Bitmeyen Aşk
Edebiyatımızın ustalarından Pınar Kür, Bitmeyen Aşk’ta “aşk”ı tüm boyutlarıyla ve çok değişik, alışılmadık açılardan irdeliyor. Edebiyatın ve yaşamın en temel öğelerinden biri olan “aşk”ı duygusal değil de akılcı bir yaklaşımla ele alıp taşıdığı tüm olasılıkları bir bir ortaya çıkarmayı denerken, “klasik aşk romanı”nın konusunu olduğu gibi koruyor ama içeriğini ve anlatımını altüst ediyor. Bunu yaparken okur ve öteki kişilerle birlikte “yazar”ı da romanın başkişilerinden biri olarak olayları keşfetme sürecine sokuyor. Bu “yazar”, Nilgün ile Sinan’ın öznel anlatımlarını kendi nesnelliğiyle dengelemek iddiasındaysa da, nesnelliğini her zaman koruyup korumadığı konusundaki son karar okurun olacaktır elbette.
Gelelim bu romanda “yazar” kisvesi altına saklanan ukala yazara... Olayları doğru dürüst, sırasıyla anlatacağına, bir oraya bir buraya atlayan, başkişilerinin gevezeliklerine uzun uzun yer verdikten sonra, tam gevezelikler heyecanlı olmaya başladığında söze dalan bir yazara pek çok okur, belki de haklı olarak “ukala” sıfatını yakıştırmıştır. Buna karşı yazarın tek savunması, burada anlatılanın alışılmış bir öykü olmadığıdır. Burada anlatılan ne bir aşk öyküsüdür ne de Nilgün’ün, Sinan’ın yaşamları... Aşkın öyküsünü anlatmak gibi belki de olasız bir çabanın içine girmiş olan yazar, Nilgün ile Sinan’ın yardımını istemiştir yalnızca. Yani onların aşkı iyi mi sonuçlanacak kötü mü, mutlu mu olacak mutsuz mu, bu kalpsiz ve duygusuz ve cinselliği belirsiz yazarın umurunda bile değil.
Bitmeyen Gece
Çocukluk ve gençlik yılları bütün diğer iki kitabında anlattığı zorlukları önemsizleştiren mesut hatıralarla dolu olan yazara talih bitmeyen bir gece hazırlar. Gözlerinin ışığı söner ve sonra çileler başlar.
Bitmeyen gece insani ve edebî bakımdan ibretlik bir azim şaheseri, sabır, metanet ve vekar destanıdır. Eser yazarın gözlerinin ferine kavuşmak için çıktığı yolculuğu anlatır. Hangi şartlar altında olursa olsun, hayat karşısında yenilmeyen ve direnmekten vazgeçmeyen bir insanın tok ve ümit aşılayan sesiyle yazılmıştır. O ses bazen kendi kendine yakınır, bazen dipdiridir, bazen de tatlı bir üslupla okuyucuyla konuşur.
Bu kitabı da göstermektedir ki Mitat Enç hem edebiyatımız hem de cemiyetimiz için bir övünç kaynağıdır, olmalıdır.
Bitmeyen Yol
Biz
“Romantik, yaratıcı, zekâ dolu, güçlü ve güzel bir kitap… Muhtemelen şimdiye dek yazılmış en iyi bilimkurgu romanı.”
- Ursula K. Le Guin
“Zamyatin belli bir ülkeyi değil, sanayi uygarlığının hedeflerini ele alıyor. Bu kitabın konusu aslında Makine, yani insanın düşüncesizce şişesinden çıkardığı ve tekrar şişesine sokamadığı o cin…”
- George Orwell
“Herkesin aklını kaçırması gerekli, en kısa zamanda herkesin delirmesi lazım!”
Yevgeni Zamyatin ütopyaların nasıl tepetaklak olabileceğini fark eden belki de ilk yazar. Orwell, Huxley, Le Guin ve daha birçoğuna ütopyaya farklı, ters bir açıdan bakma ilhamını veren Biz ise “distopya” kelimesinin altını dolduran ve onca yıl sonra bile hakkını vermeye devam eden bir şaheser.
