Böyle Buyurdu Zerdüşt – Can Yayınları
Friedrich Nietzsche’nin 1883-1885 yılları arasında kaleme aldığı Böyle Buyurdu Zerdüşt, filozofun en bilinen eseridir. Nietzsche’nin, yazılmış en derin eser olarak tanımlamaktan hoşlandığı bu kitap, şiirsel üslubuyla dikkat çeker ve edebiyat ile felsefenin sınırları arasında gezinir. Üstinsan ve ebedî dönüş kavramları üzerine kurulu olan Böyle Buyurdu Zerdüşt, Nietzsche felsefesinin temel taşıdır. Yeni değerlerin üretilebilmesi için halihazırdakilerin göz ardı edilmesinin gerekliliğini savunan eser, bu bakımdan bir kehanet niteliği taşır ve 20. yüzyıl felsefesini belirleyen eserlerden biri olarak öne çıkar.
Böyle Buyurdu Zerdüşt – Kırmızı Kedi Yayınevi
Bozguncu
İnsan ruhunun en büyük araştırmacılarından biri olan Gorki, genellikle özyaşamöyküsel olan edebiyat eserlerinde insanı, iradesi ve iradesizliğiyle, yeteneği ve yeteneksizliğiyle, en çelişkili yönleriyle anlattı. Yaşamın her katmanından insanları anlatan edebiyatıyla hem çarlık döneminde hem de Sovyetler döneminde dile gelmemiş hayatların gür sesi oldu. Bu derlemede yer alan ve 19. yüzyıl sonunda Rusya’nın engin bozkırlarına, sayısız şehrine dağılmış değişik kesimlerden bireyleri anlatan öykülerde öne çıkan tema, olağan hayat içindeki yakıcı umut öğeleri ve bütün kahramanların ortak yanı olan özgürlük arzusudur. Bu dönemin öykülerindeki insanlar, genellikle dipten gelenlerdir ve hayatı farkında olmadıkları bir sabırla tanımaya çalışan evrensel karakterlerdir.
Bozkır – Bir Yolculuk Hikayesi – Modern Klasikler 125
Yaratıcılığının dönüm noktası olarak kabul edilen bu eserinde Çehov, Ukrayna bozkırındaki bir yolculuğun hikâyesini dokuz yaşında bir çocuğun gözünden anlatır. Eğitimi için annesinden ayrılıp dayısıyla birlikte yola koyulan Yegoruşka capcanlı bir dünyada bulur kendini. Bu yolculukta bütün hiyerarşisi ve âdetleriyle Rus toplumunun farklı katmanlarından insanların; tüccarların, din adamlarının, köylülerin, işçilerin ve arabacıların arasına karışır. Bozkırda doğal akışında sürüp giden yaşamın çocuğun duyuları ve duyguları üzerinde bıraktığı etkiler, Çehov’un ustaca ete kemiğe büründürdüğü belalı Dımov’a karşı beslediği düşmanlık, dalgalanan ruh halleri şaşırtıcı ölçüde gerçekçi bir üslupla aktarılır. Rus yaşam biçiminin ve ruhunun canlı imgelerini gözümüzün önüne getiren şiirli bir dille tasvir edilen bozkır, renkleri, sesleri ve kokularıyla hikâyenin ana karakterlerinden biridir adeta. Üzerinde yolculuk eden insanlardan bağımsız, kendi yaşamını sürer, soluk alıp verir. Çehov bozkırla insan varoluşu arasındaki paralellikler aracılığıyla doğayla insan arasında simbiyotik bir ilişki kurmuştur.
Bozkırda Altmışaltı
Handan bakındı bakındı, ''Yumurta alayım,'' dedi. ''Ama az olsun. Taze olsun,'' dedi. “Nasıl olsa burayı öğrendim. Gelir taze taze alırım,” dedi.Sen gel tabii. Senin gelmediğin dükkânın ben anasını satarım. Sen gel tabii. Senin almadığın yumurtayı ben yere çalarım.
Sen gel tabii, ben tüm Yozgat’ı bırakır tüm malı sana saklarım sultanım, diyemedim. ''Her zaman,'' dedim. ''Her zaman bekleriz.''
