Agathanın Anahtarı
Dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christie İstanbul’da gizemli şekilde ortadan kaybolur. Yazarın on bir gün boyunca yaşadıkları günümüzde dahi esrarını korumaktadır. Christie’nin sırra kadem bastığı günlerde kimlerle, nerede olduğunu açıklamaksa yine bir polisiye yazarına nasip oluyor; Ahmet Ümit kurgu olsa da bu sırrı ifşa ediyor. Agatha Christie’nin “kusursuz bir cinayetin olamayacağına” dair inancıysa belki de sonsuza dek değişiyor.
Kim başka birinin yerine ölmek ister ki?
Agatha Christie öyküsüyle açılan kitap, gücünü enerji yüklü kısa öykülerden alıyor. Başkomser Nevzat’ı daha çok sahada gördüğümüz, iyi bir polisiyeye has tüm incelikleri ve yüksek heyecanı bir arada barındıran Agatha’nın Anahtarı, belki de Ahmet Ümit’in en enerjik, deli dolu eseri.
Hiçbir şey söylemedi Talat, sadece kederli gözlerle baktı yüzüme. Şimdi eli kanlı bir katil değil, yüreği acıyla dolu bir baba duruyordu karşımda...
Ağıtlar
Ölüme karşı etkin bir direniş olan ağıt, insanoğlunun ölümle yüz yüze geldiğinde duyduğu şaşkınlığı, korkuyu ve inanmazlığı dayanılır kılma çabasının sonucudur. Bin yıllardır yakılan ağıtlar, Anadolu'da da çok büyük bir çeşitlilik ve zenginlik gösterir. Yaşar Kemal'in Çukurova bölgesinden ve Toroslar'dan derlediği pek çok ağıt, Ağıtlar'da bir araya geliyor. "Gözümüzün önüne, bir deri bir kemik köylü delikanlının biri çıkacak. Adı Kemal Sadık Göğceli, Hemite köyünden gelmedir. Dağ bayır dinlemez, köyünden, dağ köylerinden, obalardan, ovalardan, kasabalardan, ikide bir de kopup gelir Adana'ya çöker önümüze, ağıtlar, türküler, destanlar serer buruşuk sarı kağıtlar üstüne yazılmış. Peki, nereden toplamıştır bunları?anadolu bacılarının hep birlikte yaktıkları ağıtların yazıcılığını ediyordu, bu zorunluluğu duyuyordu, esnek ve kararlı yazısı ile. O hızla kopup geliyordu tabana kuvvet, sanki kaderi ile kaderimiz buna bağlıymışçasına. Önümüze serdiiği söz dizileri, Çukurova kadınlarının ölüm karşısında uyaklı sözleri, bağırtıları, dövünmeleriydi.Sanki ölenin, vurulanın, ezilenin,(...)ırgatı, işçisi, yarıcısı ile büyük değişimlerin içinde bulunan Çukurova7nın avaz avaz ağıtlarından sorumluydu bu çocuk."
Ağlamıyorum Gözüme Eğitim Kaçtı
“Eğitim, çocuğumun, öğrencimin içindeki coşkuyu, yaratıcılığı, sevgiyi, dünyaya duyduğu ilgiyi öldürmesin; çünkü insan bir sayı, hayat da bir şık değil” diyen ebeveynler, öğretmenler ve hayata dair heyecanını hiç yitirmeyenler; bu kitap sizin için. Okuyun, hep birlikte değiştirelim.
“Sekiz yaşındaki bir çocuğun sabah uyanmamak umuduyla dua ederek yattığı bir ülke, hiçbirimizin hayali değil ama gerçek. Gece yatağa girerken gülümseyen, büyük hayallerini besleyerek nice umutlarla uykuya dalan çocukların hayaliyle ve bir şeyleri değiştirebilme inancıyla yazıyorum.
23 yıldır okulda olan biri olarak değişimin başladığı yerin okul değil, evlerimizin içi olduğunun farkındayım. Tam da bu nedenle sevgili anne ve babalar, bu kitap sizler için. Biliyorum ki bu ülkenin milyonlarca çocuğu örselenmiş olarak okula başlıyor, öğretmeninden gördüğü sevgi ile yüzünde güller açıyor; işte tam da bu nedenle sevgili öğretmenler, bu kitap aynı zamanda sizler için.
