin pejmürde evrakı arasından tesadüfen seçilmiş olmak bakımından perişan sıfatını üzerinde taşıyordu. Bu yüzden adına "Perişan Gazeller" dedik. Divan şiirinden tanıdığımız, sabah mahmuru bir sevgilinin yastık üzerine dağılmış saçları gibi... Her bir telinde ayrı bir güneş parlar, her bir kıvrımında farklı bir dünya görülür.
Perişan Gazeller, bir medeniyetin, kaybolduğu yerde bulunmuş hazineleri gibidir, okurken bunu hissedeceksiniz.
İki Dirhem Bir Çekirdek
Anlatımı güzelleştirmek, savunulan fikir ve düşünceyi daha etkili kılmak üzere her dilde kalıplaşmış bazı sözler bulunur. Atasözleri, dua ve temenni cümlecikleri, sövgü ve ilençler, bilmece ve tekerlemeler... Bu tür kalıplaşmış sözler arasında, dilin bünyesinde en sık rastlanılanlar ise deyimdir.
Dilin bünyesinde kalıplaşmış ve kökleşmiş olarak değişmeden kullanılan deyimler, hiç şüphe yok ki anlatıma canlılık ve güç katarlar. Bu sayede düşüncelerin ve olayların muhataba daha etkili biçimde yansıtıldığı bir gerçektir. Bazı kişilerle ilgili anılar ve hikâyeler, tarihten alınmış olaylar, ve deyimlerin ortaya çıkış nedenleri arasında ön sıraları paylaşırlar. Bu bakımdan deyimlerin kaynaklarını arayıp bulmak, oldukça meşakkatli bir iştir. Bazen rastgele bir sayfada, bazen bir dipnotta, bazen de hiç ummadığınız bir el yazması sayfasında bir deyimin ortaya çıkış hikayesiyle karşılaşmak mümkündür.
Deyimlerimizin ortaya çıkış hikâyelerini bilmenin, dilimizin kültüre yansıyan yüzüne bir renk katacağı kesindir. Umarız, bu konuda daha geniş araştırma yapacaklar için bu küçük kitap bir başlangıç olur.
Divan Edebiyatı
Edebiyatsız millet, dilsiz insana benzer. Altı asırlık Osmanlı çınarının asude bir gölgesi olan divan edebiyatı da atalarımızı bize gösteren bir ayna, onları bizimle konuşturan bir ilham ve aradaki tanışıklık bağlarını sağlamlaştıran bir vasıtadır. Her şeyiyle bizim olan eski Türk şiirini tanımak için biz bir kapı aralamaya çalıştık. O kapıdan girenlerin eski güzellikleri yeniden keşfetme fırsatı bulacaklarına inanıyoruz.
Efsane Güzeller
Şiir görülmez; ancak kalbe doğabilir. Kalpleri titreten de, çizik çizik eden veya süsleyen de bir hissin ilhamıdır genellikle; bir zamanın akışı, bir ruh sıkıntısı yahut bir hazzın coşmasıdır. Heykel gibi, resim gibi bütüne dayalı bir sanata dönüşüveriyorsa söz, adı divan şiiridir onun. O şiir, soyut olanın peşinde koşarken somut olanı örnek gösterir; duygu için maddeyi, içsellik adına çevreyi kullanır ve lirizmi anlatırken de Leyla’lardan, Şirin’lerden, Azra’lardan dem vurup onların yolunda Kays’ları, Ferhat’ları, Vamık’ları dağlar delisine çevirir. Şair ise beyit denen söz katmanları arasında ince sanatkârların izini sürerken evvelce söylenenleri bilmek ve evvelce söylenenleri geçmek zorunda hisseder kendisini, hayallerini ve düşüncelerini derinleştirdikçe derinleştirip giyindirir düşüncelerine.
Babilde Ölüm İstanbulda Aşk
Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına…Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem…Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi…Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi…Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi…
Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi…Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi… Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını, Babil uyandığı zaman?!..