Her işin ivilini civilini bilen esnaflar, Çamlığa çıkan, Yozgat’a yukarıdan bakan aşıklar, öpçe bebeler, sesi kılavlı, öyle ataşlı öyle delikanlı kopiller, iyi pişmiş gözlemeler... Tina'nın çilleri var. Aziz Efendi ne kokuyor? Ayva, sobanın üstünde döne döne pişiyor.
Mahalleye Bursa’dan bir Mersedes geliyor, Piç Sevi nasıl da çalım atıyor, Refet Efendi nasıl da dertleniyor... Lan Şahin, yazık değil mi Memnune’ye? Yazık değil mi sana?Mustafa Çiftci, şeker gibi iyimser hikâyeler anlatıyor taşradan, kıtlıktan... Kara sakız, kendir, kına, kaya tuzu, iğde... “Vatandaş, ne isterse vereceksin, yok demeyeceksin.”Bozkırda Altmışaltı, gülerek memlekete bakıyor... Allah için, Elif de kolay unutulmuyor işte...
Bozkırdaki Çekirdek – Ketebe Yayınları
Öyleyse insanın, bilhassa sanatçının, gerçekle ilintisindeki ödev; değişmez gerçekler aramaya çalışarak imkansıza yönelmesi değil, değişmekte olduğunu bildiği gerçeklerden, belli tarihsel şartlar içinde faydalı, ilerletici, insanı açıklayıcı, zenginleştirici sonuçlar alabilmeye çalışmasıdır.”
Bozkırdaki Çekirdek ile Türk modernleşmesinin belki de kurumsal anlamda en ilginç ve tartışmalı konularından olan Köy Enstitüleri’ne gerçeğin safında, insan ve coğrafyanın sınırlarını resmederek kendine özgü bir yaklaşım getiriyor Kemal Tahir. Ne soru sormaktan ne de yanılmaktan korkarak Tek Parti iktidarının eğitim reformu ile rejim bekçiliği arasında bocalayan projesini roman sanatının imkanları ile yeniden düşünmeye çağırıyor bizi.
Kemal Tahir, büyük bir ustalıkla kurguladığı “ölmez tiplerini” bir düşünce ve deneyim panayırında tartıştırıyor. Ülkü ile irade, ütopya ile gerçek, siyasal ile toplumsal arasında gergin bir ipin üzerinde yürüyen muhakeme becerisinin verimli sonuçlarını gözler önüne seriyor.
Bozkırın bozkır, çekirdeğin çekirdek olarak kalmasındaki sır ne anlatır bize? Büyük romancımız, en temelinde işte bu sorunun peşine düşüyor bu kez.
Bozkırın Sırrı
Üç bin yıl önce
Bozkırdaki yarı-göçerler henüz
“Türk” adıyla bilinmezken doğdular…
Erkek,
‘Çadırı tutan ana direk’ olması için “Öktem” diye çağrıldı.
‘Yüz yirmi dört bin Peygamber’den biriydi o…
İkizi,
Müjdelenen ‘Yoldaş’ın eşi ve ‘sırrın anası’ydı.
Tarihçiler onu “Aşena” diye andı…
Ahmet Turgut’un kaleme aldığı Bozkırın Sırrı – Türk Peygamber sağlam kurgusu, görkemli hikâyesi ve dilsel keşifleriyle bizleri Orta Asya bozkırlarına götürüyor.
Törelerine sıkı sıkıya bağlı ve kendine özgü bir yaşam kurmuş bozkır göçerlerinin her kavim gibi bir Peygamber eliyle ilahi mesajla tanışması…
Soluk soluğa okuyacağınız, baştan sona ‘organik’ bir hikâye...
Bozkırkurdu
Uçarı bir "yaşam" insanı olmaya kalkışan katıksız bir "düşün" insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu'nun hikayesi.
Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken bilinçli ya da bilinçsiz yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.