Yaşamın bitmez tükenmez kaosunun dizginlendiği bir gelecek… Bu gelecekte ne özgürlük ne demokrasi ne de birey; sadece matematik ve mantığın hükümranlığı geçerli. Mahremiyetlerini ve cezalandırılma hakkı dışındaki bütün haklarını Tek Devlet ve onun sureti Velinimet’in demir eline teslim eden insanlar ise sadece birer Numara’dan ibaret. Hem numaraların kutsal kitap yerine koydukları Saat Tableti’ne göre yaşadığı bu mutlak iktidarın hem de son devrimin diğer gezegenlere müjdelenmesi için camdan bir uzay aracı inşa edilir. İntegral adındaki bu aracın başmühendisi D-503, öteki gezegenlerdeki ilkel okurlarına Tek Devlet’i anlatmak üzere bir günlük tutmaya başlar.
Hayal gücü denen bir hastalıktan mustarip olduğunu düşünen D-503, kusursuz bildiği denklemde bazı hatalar, mutlak devrimde bazı eksiklikler fark eder. Bu hastalıktan kurtulmaya çalıştıkça inancını da kaybetmeye başlar.
Biz, distopyanın şafağı.
Ursula K. Le Guin’in önsözüyle
Yevgeni Zamyatin’in makaleleriyle
Biz – Modern Klasikler 187
Bütün yerkürenin Tek Devlet’in egemenliği altına alınmasından bin yıl sonra uzay gemisi İntegral, başka gezegenlerdeki “yabani” varlıkları aklın boyunduruğu altına almak amacıyla kalkışa hazırlanmaktadır. Projenin mühendisi, tam da bu günlerde uygarlık merdiveninin alt basamaklarındaki potansiyel okurlar için yazmaya koyulduğu günlükte, Tek Devlet’teki yaşamı anlatır. Modern sanayi toplumu öyle bir noktaya varmıştır ki özgür irade artık mutsuzluk sebebidir ve yurttaşların yaşamları F. W. Taylor’ın geliştirdiği verimlilik sistemine dayanan matematiksel bir kesinlikle denetlenebilmektedir. Devasa Yeşil Duvar tarafından ilkel yabani dünyadan koparılan Tek Devlet’in yurttaşları sürekli yeniden seçilen Velinimet tarafından yönetilir. İsim yerine numaralarla çağrılır, birörnek giysiler giyip yapay yiyeceklerle beslenirler. Özel yaşamları ise yoktur. Aldous Huxley’nin Muhteşem Yeni Dünya ve George Orwell’in 1984 romanlarına esin kaynağı olan Biz, Zamyatin’e “karşı ütopyacı romanın babası” unvanını kazandırmıştır. İngilizce çevirisi 1924’te New York’ta yayımlanan roman, Sovyetler Birliği’nde ise ancak 1988 yılında okurla buluşabilmiştir.
Biz Adam Olmayız
– Gürültüde yazarım da, yalnız yanı başımda birisi konuşursa yazamıyorum.
– Canım efendim, gürültü olmasa daha iyi değil mi? Ne hakları var sizi rahatsız etmeye, yavaş da konuşabilirler. İşte Danimarka’da, İsveç’te, Hollanda’da katiyen böyle bişey olmaz. Onun için de adamlar ilerliyorlar. Çünkü onlarda insanın insana saygısı vardır.
Bu saygı üstüne türlü örnekler de göstererek konuştu da konuştu. Terbiyesizlikti ama ne yapayım, o anlatırken başımı kâğıtlara eğip yazmaya başladım; yazmıyordum, yazarmış gibi yapıyordum.
– Hiç boşuna uğraşmayın, yazamazsınız, sinirleriniz bozulur, dedi; Avrupa başka... Avrupalı insan demek, insanın insana saygı duyması demek. Bizde nerdeee... Biz işte bunun için adam olamayız beyim, biz adam olamayız!"
Biz Beş Kişiyiz
Biz İnsanlar – Ötüken Neşriyat
Boğaziçi’ndeki okullardan birinde yatılı okumakta olan Tahsin, kendisine eşek Türk diyen Cemil’e taş atar ve onu yaralar. Okulun öğretmenlerinden Orhan ilk müdahaleden sonra yaralanan çocuğu evlerine götürür. İdealizmle materyalizm arasında bocalayan, milliyetçi bir öğretmen olan Orhan, Mütareke sonrası İstanbul’unun zengin ve yozlaşmış kesimiyle bu olaydan sonra ilişki kurar ve o evdeki Batılı tarzda eğitim almış, kozmopolit düşüncelere sahip Vedia’ya aşık olur.