Bu coğrafyada kendimizden çok çocuklarımızı düşünüyor, onlar için en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Evde çocuklarımıza verdiğimiz zararın farkında olmadan, okulda alacakları eğitimle başarılı çocuk yetiştireceğimizi zannediyoruz. Okulun, çocuklarımızın hayatından çaldığının farkında olmadan koca bir yalana tutunuyor ve adına eğitim sistemi denen bu çarkın içinde çocuklarımızın umutlarının tüketilmesine müsaade ediyoruz.”
Ağlayamayan Bulut
Ağrıdağı Efsanesi
Bir aşk destanı olan Ağrıdağı Efsanesi geleneklerini Mahmut Han'a karşı savunan Ahmet Gülbahar arasındaki aşkı konu alır. Efsanelere ve halk söylencelerine yürekten bağlı Yaşar Kemal'in bu romanı, insan psikolojisinin derinliklerini de içerir.
"Yaşar Kemal Anadolu'nun halk edebiyatıyla alışveriş içindeyken başladı yazmaya. Gerçek bir yazar olduğu için de dilin duyarlığından, şiirsel destanın tek kahramanı olan Türk halkının kültüründen esinlenmesini bildi."
- Jeliha Hafsia, La Presse, (Tunus)
"Yaşar Kemal'de büyük bir romancının bütün nitelikleri var."
- British Books, (İngiltere)
"Zengin, renkli ve zekice bir netlikle bezenmiş bir üslup ve yazdığı her kelime sert, cilalanmış, ayrıksı ve bir buğday tanesi gibi potansiyel olarak üretken."
- Irish Times, (İrlanda)
"Kitabın güzelliği zengin şiirsel dilinde, efsane ve mit duygusunda yatıyor."
- Sunday Telegraph, (İngiltere)
"Yaşar Kemal, Şehrazat klasmanında bir masal anlatıcı."
- Daily Telegrapn. (İngiltere)
Ağustosta Görüşürüz
Lagünün durgun mavi sularının yanında tek başına oturan Ana Magdalena Bach, otelin barındaki adamları seyrediyor. Yirmi yedi yıldır mutlu bir evliliği var, kocası ve çocuklarıyla kurduğu hayattan kaçmak için hiçbir nedeni yok. Yine de her ağustos ayında feribotla annesinin gömülü olduğu adaya geliyor ve bir geceliğine yeni bir sevgili buluyor. Salsa, bolero, lothario ve dolandırıcılarla dolu boğucu Karayip akşamlarında Ana, her yıl arzusunun ve kalbinde saklı korkunun iç bölgelerine doğru yolculuğa çıkıyor.
Ağustosta Görüşürüz özgürlük, pişmanlık, kişisel dönüşüm ve aşkın gizemleri üzerine derin bir çözümleme ve dünyanın tanıdığı en büyük yazarlardan Márquez’in okurlarına beklenmedik hediyesi.
Ah Benim Karım Ah Benim Kocam
Kadınların dilinden erkekler, erkeklerin dilinden kadınlar…
1997 Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birincilik Ödülü sahibi olan Canan Tan’dan yepyeni mizah öyküleri…
Canan Tan, evli çiftlere dair çarpıcı tespitleriyle hem güldürüyor, hem de kadınlarla erkeklerin kendilerini sorgulamalarına neden oluyor.
Ah Bir Kedi Olsam
"Hep bir kedim olsun istedim. Evimizde yaşayan, yatağımda bana sarılıp uyuyan, kucağımda pırlayan, biz yokken evimizi ejderha ve kötü adamlardan koruyan, geri geldiğimizde bizi kapıda özlemle karşılayan, uçan bir kahraman gibi evin en yüksek raflarına tırmanabilen, uzun bir örümcek ağına asılarak benimle çölleri, dağları ve ormanları aşan, bizim koridorda koşup oynayan bir kedi!"
Küçük Can'ın hayattaki en büyük hayali sadece bir kedisi olması değildi. Can, sabah karanlığında servis aracıyla okula gitmek yerine kediler gibi mışıl mışıl uyuyabilmeyi de çok istiyordu.Acaba bir çocuk olmak yerine, hiç ödev yapmayan, gece erkenden yatıp, sabah karanlıkta kalkmayan, sevmediği yemekleri yemek zorunda olmayan, saatlerce oyun oynayan özgür bir kedi yavrusu olsaydı, hayatı nasıl olurdu? Aslında hangimiz kedilere bakıp da onlara bir kez bile özenmedik ki?