Bozkurtlar Yeni
Bozkurtlar Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor;
Bozkurtlar, yazarının vaktiyle verdiği lütufkâr müsaadeleri sonucunda “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” adlı ölümsüz eserlerin, bir arada yayınlanmak suretiyle aldığı yeni isimdir. Bozkurtlar, her idealist Türk’ün heyecanında, fikir dünyasında, ülkücülüğünde ve inancında payı olan dev bir eserdir. Bu roman, Atsız Bey’in daha sağlığında iken edebiyatımızın klâsikleri arasında yerini almış ve yazarını da ölümsüzleştirmiştir. Ötüken Neşriyat, uzun bir aradan - ki bu zaman zarfında bir çok meşru ve korsan baskıları da yapıldıktan- sonra, Türklüğün şuur ve gururu olan Bozkurtlar’ı yeniden yayınlarken on binlerce okuyucusunun heyecanını tazelemekten ve sevincine vesile olmaktan kıvanç duyar.
Bozkurtların Ölümü
Bozkurtların Ölümü, Türk milletinin ana yurttaki hayat mücadelesinin, kahpelik ve entrikalarla saldıran düşmanlarla boğuşmalarının, “hangi duyguyla sönüp dağılıp küçüldüğümüzün”, ardından Türk düşüncesi yaşasın diye kanımızı nasıl akıttığımızın şanlı bir destanıdır. Bu ulu atalar erdeminin yazılışındaki sürükleyicilik ve tiplerin kuvveti, bütün okuyucuları kendine bağlayacaktır. Bu eser de diğer Türk romanları gibi birçok tabloyla süslenmiştir.
Bozoğlan’ın Hikayeleri
Daracık sokaklarda çift kale maç oynanırdı o zamanlar, kimse yorulmazdı. Herkesin cebinde ekmeği olurdu, kimse acıkmazdı. Mekânlar geniş, zaman uzundu. Okulda öğretmenden aferin almak için yarışılır, yıldızlı pekiyi ile sınıf geçmekle övünülürdü. Her gün yeni bir macera yaşanır, her akşam yeni bir hikâye kurulurdu. Sizden saklı değil herkesin bir hikâyesi vardı aslında. Sorsalar Mikail de anlatabilirdi, Kemal de. Kimse sormadı hikâyelerini ama Bozoğlan yerinde duramayıp anlatmaya başladı. Ben şahidim hepsi yaşandı. İnanmazsanız Mikail’e sorun.
Brezilya – Geleceğin Ülkesi – Modern Klasikler 166
Zweig, ırkçı cinnete kapılmış felakete sürüklenen Avrupa’dan kaçıp sığındığı Brezilya’da ütopik bir cennet bulmuştu. Uçsuz bucaksız verimli toprakları, sonsuz kaynakları, muhteşem doğası ve barındırdığı potansiyelle; kaygısız ve dost canlısı halkıyla Brezilya onu büyülemişti. Farklı ırkların barış içinde bir arada yaşadığı ve geleceğe umutla bakabildiği bu çok renkli düş ülkesi, o sırada kaosa teslim olmuş Avrupa ile tam bir tezat içindeydi. Zweig’ın Brezilya’ya ilanıaşkı, farklı tepkiler aldı. Yabancı bir yazarın coşkulu övgüsü Brezilya halkını sevindirirken, kitap bir yandan da ülkenin gerçekleriyle bağdaşmadığı ve siyasi iklimini yansıtmadığı gerekçesiyle eleştirilere hedef oldu. Petrópolis’teki evinde eşiyle birlikte inzivaya çekilen Zweig, dostlarından ayrı düşmüş, sürgündeki diğer Avrupalı entelektüellerle mektuplaşması savaş nedeniyle sekteye uğrayınca daha da yalnızlaşmıştı. Onu asıl kahreden, sadece anayurdundan değil yapıtlarını verdiği anadilinden de sürgün edilmiş olmasıydı. Brezilya, 22 Şubat 1942’de yaşamlarına son veren Zweig çiftinin son durağı oldu.