Peyami Safa, yazarlığının zirvesinde olduğu dönemde kaleme aldığı Biz İnsanlar romanında can alıcı bir soru sorar: “Türkiye’nin yaşayacağına inanmayan bir Türk’ün kaç türlü ahlakı olabilir?” Mütareke döneminde aydınların gündemini işgal eden materyalizm, sosyalizm, mandacılık, milliyetçilik gibi fikirleri karakterleri üzerinden tartışarak ideal buhranı yaşayan insanların dengelerini yitireceğine işaret eden Peyami Safa, insanın maddî bir varlıktan çok manevî bir varlık olduğunu, insanda ruhun maddeden önce geldiğini gösterir.
Bize Göre – Bilge Kültür Sanat
Bize Göre Ve Bir Seyahatin Notları – Türk Edebiyatı Klasikleri 24
Ahmet Haşim’in İkdam gazetesinde çıkan köşe yazılarından seçilen denemelerle Paris seyahati izlenimlerinden oluşan Bize Göre 1928 yılında yayımlandı. Yalın, açık, akıcı, kimi zaman alaycı bir dille yazılmış olan denemeler ve aynı üslup özelliklerini taşıyan seyahat izlenimleri yazarın etkili ifadesinin yanı sıra derin gözlem gücünü ve eleştirel bakış açısını da okura yansıtır. Bununla birlikte bazı yazılarında dikkati çeken şiirsellik Haşim’in imge yüklü şiirlerin duygulu, kırılgan şairi olduğunu da hatırlatır. Bize Göre her gün defalarca karşılaşılan sıradan ve küçük konuların usta bir yazarın kalemiyle nasıl bütünlüklü bir dünya tablosu oluşturabildiğinin çarpıcı bir örneğidir.
Ahmet Haşim (1887-1933) Bağdat’ta doğan Ahmet Haşim’in çocukluk yılları babasının görevi nedeniyle Arabistan’ın çeşitli vilayetlerinde geçer. Erken yaşta annesini kaybetmesinin neden olduğu ruhsal sarsıntı o dönemden başlayarak çekingen, içe kapanık ve hayalperest bir kişilik yapısına yol açar. 1895’te babasıyla birlikte İstanbul’a gelir, iyi konuşamadığı Türkçeyi ilk iki yıl Numune-i Terakki Mektebi’nde öğrendikten sonra, 1897’de Galatasaray Sultanisi’ne kaydolur. Giderek edebiyata yönelen Ahmet Haşim, edebiyat hocaları Tevfik Fikret ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun da desteğiyle 16 yaşında ilk şiirini yayımlar.
1907’de Galatasaray’dan mezun olur, Reji İdaresi’nde çalışırken Hukuk Mektebi’ne devam eder. 1909’da Fecr-i Ati topluluğunun Servet-i Fünun’da yayımlanan bildirisinde onun da imzası vardır. Uzun sürmeyen bu beraberliğin ardından siyasi ve edebi gruplaşmaların dışında kalmayı tercih eden şair, kendine özgü bir şiir anlayışı geliştirir. 1921’de yayımlanan Göl Saatleri ve 1926’da yayımlanan Piyale adlı şiir kitaplarıyla döneminin önde gelen şairleri arasında yer alır. Modern Türk şiirinin kurucularından biri olarak kendinden sonra gelenleri önemli ölçüde etkiler. Şiirlerindeki kapalılık ve güç anlaşılırlığa karşılık düzyazıları gayet yalın, açık, akıcı ve yer yer mizahidir. Ele aldığı pek çok konuda zamanı aşan evrensel düşünüşüyle Ahmet Haşim’in yazıları günümüzün okuru için de hâlâ ilgi çekicidir. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
Bize Göre-Günümüz Türkçesiyle
Ahmet Haşim’in yazılarından alınacak estetik haz elbette her devirde son derece yüksektir ancak bu yazılar bize aynı zamanda erken Cumhuriyet döneminin güncel meselelerini öğrenme, o yılların şehir hayatı hakkında fikir sahibi olma, entelektüel tartışmaların içine hızla ve büyük bir kolaylıkla katılma fırsatı da sunar. Dahası, Ahmet Haşim’in ele aldığı ve pek çoğu ufak değişikliklerle bugün de gündemimizi işgal etmeyi sürdüren bu konular, yazarın zamanı aşan, evrensel düşünüşünü bize göstermektedir. Bir başka deyişle, Ahmet Haşim’in yazıları, günümüzün okuruna da hâlâ yeni bir şeyler öğretmeyi fazlasıyla vaat etmektedir.