Hey çocuklar, haydi kedi yavrusu olmak isteyen bir çocuğun macerasına!
Ah Masalı
Ah Mercimeğim
Cevizin dibi kaynıyordu. Aslı’nın gelin gideceği yer Marmaris’ti. Oradaki bir sarrafla evlenecekti. Kızlar laf kazanını habire harlıyorlardı. Ben yine gizli yerimdeydim. Herkes konuşuyordu. Aslı susuyordu. “Ne şanslısın. Tüm yıl tatil gibi olacak sana.” “Sen zaten altın gibiydin, bir de altıncıya düştün kız.” “Altın suyuna battın da çıktın say bacım.”
Herkes, her şeyi diyordu da bir tek Aslı’nın dilinde laf yoktu.
Evlerde, yollarda, yol kenarlarında lafazanlıklar, eprimiş pabıçlar, hardal sarısı pantollar, it ayağı yemiş gibi gezen gobeller... Yalan dünya, zalım dünya... Sen bekle ecik, bir yağmur yağacak düzelecek her şey...
Ah Mercimeğim, en olmayacağı olur eden sebatkârlığın hikâyeleri. Aşkın ve tutunmanın halleri...
Mustafa Çiftci’nin yeryüzüne iyilikle bakan masalsı dünyasından...
Taşranın ağrıları, heves ve rüyaları...
Ah Şu Gençler (Bütün Oyunları 3)
Turgut Özakman, "Bütün Oyunları" dizisinin üçüncü kitabında gençlerin birbirleriyle ve yetişkinlerle olan ilişkilerindeki temel çatışmalar bir kabare tiyatrosu üslubu içinde biçimlendirilmiştir.
Kitapta yer alan sekiz oyundan biri olan Ah Şu Gençler oyununun ilk bölümünde gençlerin yetişkinlere, ikinci bölümünde de yetişkinlerin gençlere bakışı dile getirilmektedir. Diğer oyunlarda da toplumsal hayatımızda karşımıza çıkan bazı olgular eleştirel bir güldürü biçiminde aktarılmıştır.
Ahali
Ahi
Canım kâri, ben yazmaktan vazgeçmeyeceğim; yazmak benden vazgeçmedikçe. Yazacağım ve güzelleşecek her şey. Çünkü dedim sana; yazmak hayalden bir dünya kurmak gibi ve bazı şeylerin de hayalleri kendilerinden daha güzel. … Bu kez sana, bütün bu derdime bir dert daha katıp birini anlattım. Hatta şöyle bir cümle kurdum kitabın içinde; “Kitaplar bazen birilerini hatırlatmak için değil başka birilerini unutturmak için yazılır ama biz bilmiyoruz diye onlar yok mânâsına gelmez ki.” İşte bu sefer öyle birini anlattım sana; Ahî Evran’ı. Elbette ismini duydun ve biliyorsun. Ama o kadar. Aslında kimdi? Neden önemliydi ve neden unutturuldu? Pek çoğuna cevap verebilirim belki ama hepsine değil. Zira dedim ya “söylemediklerim de var.” … Zamanı aşacak bir hikâyem var sana anlatacağım. Bugünü, dünü ve maziyi bir arada bulacağın bir hikâye...
Ahirette 45 Gün
Ahitler
“Henüz Bitmedi. Ama Bu Bir Başlangıç.”
Damızlık Kızın Öyküsü’nde isyan var. Teyzeler, Damızlık Kızlar ve onların kızları, canları pahasına savaşıp Duvar’ı yıkarak totaliter Gilead rejimini tarihin derinliklerine gömüyorlar. Ve Ahitler yazılıyor: Köleleştirilmiş kadınların öfkesiyle, özgürleştirilmiş bir nesil için…
Ahlak Mektupları
Seneca, mektuplarına Lucilius’unu selamlayarak başlamıştı: Seneca Lucilio suo salutem!
Fakat onun bu seslenişi sadece dostu Lucilius’ta değil, iki bin yıl boyunca birçok nesilde karşılık buldu. Öyle ki, Ahlak Mektupları, birçok büyük kitabın, hatta Avrupa düşüncesinin kaynakları arasında yer aldı: “Fransız Seneca” olarak da adlandırılan Montaigne’in en çok etkilendiği eser Ahlak Mektupları’ydı. Erasmus, Seneca’nın mektuplarını ve yazılarını gururla yayımladı.