Ve Gazel Yeniden
Tavan Arası
Bazı eşyalarımız vardır, önce atmaya kıyamayıp tavan arasına kaldırırız da sonra unuturuz hayal meyal hatırladığımız ve işimize yarayacağına inandığımız bir şeyi aramak için, paslanmaya yüz tutmuş kilidini açarız tavan arasının ve uzun bir ömre ait bütün eski eşyalarımızı orada buluruz, güzel ve çirkin, neşeli ve üzgün... Hemen bir şey alıp çıkmak için girdiğimiz bu yarı aydınlık ve tozlu mekânda her neye el atsak, bizi gülümseyen bir çehre ile karşılar ve biz hiç farkına varmadan, dimağımıza uzak hatıraların lezzetini bırakarak zamanımızı hızla eleyip geçer. Birkaç zaman sonra ne aradığımızı tam olarak biz de bilmez olmuşuzdur artık ve orada her neye el atsak bir anıyla karşılaşır, ayrı bir sahneye temas ederiz. Bir yerlerden bize tanıdık gelen eşyaların kimisi iyiden iyiye pörsümüştür de kimisi hâlâ yepyeni durur. Onun yeniliği ile bizim sahiplenme duygumuz arasında doğrudan bir bağlantı vardır aslında. Hatta onu antika değeriyle ölçenimiz yahut insan gerçekliğinin aksine, geçen zamana direndiği için eskisinden de değerli bulmaya başlayanımız bile olur. Böyle zamanlarda tavan arası, sandık sandık hazineler gibi kıymetli gelir bize ve o sandıkların kapaklarını açmak kadar heyecan verici bir hazzı daha evvel hiç tatmadığımızı fark ederiz. Her parçası yeni bir medeniyet, her eşyası eski bir kültürdür artık tavan arasının ve orada yolunu şaşırmış zamanın musdarip günleri bir bir dökülür üzerimizden, iksir bulmuş gibi dinç ve tazelenmiş olarak döneriz hayata. Tarihin loş ve tozlu koridorlarında yaptığımız yolculuk birkaç zaman dudağımızda buruk bir gülümseme olarak yaşar ve zamanla, ufukta kaybolan bir gemi misali uzaklaşır gider hayatımızdan...
Şiir-İ Kadim
Osmanlı medeniyetinin edebiyatı, hiç şüphesiz o kültürün birinci elden kaynağını teşkil eder. Bugün her ne kadar o edebiyat dünyası ile aramızda uzak mesafeler olduğu var sayılıyor ise de, aslen bizim olan ve hatta biz olan bu edebiyatın genç nesillerce anlaşılmasında sayılamayacak kadar faydalar vardır. Elinizdeki kitap bu maksatla hazırlanmıştır ve altı asırlık bir birikimin geniş kültür yelpazesine ışık tutar. Eskiler, ‘el-Ma’nâ fî batnı’ş-şair’ buyurmuşlardır. Yani ‘Mana, Şairin içindedir.’ Bu sebeple biz, şairin kastettiğini sandığımız manayı anlatırken objektif olmaya özen gösterdik. Yine de yorumlar bize aittir ve görüşlerimize katılmayanlara saygı duyarız. Çünkü bize göre bütün şiirler, bilgi edinmek için değil hissedilmek içindir. Bu kitapçık da zaten bir hissedişin ürünüdür.
Kudemanın Kırk Atlısı
Yaşam Çiçeğinin Unutulmuş Sırrı 1
Bir zamanlar evrendeki tüm yaşam, Yaşam Çiçeği´nin -bizleri fiziksel varoluşa götüren ve oran çıkaran geometrik desen- yaradılışın şablonu olduğunu biliyordu. Sonra, çok yüksek bir bilinç seviyesinden karanlığa düştük ve akim olduğumuzu unuttuk. Yüzyıllar boyunca bu sır, dünyanın her tarafındaki kadim sanat eserlerinde ve oymalarda, ve yaşamın tüm hücrelerinde kodlanmış olarak kaldı...
Şu Acayip Hayvanlar
Hepiniz biliyorsunuzdur ama, ben yine de Acayip kelimesinin ne anlama geldiğini kısaca anlatayım: Acayip, garip, tuhaf, alışılmadık, olağanüstü, tabiatüstü, şaşırtıcı, mucizevî, akıl almaz.. gibi anlamlara gelir.