Erkan Irmak
Türk şiirinin dev ismi Ahmet Haşim’in ilk defa 1928’de basılan Bize Göre ve Gurebahane-i Laklakan kitapları ile 1933’te basılan Frankfurt Seyahatnamesi, titizlikle hazırlanmış bir baskıyla bir araya getirildi. Bugünün okurunun da rahatlıkla anlayabilmesi için yazarın diline olabildiğince az müdahale edilerek günümüz Türkçesine uyarlanan bu yazılarda şairin, dönemini –belki tüm dönemleri– etkilemiş gelişmelere dair ilginç fikirlerini keyifle okuyacaksınız.
Bizim Akdeniz
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Sıkı bir dostuk... Aslında hikaye onların hikayesi, Ender’in ve Çetin’in... Günün birinde hayatlarına bir genç kız girer. Şimdi düşünme, hatırlama ve kendini didikleme zamanıdır. "Nihal’e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel." Barış Bıçakçı, bu çağa özgü lâf kalabalığından; dil, duygu, düşünce kirliliğinden paçalarına tek damla çamur bulaştırmadan çıkabilen, şaşırtıcı bir içışığı cömertçe yayan bir yazar. Nefes alır gibi, su içer gibi yazıyor.
Bizim Diyar
Bizim İnce Kızlar
Fakir Baykurt, öykülerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylünün maddi ve manevi dünyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan işliyor. Gözlemlerden, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, günlük konuşma dilini öyküye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bürokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1993’de yapılan Bizim İnce Kızlar’ı yeniden okurla buluşturuyoruz:
Yeni zamanda Duisburg’ta kadınlar, şimdiye kadar “erkek işi” sayılan işlere karakucak daldı. Bir iki yıldır otobüs, tramvay da sürüyorlar. Başımı çevirip en öne, sürücünün oturduğu bölüme bakıyorum. Yanında ince, uzun, fidan boylu biri dikiliyor. Konuşuyorlar. Sürekli indi bindiler oluyor. Tramvay hep dolu. İşçiler, işçi çocukları bir yerlerden kalkıp bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ben bugün onca ses arasından nedense hep Türkçeleri seçiyorum. Ama beni etkileyen o tatlı sesi bir türlü bulamıyorum. Deli olacağım. Yolum da bitiyor; Sığır Kapısı denilen yerde inmem gerekiyor. Üzgünüm; bir yenilmişlik duygusu içinde, ön kapıya doğru yürüyorum.
Hemen dibimde, “Vallayi çok iyi etmişin Emine!” diyor biri: “Bu yılın sonunda ben de senin gibi çalışmaya başlarım. Neden dersen, artık okul bitiyor! Ne yapıp edip bir iş bulmam gerekir...”
Bizim Köy
Bizim Köy 1950’de yayımlandığında toplumun geniş kesimlerinde tam anlamıyla bir depreme yol açtı. Yazarın, 17 yaşında gencecik bir öğretmenken kaleme almaya başladığı “köy notları” kitap haline getirilip de basıldığı zaman önce iktidarın öfkesini üzerine çekti. Çünkü köyden yükselen yoksulluk çığlığı, kulaklarını ve gözlerini her türlü olumsuzluğa kapamak isteyenlere, köyleri yemyeşil, bereketli, güzel köylü kızlarının berrak pınarlardan su taşıdığı yerler olarak gösterme çabasında olanlara atılan bir tokattı. Köylerde hâlâ taş devrinin yaşandığı gerçeğini dile getirmenin bir cezası olacaktı elbette. Her yer kar altındayken, köylere ulaşım sağlanamazken köyünde öğrencilerini “hayata hazırlamaya” çalışan genç öğretmenin haberi olmadı kitabının kopardığı gürültüden. Karlar erimeye başlayıp, yollar açılınca ilk ziyaretçileri jandarmalar oldu Makal’ın. Tutuklandı. Bizim Köy ise tam tersine çeşitli dillere çevrilip ülke sınırlarını aşmaya başladı.
Dönemin cumhurbaşkanı, yazarı Çankaya Köşkü’ne davet ettiğinde, bu tutum Demokrat Parti’nin köye ve köylünün sorunlarına önem vermesi olarak algılandı. Ama bu da uzun sürmedi. Önce çeşitli karalamaların boy hedefi haline gelen Köy Enstitüleri kapatıldı, ardından Enstitülü öğretmenlere baskılar başladı. Köye ve köylülerin içinde bulunduğu çağdışı koşullara değinen yazarlara, aydınlara karşı sistemli bir linç kampanyası başlatıldı.