Shakespeare, Marlowe, Bacon gibi birçok edebiyat devi Ahlak Mektupları’ndan beslendi. Aforoz edildiğinde tüm kitaplığını geride bırakmak zorunda kalan Spinoza’nın yanına aldığı Ahlak Mektupları, Marx’ın Latin ve Yunan düşüncesine açılan kapısı oldu. Yüzyıllar boyunca yaşam, ölüm, dostluk, sanat, erdem, felsefe, Tanrı, iyi ve kötü, yalnızlık, iktidar gibi insanı ilgilendiren her konuda bir “bilge”ye danışmak isteyen insanlar öncelikle Ahlak Mektupları’na başvurdu.
Seneca’nın ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı ve bugün klasik edebiyatın başyapıtı sayılan Ahlak Mektupları’nı Türkân Uzel Latince aslından çevirdi.
“Ah, kimi insanlar için bir yerden değil, önce kendilerinden kaçabilmeleri ne büyük bir mutluluk olurdu! Onlar kendilerine yük olmuşlardır; endişe, telaş ve korku içindedirler. Denizleri aşmak, kentten kente dolanmak neye yarar? Seni hırpalayan kötülüklerden kaçınmak istiyorsan başka yerde değil, başka biri olmalısın.
Her gün, her saat değiştiriyor seni.
Ne var ki kimi şeylerde bu yağma daha kolay ortaya çıkıyor; sendekilerse gizlice olup bitiyor, açıkta olmuyor. Kimi şeyler sürülüp götürülüyor, bizler de fark edilmeden çalınıyoruz kendimizden. Bunlardan hiçbirini düşünmeyeceksin, yaralarına merhem sürmeyeceksin de, kimi şeyleri umut ederek, kimi şeylerden umut keserek kendine yeni kaygı nedenleri yaratacaksın, öyle mi? Aklın varsa ürettiğin duyguların birini ötekine kat. Umudun umutsuzlukla, umutsuzluğun umutla birlikte olsun.”
Ahlakın Soykütüğü Üstüne
Ahlar Ağacı
Ahmed Arif
Asıl adım Ahmed Önal. Ahmed Arif olarak bilinirim. Yaşamım boyunca hakkı aradım; ezilen ve güçsüzün yanında durdum. Memleketlilerim sömürülmesin, memleketlilerim kullanılmasın, memleketlilerim ölmesin diye konuştum. Eşitlik için yazdım, eşitlik için söyledim, eşitlik için dayak yedim, eşitlik için sövdüm. O günleri görmeyeceğimi
bilsem de birilerine o günleri göstermek için öldüm.
“…Gözlerinden, burnunun üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım.
Öperim ömrüm. Yaşşa!..”
“…Daima düşünmekle ve daima da aynı şeyi düşünmekle insan aşkın bir fikri işgal olduğunu kabul ediyor…”
Ahmet Kutsi Tecer’in Bütün Şiirleri
Ahmet Kutsi Tecer, 4 Eylül 1901'de Kudüs'te doğdu. 1922'de Halkalı Yüksek Ziraat Okulu'nu bitirdikten sonra Paris'e gitti. Sorbonne Üniversitesi'nde öğrenimini sürdürürken Paris Ulusal Kütüphanesi'ndeki eski Türk yazmaları ve özellikle Karacaoğlan üstüne yeni belgeler bulmuştur. Bu çalışmalar ile dikkatleri üzerine çeken genç Ahmet Kutsi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirerek öğrenimini tamamlamıştır.
Öğretmenlik yaşamına Ankara Gazi Lisesi'nde başlayan Tecer, 1930 yılında Sivas Lisesi'ne atandı. Sivas'ta halkla yakın ilişki içine girerek ilk Halk Şairleri Derneğini kurdu ve ülkemizde ilk kez bir Halk Şairleri Bayramı düzenledi, Âşık Veysel, Ali İzzet, Talibi gibi halk ozanları, bu bayramla tanındılar. 1934'te soyadı yasası çıkınca yöreye duyduğu sevgiden dolayı Tecer soyadını aldı. 1934'ten başlayarak Yüksek Öğretim Genel Müdürü, Gazi Eğitim Enstitüsü (şimdiki Gazi Üniversitesi) edebiyat öğretmeni görevlerinde bulundu. Ankara Devlet Konservatuvarı Halk Müziği Bölümünü geliştirdi; Muzaffer Sarısözen'i oraya atayarak ilk arşiv çalışmalarına öncülük etti.