Peki nedir Acayip olan? Herşey! Evet etrafımızda gördüğümüz herşey, aslında çok Acayip’tir. Ancak, alışkanlık denen yapışkan bir hastalık yüzünden, üstelik çok da bulaşıcıdır biz aslında çok Acayip olan milyon tane şeyi, artık pek Acayip bulmamaya başlarız. Daha doğrusu, onların üzerindeki Acayiplikleri farketmek; en azından ilk bakışta farketmek, bizim için mümkün olmaz. Bir süre sonra da, gözümüzün önünde dursalar bile, onlarda bir Acayiplik, bir harikalık ve mucizevi bir yaratılış olduğuna tamamen kör kalırız.
-Ne olmuş canım, tavuk işte, bak yumurtladı. Oh ne iyi!
-O bir İneeeeek! Süt verecek tabii!
-Ağaçtan elma çıkar tabi kardeşim, bulaşık süngeri çıkacak değil ya!
-Yani bulaşık süngeri çıksa daha Acayip olurdu öyle mi?
-Ee.. tabi!
Beşinci Anlaşma
Ustaca Sevmek ve Dört Anlaşma Kitaplarının Yazarı Don Miguel Ruiz’den. Yıllardır, basit ve derin mesajıyla dünyada milyonlarca insanın hayatını etkileyen Dört Anlaşma’dan sonra, Beşinci Anlaşma, yeni ve güçlü mesajıyla karşınızda... İlk dört anlaşma yeterince zorlu olduğu için beşinci anlaşmanın daha sonra ele alınması gerekiyordu. Beşinci anlaşma tüm gerçeğinizi, sözler olmaksızın, hakikatin gözünden görmektir. Beşinci anlaşmayı uygulamanın sonucu, kendinizi tamamen olduğunuz gibi, başka herkesi de olduğu gibi kabul etmektir. Ödülü ise mutluluk ve özgürlüktür. Dört Anlaşma, hayatı gereksiz acılara boğan binlerce anlaşmayı bozmanın yollarını gösteriyordu, Beşinci Anlaşma ise doğarken olduğumuz kadar saf ve sahici olmanın gücünü, özgürlüğünü keşfetmemizi sağlıyor. Dört Anlaşma’da "Kullandığınız Sözcükleri Özenle Seçin, Hiçbir Şeyi Kişisel Algılamayın, Varsayımda Bulunmayın, Daima Yapabildiğinizin En İyisini Yapın" diyen Don Miguel Beşinci Anlaşma’da "kuşku duyarak dinlemeyi" öğretiyor. Çünkü konuşan, gerçeği, kendi inanç ve anlaşmalarının süzgecinden geçirerek algıladığı şekliyle sunar. Her birimizin hikâyesi, önyargılarımızla, varsayımlarımızla bulanıklaşmış olabilir. O nedenle, işittiklerimizi "hakikat" olarak kabullenmemeli, kuşkucu olmalıyız. Beşinci Anlaşma, kuşku duymanın özgürleştirici gücünü hakkını vererek kullanmayı armağan ediyor. Beşinci Anlaşma, sadece kendiniz olmakla mutlu ve doyumlu bir hayata kavuşma bilgeliğini armağan ediyor. Beşinci Anlaşma, yüreğinizle dinleyip, yüreğinizle anlamayı armağan ediyor. Şimdi yeni armağanınızı açma zamanı.
Ustaca Sevmek
Yoğun bir yabancılaşma alıyor bizi, öz benliğimizden uzaklara sürüklüyor. Kendimizi oynadığımız rollerden ibaret görüyoruz. Özümüz yerine imajımızla bir tutuyoruz kendimizi. Bu da bizi başkalarının onayına bağımlı kılıyor. Sevgiyi dışımızda aramaya başlıyor, birbiri ardına bağımlılık ilişkileri kuruyoruz. Neyiz biz? Başkalarının sevgisine umutsuzca gereksinen varlıklar mı? Nasıl ilişkiler kuruyoruz? Uyuşturucu bağımlısıyla uyuşturucu satıcısı arasındaki vazgeçilmez ilişki gibi "cehennem ilişkileri" mi? Dünyayı nasıl algılıyoruz? Yüreğimizi en yakın bildiklerimize bile açamadığımız tehdit dolu bir yer olarak mı? Peki ya gerçek doğamız? Kim olduğumuz? Gerçek yaşam kaynağımız? Ustaca Sevmek, ustalıkların en büyüğü üzerine. Özgür sevgi, yaşayan ilişkiler, insanın unuttuğu öz benliği üzerine. Kendimizle, birbirimizle, yaşamla ilişkilerimizi cehennem ilişkilerinden cennet ilişkilerine dönüştürmek üzerine.