Tahsin Yücel’in “Bizim Köy 1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt” saptaması, aradan geçen yarım asırlık bir sürece rağmen, yazarın ve eserinin hala güncelliğini koruduğunu göstermesi açısından son derece isabetli bir değerlendirme.
Bizim Köy, Türk edebiyatında köy gerçekliğine dayanan bir ilk kitap ve toplumcu gerçekçiliğin öncüsü olarak kabul edilmektedir.
Bizimle Başladı
“Belki de aşkın bitmesinin olumsuz olduğu düşüncesi sadece bir bakış açısı meselesidir. Çünkü bana göre aşkın sona ermesi, bir zamanlar aşkın var olduğu anlamına geliyor. Ve hayatımda senden önce, sevginin bana hiç değmediği bir dönem vardı.”
Lily ve Atlas, beklenmedik bir şekilde yeniden bir araya geldikten sonra birbirlerini ve yaşadıkları her şeyi düşünmeden edemezler. Ancak aralarındaki yakınlık göründüğü kadar basit olmayabilir. Lily kızının iyiliğini ve Ryle`ın Atlas`la olası bir ilişkiye vereceği tepkiyi göz önünde bulundurmak zorundadır.
Collen Hoover, Bizimle Başladı Bizimle Bitti romanına devam ediyor. Lily’le Atlas’a bir şans daha vererek gençlik ateşini yeniden alevlendirmek istiyor. Peki Bizimle Başladı’da Atlas ve Lily’nin hikâyeleri kaldığı yerden devam edebilecek mi?
Bizimle Başladı Bizimle Bitti
Bıçak
Eski ve yeni düşmanlarla karşı karşıya kalan Harry Hole hayatının en zor davasını çözmek zorunda…
Rakel tarafından terk edilen Harry Hole şimdi ufak tefek davalar verilen bir polistir ve eski dostu Jim Beam’e dönmüştür. Uzun yıllar önce hapse attırdığı ve pek yakında dışarı çıktığında suç işleyeceğinden emin olduğu “Nişanlı” Svein Finne’nin peşine düşmek niyetindedir. Ancak her şey sarpa sarar. Harry çok içtiği bir sabahın ertesinde kanlı kıyafetlerle uyanır, önceki geceyle ilgili hiçbir şey hatırlayamaz. Dehşetli bir kâbusun sadece başlangıcıdır bu.
Bıçak insanların neden Nesbo’nun kitaplarını okuduğunu hatırlatıyor. Nesbo’nun eski kitaplarından daha yoğun ve karmaşık bu roman… Kızılgerdan’ı anımsatıyor. Roman... Harry’yi bıçak sırtı denilebilecek bir yerde bırakıyor…
The Sunday Times
Bıçak Sırtı
Hawaii’nin başkentindeki basit bir safrakesesi ameliyatı ters gittiğinde, kimse cinayetten şüphelenmez. Ta ki Dr. Chesne, kendisine karşı ustalıkla kurgulanmış bir komployu ortaya çıkarmak için beş yıl önceki trajik olaylar silsilesine dair ipuçlarına ulaşana kadar. Fakat cinayetler devam eder; Dr. Chesne’nin taraf değiştiren Avukat David Ransom ile birlikte kendilerini namlunun ucunda bulmaları artık an meselesidir.
Tess Gerritsen, Bıçak Sırtı’nda, bir zamanlar doktor olarak çalıştığı hastaneyi bir gerilim atmosferi altında ziyaret ediyor. Şüpheliler teker teker kurbana dönüşürken, Gerritsen’in kahramanları zamana karşı çetin bir yarışa giriyor. Okuru da bu soluk soluğa koşuda peşinden sürükleyerek...
Blackpınk
Jisoo, Jennie, Lisa ve Rosé… Bu birbirinden yetenekli ve güzel dört kız, bundan yıllar önce hayatlarındaki en büyük tutku olan müziğin peşinden gitmeye karar verdiklerinde, günün birinde tüm dünyayı kendilerine hayran bırakacaklarını tahmin edebilirler miydi?