Briç Masasında Cinayet
Oldukça havalı biri olan Bay Shaitana evinde bir briç partisi düzenler. Ev sahibinin ansızın öldürülmesi, eğlenceli briç partisini bir cinayet soruşturmasına dönüştürür. Partiye davetli olan dört soruşturmacı -Hercule Poirot, Müfettiş Battle, Albay Race ve Ariande Oliver- diğer dört davetliden birinin cinayeti işlediğini düşünmektedir. Üstelik dört davetleninin de bu cinayeti işlemeleri için uygun fırsatları ve gizleyecek önemli sırları olduğu soruşturmalar sonucu ortaya çıkar. Acaba soruşturmacılar, hangi davetlinin ev sahibini öldürecek kadar önemli sırlar ve sönmeyen bir nefret taşıdığını bulabilecekler midir? Yoksa tüm davetliler ortak bir sırra ve geçmişe mi sahiptir?
Brida
Ruh-eşimi nasıl tanıyacağım?" Wicca, Brida’ya "Riske girerek," dedi. "Başarısızlık, hayal kırıklığı risklerini göze alacaksın, ama aşk arayışından hiç vazgeçmeyeceksin. Arayışına devam ettiğin sürece sonunda zafere ulaşacaksın." Brida, güzel bir İrlandalı kızın ve onun bilgiye erişme çabasının öyküsü. Brida, ona korkularının üstesinden gelmeyi öğreten bilge bir erkekle ve dünyanın gizli müziğine ayak uydurarak dans etmeyi öğreten bir kadınla karşılaşır. O iki kişi Brida’da Tanrı vergisi bir yetenek olduğunu görür; ama yeteneğini kendisinin bulabilmesi için genç kızı kendi içine doğru bir keşif yolculuğuna yönlendirirler. Brida kendi yazgısını ararken, kişisel ilişkileri ile kendini dönüştürme isteği arasında bir denge kurmaya çalışır. Usta romancıdan çarpıcı bir aşk, tutku, gizem ve esriklik öyküsü.
Broke And Lıght
Bronz 1: Şeytan
“Kartlar yeniden dağıtıldı. Kartlar kaderimizdi. Kimse kaderinin dışına çıkamadı.” Karanlık örgütün kurduğu düzen için doğmuş bir kız çocuğuyken ona verilen en büyük ceza sevgisizlikti. Kaderini kabullendi ve kartını oynadı.
O kim miydi? Hisar Alatav. Hayır, sil. His Alatav. Karanlık düzenin kıyameti olmak üzere. O ise Bronz. Karanlık örgüte başkaldırıp kartları yeniden dağıtan adam. Ona Bronz derler… Onların tohumları el bebek gül bebek değil; el bebek öl bebekti.
Bronz 2: İmparator Ciltli
“Onların tohumları el bebek gül bebek değil; el bebek öl bebekti.”
Annesinin günlüğünü almak için yola çıkan His Alatav, kendini büyük bir oyunun içinde bulmuştu. İmparator’un olmayan merhametine kalan His, Kanlı Kukla Resitalinden sağ çıkabilecek miydi?
Sağ çıkması gereken tek şey bu resital de değildi. Hayatı bir mumun alevine bağlı olan Alatav’ı önemli bir görev bekliyordu.
“El bebek konusunda haklısın. Ama hiç gül bebek olmadım. Öl bebektim.”
“Öl bebektim diyorsun ama ölümü unutmuşsun, kızım. Ne diyordum sana hep?”
“Memento mori.”
“Evet, memento mori. Ölümü hatırla, güzel kızım. Ölümü hatırla. Çünkü her şeyin sonu sen olacaksın.”
Her şeyin sonu olacağım. Hayır, sil. Yalnızca senin sonun olacağım.
Bronz 3: İmparatoriçe Ciltli
“Ölmek kaderin olsa da savaşmaya mecbursun. Sonuna kadar diren.”
Direnmek onun kaderiydi çünkü His Alatav, annesinin derin nefretiyle baş etmeye anne karnında başlamıştı. O yalnızca doğum tarihini değil, ölüm tarihini de biliyordu ve o gün gittikçe yaklaşıyordu. Ölmeden önce yapması gerekenler vardı. Sahip olduğu kartın varlığını artık gizlemeyecekti. Arkana, uzun yıllar sonra yeniden bir İmparatoriçe’ye ev sahipliği yapacaktı.