Dört Anlaşma
Sinema dünyasının üstün zekalı oyuncularından Sharon Stone ve Jody Foster bu kitabı çevresindeki insanlara öneriyor. Amerika'nın önde gelen Yeni Çağ yazarları bu kitabı sizlere öneriyor."Don Miguel Ruiz'in kitabı aydınlanmanın ve özgürlüğün bir yol haritasıdır."Deepek Chopra Başarının Yedi Ruhsal Yasası kitabının yazarı"Büyük dersler içeren ilham verici bir kitap."Wyne Dyer Kendin Olmak kitabının yazarı Castaneda geleneğinde, Ruiz temel Toltek bilgeliğini paylaşıyor. Modern dünyada yaşayan kadınlara ve erkeklere "Dingin Savaşçı" olarak yaşamanın pratik uygulamalarını sunuyor.
-Dan Millman Dingin Savaşçı ve Ruhun Yasaları adlı kitapların yazarı
Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer
Billy ve onun köpekleri Little Ann ile Old Dan. Billy, Oklahama’da, Cheroke Vadisi’nde ailesiyle birlikte yaşayan sevimli, rakun avına düşkün ve bu özelliğiyle çevresinde ün salmış sevimli, 12 yaşında bir çocuk. Azimli, diyaretli ve her türlü koşullarında yaşayabilen Billy’nin tutkusu iki av köpeği ve rakun avı. Old Dan, bir kaplan gibi güçlü kaslara sahip, ısrarcı ve avının peşini hiç bırakmayacak cinsten bir rakun avcı köpeği. Billy’e son derece bağlı ve onun yaşamının bir parçası. Little Ann ise ufak yapılı, son derece zeki, koku almada ve kurulan tuzakları hissetmede hassas, rakun avında Billy’nin sağ kolu. Birbirlerini çok seven bu üçlü, Cheroke’nin karanlık tepelerinde ve nehir vadilerinde avlanır. Yaşlı ve kurnaz rakunlarla köşe kapmaca oynarlar. Old Dan’ın gücü, Little Ann’ın aklı ve Billy’nin de onları vadinin en iyi av köpeği yapmak için inanılmaz bir azmi vardır. Bu üçlü şöhret ve zafere doğru koşuyorlardı ama farkında olamadıkları bir şey onları bekliyordu. Hüzün... Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer; adını ve Kızılderili efsanesinden alan, hiç unutmayacağınız, heyecanın doruklarında gezdiği, müthiş bir macera romanı olduğu kadar, içinde sevgi ve hüzün de barındıran, sıcacık bir ilkgençlik klasiği.
Küçük Ressam
Ezgi, çok güzel bir kızdı. Kara, iri gözleri vardı. Gülünce ışıl ışıl parlıyordu gözleri.
Uslu, anlaklı, becerikliydi. Yaşlı ninelerine yardım eder, istediklerini getirir, istemediklerini götürürdü. Annesi ile babası yabancı bir ülkeye gittiği için, dedesiyle ninesinin yanında kalıyordu. Annesi ile babası yabancı bir ülkeye gittiği için, dedesiyle ninesinin yanında kalıyordu.
Resim tutkunu Ezgi, bir gün, bahçeden havuç yiyen bir tavşanı çiziyor. İşte, ne olduysa ondan sonra oluyor. Ezgi'ye göre, resimlediği tavşan hırsız, sevimsiz... Ezgi'nin hırsız diye resimlediği tavşan, Ezgi'ye başkaldırıyor: "Ben havuçları yaşamak için yiyorum. Oysa insanlar bizi"