Hayranların uzun bekleyişinin ardından 2016 yılında çıkışını yapan efsanevi K-Pop grubu Blackpink, bir ay gibi kısa bir sürede neredeyse tüm müzik listelerinde üst sıralara yerleşmiş ve ileride neler başarabileceklerinin sinyalini vermişti. Çok geçmeden dünyanın her yerinde konserler vermeye başladılar ve milyonlarca hayran kazandılar. Onları bu kadar başarılı yapan şey ise yıllarca gece gündüz çalışıp kendilerini geliştirmeleri, her seferinde daha iyi sahne performansları sergilemek için gösterdikleri çaba ve en önemlisi, hayran grupları Blink’in tükenmeyen sevgisiydi. Bu kitap sayesinde herkes tarafından çok sevilen Blackpink üyeleri ve Blink’ler hakkında pek çok şey öğrenecek, K-Pop dünyasının derinlerine ineceksiniz.
Bloke 5
“Normal” bir hayat için itaat etmeleri yeterliydi!
Dokunma, tat alma, koku alma, duyma, görme... Tek tuşla etkinleştirilen nöral implantlar. Her “hata”da başka bir duyunun engellendiği Duyuhareket projesi. Hükümet’in, gençlerin tam itaatkâr bireyler olarak yetişmesi planına ebeveynleri de ortak etmesi... Psikolojik bilimkurgu romanlarıyla sevilen İtalyan yazar Luigi Ballerini, duyuların bile bloke edilebildiği teknolojik bir toplumu kurguluyor. Ailelerin, çocuklarını itaatkâr bireyler olarak yetiştirmek uğruna duyularını açıp kapatabildiği distopik bir dünyada, güven, özgürlük ve aidiyet kavramları üzerine düşündürüyor. Duyuları bloke edilmiş gençlerin öfkesini cesur bir direniş öyküsüne dönüştürüyor.
“... Ne yazık ki burası dünya değil ve dünya da iyi durumda değil. Bizim gibi gençler koşullanmış halde yaşıyor; arzularını, gelecekteki kariyerleri ve önemli kişilerin çevresinde yer alma olasılığıyla takas ederek bastırmayı öğrenmişler. Anne babaları tarafından bedensel duyularıyla cezalandırılan gençler, artık kendi duygularını bile algılamaktan aciz görünüyor, arkadaşlığın ne olduğunuysa artık bilmiyorlar. Bir şeyleri değiştirmek için bir şey yapmak zorundayız...”
Bloodborne 2: Şifa Açlığı
ESKİ KAN KORKUSU!
FromSoftware/Hidetaka Miyazaki'nin büyük beğeni toplayan Bloodborne video oyunundan uyarlanan Titan'ın çok satan çizgi roman serisinin ikinci cildi için Yharnam'a dönerken Şifa Kilisesi'nin dehşetini ortaya çıkarın!
İlk Avcılar hastaları aramak için geceyi parçalara ayırırken, gizemli Küllü Kan hastalığının yayılmasını durdurmak için mücadele eden Şifa Kilisesi kendi safları içinden bir kopuşla karşı karşıya kalır. Hastalığın sebebinin Eski Kan olduğundan şüphelenen Rahip Clement, Şifa Kilisesi'nin gerçek doğasını ortaya çıkarmak ve Yharnam yurttaşlarına ifşa etmek için yaşlı şifacı Alfredius ile bir anlaşma yapar.
Bloodborne Serisi - Cilt 2
Uykunun Ölümü # 5-8
Bloodborne 3: Kargaların Şarkısı
AVCILARI AVLAMAK.
Fromsoftware/Hidetaka Miyazaki'nin eleştirmenlerce beğenilen Bloodborne video oyunundan çıkan ve devam eden çizgi roman serisinde Karga Eileen'in çarpık hikâyesini keşfedin!
Yharnam Kenti kara gömüldü.
Karga Eileen Avcıları gömüyor. Ama biri ondan kaçıyor. Zehirlenmiş ve canavarca hislere kapılmış bir halde Yharnam'da dolaşarak sefalet ve yıkıma yol açıyor. Bu arada cesetler artıyor, gerçeklik sarsılıyor ve Byrgenwerth'te garip şeyler olur. Avcı'nın peşindeki Eileen, kendi akıl sağlığıyla ve gerçekliğin ötesine bir bakışın getirdiği rahatsız edici değişimle mücadele ediyor.
Kan ve ölüm Yharnam'ı ve onun izinden gidenleri sarıyor. Kentin gerçeğini ve kendi iç karmaşasını ortaya çıkarmaya çalışan Eileen'in arayışını takip edin.