Haris Alatav, kızının o gizli kartın sahibi olduğunu öğrendiğinde, tüm kartlarını açık oynayacak ve Arkana’nın kanla yazılmış tarihini açığa çıkaracaktı. Büyük sır çözülmek üzereydi.
“Sen bir İmparatoriçe’sin ve İmparatoriçeler asla ağlamaz.”
Bu Bizim Anlaşmamız
Bu Bizim Hayatımız
Bu Böyledir
Hep beni yazdın. "Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan". Şu sırıtkan tavşanı kurşunlayıp yeni bir sayfa açayım. Benim Kronolojimi biliyor musun sen? Lunapark'ın neonları, florasanları geceyi gecelikten çıkarıyor. Işığın beyazın mor, mor kızılı, yer yer çilek kırmızısı karışıyor. Boşluğa doğru sandalyeler uçuyor. Yeşil-beyaz sandalyeler. Neredeyse uçan daireler.
Bu Gidiş Gidiş Değil
Bu Hayat Sizin
Eğer siz bu kitabı “Diskoya gitmek için nasıl izin alırım?”ı öğrenmek için satın aldıysanız, vah verdiğiniz paralara... Yok eğer gençliğinizi derinlemesine ve saatleri dakikalarla yaşamak, gerçek anlamda yaşamak konusunda bir şeyler öğrenmek için aldıysanız, o zaman başka. Peki nasıl olacak bu gençliği gerçek anlamda yaşamak? Bazı şeylerin ‘farkına’ vararak. Nelerin farkına vararak? Önce sizin ‘kendi’ yaşantınızdaki, sonra yaşamdaki ‘ayrıntıların’ farkına vararak. Bu ayrıntılardan bazılarını sıralamak gerekirse...
Onlar da kitapta!
Bu Kitabı Sakın Okuma
Budala – Hasan Ali Yücel Klasikleri 165
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881): İlk romanı İnsancıklar 1846’da yayımlandı. Ünlü eleştirmen V. Belinski bu eser üzerine Dostoyevski’den geleceğin büyük yazarı olarak söz etti. Ancak daha sonra yayımlanan öykü ve romanları, çağımızda edebiyat klasikleri arasında yer alsa da, o dönemde fazla ilgi görmedi. Yazar 1849’da I. Nikola’nın baskıcı rejimine muhalif Petraşevski grubunun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrildi.Cezasını tamamlayıp Sibirya’dan döndükten sonra Petersburg’da Vremya dergisini çıkarmaya başladı, yazdığı romanlarla tekrar eski ününe kavuştu. En önemli eserlerinden Budala 1868-1869 yıllarında Russki Vestnik dergisinde tefrika edildi. Dostoyevski bu romanında insan ruhunun labirentini çılgınlık, tutku ve hastalık prizmasında kırılan görüntüsüyle sergilemiştir.
Budala Yeni Beyaz Kapak
Büyük yazarın ilk büyük romanı sayılan Budala, Dostoyevski’nin, kişinin içsel sorunları ve toplumdaki varoluşunu en çıplak biçimde ele aldığı yapıtlarından biridir. 1868 yılında tamamlanan Budala’nın kahramanı Prens Mışkin, tıpkı Dostoyevski gibi saralıdır. Tedavi için gittiği İsviçre’den bitkin halde döner. İnsanlardan iyice uzaklaşmış, kendi iç dünyasına kapanmıştır. Mışkin, dış dünyadan kopukluğu ve budalalık derecesinde iyi yürekliliği temsil eder. Dostoyevski’nin ruhsal bir arınmayı işlediği bu büyük eser, hem bir tragedya hem de bir aşk romanıdır.
Bugünlerde Bahar İndi
Bugünlerde bahar indi Çukurovanın düzüne Donandı ağaçlar Donandı dünya Donandı yeşilinden alından Sarısından Donandı delicesine Bir ışık fışkırır topraktan yağmur gibi Bir güneş doldurur ortalığı Bire canım Tüter Açıldı apaydınlık terütaze Devedikeni çiçekleri koskocaman Mosmor açıldı Nennilendi dağlar Gizlenen bir şairin gizli şiirleri... İlk kez gün ışığına çıkanlarla birlikte...