Önce Oluş Dergisi'ni çıkaran Tecer, 1941-1946 yılları arasında Ülkü Dergisi'ni yönetti ve bu dergi ile Cumhuriyet'in genç edebiyatçılar kuşağına ışık tuttu.
1942-1946 yılları arasında Seyhan ve Urfa milletvekilliklerinde bulundu.
1949'da Paris'te UNESCO daimi delegesi, kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi görevlerinden sonra 1951'de yurda dönerek İstanbul'a yerleşti. Uzun yıllar, Galatasaray Lisesi'nde edebiyat dersleri verdi. Güzel Sanatlar Akademisi'nde estetik dersleri verirken emekli oldu. Bir yıl sonra, 23 Temmuz 1967'de İstanbul'da öldü.
Köylü Temsilleri adlı önemli bir araştırması, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış geleneksel Türk tiyatrosu üzerine makaleleri, denemeleri vardır. Oynanmış oyunları: Yazılan Bozulmaz (1947), Köşebaşı (1947), Koçyiğit Köroğlu (1949), Bir Pazar Günü (1959), Satılık Ev (1960).
İlk şiirlerini 1932 yılında Sivas'ta Şiirler adıyla yayınlayan Tecer'in tüm şiirleri, bu kitapta kendi düzenlemesine bağlı kalınarak sunulmaktadır.
Ahşap Evin Çocukları
Ahşap Evin Esrarı
“Çalınan hiçbir şey yok. İnsan hiçbir şey çalmadığı hâlde başkasının evine neden girer?”
Kahramanımız Tolga ve ailesi, babasının işi dolayısıyla yeni bir şehre taşınır. Gittikleri yerde ahşap bir ev beğenip kiralarlar. İlk günden itibaren Tolga, tuhaf sesler duymaya başlar. Ailesi ise henüz durumun farkında değildir.
Tolga yeni arkadaşlar edinir. Bu arkadaşları, Tolga'nın taşındığı ev hakkında garip hikâyeler anlatır. Kimileri orada kaçakçıların saklandığını kimileri ise hırsızların olduğunu düşünür. Tolga da onlara ailesiyle yaşadıkları tuhaflıkları anlatır. Bu işin peşine düşmeye karar verirler. İzleri takip eden sıkı dostlar, acaba bu esrarlı evin sırrını çözebilecekler mi?
Aile Bağları
Sıradan bir pazar günü Demestre ailesinin yetişkin çocukları, anneleri Anna’nın evinde bir araya gelir. Üç oğlu, gelinleri ve boşanmış kızının toplandığı sofrada her zaman olduğu gibi kardeşler arasındaki gerginlikler tekrar su yüzüne çıkar. Ölümün ne kadar yakın olduğunu fark ettiklerinde, bu kardeşler anlaşmazlıklarını unutup barışabilecek midir? Némirovsky’nin 1936 tarihli öyküsü, aile dinamiklerinde insan ilişkilerine dair evrensel şeyler bulan, sarsıcı bir tek perdelik hikâye.
#fransızmodernleri #göçmenedebiyatı #mutsuzaile #kardeşlik #hastalık #evlilik
Aile Cinayetleri
Ayşe Erbulak, aile ilişkilerinde görünenin yüzeyselinden derinine, en derinine iniyor. Bir yaşam susma ritüeline dönüştüğünde bunun nelere mal olduğunu okurken şaşırıp çoğu kere kızacaksınız… Belki de katil, bu suskunluktan doğacak. Yaşam nerede kırılır? Sorunun cevabını ararken gittikçe katmanlaşan bu cinayet romanı, aile içi ilişkilerin gerisindeki trajediyi, travmaları ve sonuçlarını gözler önüne seriyor.
“Ayşe Erbulak’ın ilk okurlarındanım. İlk okur olmanın torpiliyle, bu kitabı da öncelikli okudum. Ayşe’nin polisiye zekâsı ve kalemi çok çok güçlü. Bu romanda sadece polisiye zekâsını değil, aile kurumuna bakışını ve eleştirisini de seveceksiniz. Mutlaka okuyun, sonra gidip diğer Ayşe Erbulak kitaplarına koşun…”
Armağan Çağlayan