Bloodborne Serisi - Cilt 3
Uykunun Ölümü # 9-12
Böcekleri Seven Kadın
Böceklerin Savaşı
Boğaziçi Mehtapları
Abdülhak Şinasi Hisar’ın 1930’larda yayımlamaya başladığı anıları, temel olarak çocukluk yıllarını içine alır. Hoca Ali Rıza’nın resimlerinin Proustvari etkisiyle zihninde canlanan, Sultan II. Abdülhamid’in saltanatına denk gelen bu dönemi Hisar, “Çocukluğumuzun tattığı dünya elbette bir cennetti,” ifadesinde cisimleşen bir bakışla hikâye eder. Yazar, bilincinde olduğu siyasi ve kültürel çelişkileriyle bütün bir dönemin içinden bir “cenneti” taşın içinden bir heykel yontarcasına biçimlendirir: Hem kendi çocukluğu hem İstanbul’un yaşayışı böylece maddi ve manevi varlığıyla; hatıra, roman, şiir arasındaki sınırları ihlal eden bir metne dönüşür. “Hatıraların ağacını kendi içinde büyütmesini o kadar iyi biliyor,” diye tanımlar onun bu özel yaklaşımını Ahmet Hamdi Tanpınar. Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Mehtapları’nda, son demlerine yetiştiği Boğaziçi’ndeki mehtaba çıkma âdetini, bir dönemin tabiatını, sanatlarını, duygularını temsil kuvvetine sahip bir tören olarak resmediyor.
Boğaziçi Şıngır Mıngır
Boğulmamak İçin
“Orwell’in ironik mizah anlayışı tazeliğini hiç yitirmiyor. Bu, kaçırılmaması gereken bir Orwell yapıtı.”
- The Observer
Göbeğinin çapı giderek genişleyen ve evinin taksitlerini ödemekle uğraşan George Bowling kırk beş yaşında, evli ve çocuklu –ve yeni aldığı takma dişleriyle kasvetli hayatından çaresizce kurtulmak isteyen– bir sigorta pazarlamacısıdır. 1939’da patlak verecek olan savaşın gelişini; yemek kuyruklarını, askerleri, gizli polisi ve zorbalığı görerek modern zamanlardan korkmaktadır. Böylece çocukluğunun dünyasına, huzur ve sükûn dolu bir yer olarak hatırladığı köyüne sığınmaya karar verir. Fakat köyünde aradığını bulabilecek mi, orası şüphelidir.
“Çok komik olmanın yanında hayranlık uyandıracak kadar gerçekçi... Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü burada nüve haliyle görebiliyoruz. Hayvan Çiftliği’ni de... Hem zengin bir okuma keyfi sunan hem de iki klasiğin tohumlarını birden barındıran romanlara kolay rastlanmaz.”
- John Carey, The Sunday Times
Böğürtlen Kışı
“Hangisi daha zor, bilmiyorum,” dedim. “Birini aniden kaybetmek mi yoksa onu yavaş yavaş, günden güne kaybetmek mi.” Vera Ray, oğlu Daniel’a o gece son kez iyi geceler öpücüğü verdiğinden habersizdi. Oğlunu her ne kadar yalnız bırakmak istemese de gece vardiyasında çalışmak üzere otele gitmek zorundaydı. Yine oğlu Daniel için… Mayıs 1933’te Seattle nasıl karlar altındaysa seksen yıl sonra da yine karlar altındaydı. Claire Aldridge, mayıs ayında yaşanan bu olağanüstü doğa olayını araştırırken Daniel’ın hikâyesiyle karşılaşır. Hikâyenin peşine düşen Claire, adım adım ilerlerken karşılaştığı manzara karşısında şaşkınlık içerisinde kalır. Daniel, aslında sandığı kadar uzakta değildir. Birçok kitabı New York Times ve USA Today çoksatan listelerine girmiş olan Sarah Jio, sevgiyi, umudu ve umutsuzluğu kalbinizin derinliklerinde hissedeceğiniz Böğürtlen Kışı adlı kitabıyla bir kez daha okurlarıyla buluşuyor.
Böke – Alamutun Fethi
Gökler, yıldızları birer ateş parçası gibi gecenin karanlığına saçtı…
İki asır boyunca dünyanın kanına bulanmış hançerler, son kez havaya kalktı!
Demirden bir kasırga, kör bir kâhinin rüyalarında kumları yaktı.
Türklerin kehaneti, fethin kartalını göklere havalandırdı!
Batu Han’ın Türk çocuklarından oluşturduğu özel birliğin görevi neydi?
Türklere ait Altın Kitap’ta ne yazıyordu?
Moğolların ve Türklerin yaratılış satırlarında saklı olan büyük hesaplaşma neydi?
Hasan Sabbah ile gücünün zirvesine ulaşan, iki asır boyunca dünyaya korku salan fedailer yuvası Alamut Kalesi ve fedailerinin yok oluş hikâyesidir.
Bu…
Sahte cennetin, cehennem gecesidir!
Bölünmüş Bir Dünyada Akıl Sağlığımızı Nasıl Koruruz
“Pandemiden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, iyiden iyiye kutuplaşan dünyamız bir kavşakta ve hepimiz akıl sağlığımızı koruyarak hangi yolda yürüyeceğimizi bir an önce seçmeliyiz” diyor Elif Şafak.
Ardından da kafa karışıklıklarımıza, hayal kırıklıklarımıza, kaygılarımıza, öfkelerimize hatta duyarsızlıklarımıza ayna tutuyor. Kimlik, siyaset, ekonomi, teknoloji meselelerine dair sorular soruyor; enformasyonun, bilginin ve bilgeliğin verdiği cevapları tartışıyor.
Rilke, Kavafis, Steinbeck, Fromm, Bauman, Lessing ve Heidegger gibi pek çok düşünür ve sanatçı da, bu benzersiz sohbete eşlik ediyor.
Bölünmüş Dünya
Bora’nın Kitabı
"Yorgunum!
Önce gerçeğimi kendime kabul ettirirken yoruldum! Sonra gizlerken... Daha sonra yüzleşirken... Kendim olmaya hakkım olduğunu anladığımda... Kendimle barışırken... Gerçeğimi başkalarına kabul ettirmeye çalışırken... Benim gibi binlerce, on binlerce insanın var olduğunu öğrenirken... Yoruldum!”
Acımasız günlerin gölgesinde geçen çocukluğunun yaralarını sarmak ve geçmişini silmek için İstanbul'a gelen genç bir adam: Bora. Tam hayatını değiştiren aşkı bulup umudu yeşerdiğinde, geçmişi yeniden karşısına çıkacak ve kendi öyküsünü anlattığı Bora’nın Kitabı onu bir girdabın içine sürükleyecek.
Gizli Anların Yolcusu'ndan tanıdığımız Bora'nın hazin öyküsüyle Ayşe Kulin, sadece genç bir adamın kişisel varoluş mücadelesini değil, bu coğrafyanın zorlu koşullarında bir insan, bir âşık, bir birey olabilmenin imkânsızlığını da anlatıyor.
Bora'nın Kitabı kabuğundan sıyrılmaya ant içmiş insanların büyük mücadelesinin romanı.
Börü
Bir intikama kaç taht sığabilir?
Acılı parmaklarla yapılmış kaç gösterişli taç, burçlarından kan taşan sarayların pürüzsüz merdivenlerinden yuvarlanabilir?
Hayat Ağacının köklerinde filizlenen kötülük, acunun direğindeki çatlağı zorluyor. Sürek avı gibi insan avlayan canavarlaşmış kralların tahtları sallanıyor!
Kanının sesini dinleyen ve küllere gömülmüş iki hanedanlık, öç ateşiyle yanıp tutuşanları ordularında birleştiriyor.
Büyük mabedin (Göbeklitepe) ve Agarta’nın üstatları, hep bir ağızdan şu soruyu sordular; “O gün geldi mi? Gökyüzünün üç yılanın üzerine kan rengi uyanacağı zaman. Bakir kar örtüsünün taze kanla ısınıp ırmaklara karışacağı an. Rüzgârın şahit olacağı ateşten bir gazabın altından kumları darmadağın edip, taştan tanrılarına sarılan zavallıların yalvaracağı, öç ateşinin yakıldığı o gün geldi mi?
Beklenen cevap Börü Han’ın dudaklarından döküldü;
“Canavarlaşmış kralların yönettiği topraklarda öç, sadece katliamla alınabilir!”
Acun artık kurt ve aslanın pençeleri arasında…
Kandan ırmakların coşkulu sesine kulak verin!
Boşluk
Herşey bir depremle başladı. Şiddetli bir yer sarsıntısının sebep olduğu bir felaket... Ve felakettenn pay alanlar ile çıkar sağlayanlar...
İyi ile kötünün bitmeyen kavgasına ayna tutan bu romanda bize ait izler bulurken, bazı şeyleri yeniden keşfetmenin de tadını yaşayacaksınız. Bir asra yakın dönemdir içinde bulunduğumuz sosyal atmosferin ve olguların minyatürünü sunan bu romanı bir solukta okuyacaksınız.