Kızıl Elma
Cengiz Aytmatov insanın kendisine, diğerlerine ve hayata karşı mücadelesini, kısacası yeryüzü tecrübesini ustalıkla hikâye ediyor.
Bir yitirişin ve peşi sıra gelen uyanışın anlatıldığı Kızıl Elma, eşinden ayrılmak isteyen İsabekov’un kızı Anara’nın çocuk masumiyetinde ailesini yeniden buluşunun çarpıcı hikâyesidir.
Oğulla Buluşma ise kapanmayan yaraların ve ertelenen yüzleşmelerin yükünü anlatır. Savaşta kaybettiği oğlunun hatırasını içinde yaşatan Çordon, gerçek ölümün unutulmak olduğunu anlayacaktır. Zira baba ölmedikçe oğul, oğul ölmedikçe de baba yaşamaya devam eder!
Yüz Yüze
Savaş, Cengiz Aytmatov’un anlattığı güçlü hikâyelerin baş aktörüdür şüphesiz. Yüz Yüze de taze umutlarla evlenen bir çiftin trajik hikâyesini anlatır. Evliliklerinin baharında patlak veren savaşın ardından ülkesini savunan binlercesiyle birlikte savaşa yollanan Cumabay, ölüm korkusuna yenik düşerek cepheden kaçar. Geceleri evinde, gündüzleri ise mağarada yorucu bir kaçak hayatı yaşarken zor koşullar günden güne onu daha derinden etkilemeye ve değiştirmeye başlar.
Aytmatov’un kötülüğün doğasına ilişkin cesur sorular sorduğu Yüz Yüze; iyilik, kötülük ve değişim üzerine çarpıcı bir hikâye.
Deve Gözü – Ketebe Yayınları
Cengiz Aytmatov’dan insanın yeryüzü mücadelesi, kendisi ve dünya ile yüzleşmesi üzerine çarpıcı iki öykü.
Anarhay bozkırının çorak topraklarında doğaya ve insan ruhunun kötücül yanına karşı verilen çetin bir mücadeleyi konu edinen Deve Gözü, sabır ve dirayetin “zor” olanı “kolay” kılışını anlatır. Hep daha ötesini hayal edenlerin, kolayca pes etmeyenlerin kazanacağı zaferler vardır elbet.
Baydamtal Irmağında ise hırs ve tamahkârlığın yıkıcı yapısına eğilir. İşini hakkıyla yapmak isterken hırsına karşı verdiği mücadelede yenik düşen bir adamın içsel çatışmaları ve kendi karanlığı ile yüzleşmesini konu edinir.
İlk Öğretmenim
Asırlarca basit tarım ve hayvancılıkla hayatını sürdüren göçebe Kırgız halkı, Çarlık Rusyası’nın yıkılmasının ardından yepyeni bir dünyanın hayaline ortak olur. Önceleri yalnızca birkaç kişinin hatta kimi zaman sadece tek bir bireyin peşine düştüğü bu hayaller, statükonun direnciyle yüzleşecektir elbette. Ancak adanmış bir ruhun önünde ne durabilir? Bu ilk kıvılcımlar zamanla desteklenip paylaşıldıkça koca bir toplumu değiştirir ve dönüştürür kuşkusuz. Tıpkı İlk Öğretmenim’de olduğu gibi…
Savaş sırasında aldığı sınırlı eğitim, idealist bir Kırgız genci olan Düyşen’de köklü değişimlere neden olmuştur. İdeallerine olan inancı onu köyünün yüzlerce yıllık ataerkil geleneklerine başkaldırmaya iterken köyün çocukları için bir okul inşa etmeye koyulur. Şüphesiz bu derme çatma okulun ilk öğretmeni de kendisi olacaktır. Düyşen’in mücadelesi hem kendisinin, hem köyünün hem de gelecek kuşakların kaderini değiştirecek acı ve hüzün dolu bir hikâyenin başlangıcı olduğu kadar, büyük bir destanın da müjdecisidir!
Kuşların Dili
Kuşlar derler ki:
“Bir padişahımız yok. Hiç, bir topluluk olur da padişahsız olur mu? Hiç, bir ülke olur da padişahı olmaz olur mu? O halde biz de kendimize bir padişah seçelim.”
Kuşlar toplanıp padişahları Simurg’u görmek için yola koyulmuşlar. Fakat onları bekleyen türlü sıkıntılar varmış. Her bir vadide bir kısmı takılmış kalmış. Açlık, susuzluk, karlar, fırtınalar, çöller yırtıcı hayvanlar... Sonunda yüz binlerce kuştan sadece otuz tanesi yedi vadiyi de aşıp padişahı görmüşler. Cahit Zarifoğlu, Kuşların Dili’nde bu zorlu yolculuğu anlatıyor.
Küçük Şehzade – Ketebe Yayınları
Koca kâğıdın üzerinde ilkin kocaman bir “Süleyman”, onun altında ise küçük bir “Süleyman”. Biri şehzade Süleyman’ın hat eseri, öteki ise imzası. İmzasını da atınca kâğıdı bir kere daha iki eliyle tutup gözlerinin hizasına kaldırdı. “Ben de büyük bir hattat oldum,” dedi. “Şimdi ünüm yayılmalı yeryüzüne.”
Cahit Zarifoğlu, küçük bir şehzadenin gözünden yaşama bakarken onun duygularıyla dü-şüncelerine şefkat ve dikkatle ortak oluyor. Küçük Şehzade ile tam da çocuklara yakışan büyük sorular fısıldıyor bize.
Fuji Yama
Cengiz Aytmatov, Kaltay Muhammedcanov ile birlikte kaleme aldığı tiyatro oyunu Fuji-Yama’da “insan olma meselesi”ne dair güçlü ve sarsıcı sorular üzerine düşünmeye davet ediyor bizi.
Adalet, hak, güven, sevgi ve dostluk gibi kavramların sorgulandığı Fuji-Yama ile hem kendileri hem de birbirleriyle yüzleşen bir arkadaş grubunun “insan” olmaya dair içsel arayışına ortak olurken Sabur’un vaktiyle dile getirdiği soruyu bir kez de biz soruyoruz kendimize:
İnsan, nasıl bir insan olmalıdır?
Serçekuş – Ketebe Yayınları
Güzelliği iyice kavramak ve başını kaçırmamak için erkenden uyan. Dünyayla çok işlerin olabilir. Ama onlara başlamadan önce bir an pencereye yaklaş. Tepelere doğru bak. Yanağını cama dayayarak biraz daha bu tarafa doğru. İşte bak gelincik tarlası orada.
Koruların
Bağların
Tarlaların
Ve diğer gelincik tarlalarının arasında.
Ve işte Serçekuş.
Cahit Zarifoğlu Serçekuş ve avcının hikâyesi ile okurlarını sürükleyici bir düşünce yolculuğuna davet ediyor.
İnsan Nasıl İnsan Oldu?
İnsan, insan olduğundan beri, en temel meselesini oluşturan o soruyu sorar: “Ben kimim ve nasıl bu hâli aldım?” Yeryüzünde hiç kimse söz konusu soruya geride başka bir soru(n) kalmayacak şekilde net cevap vermez, veremez… Böylelikle insanın, bu esrarlı evrende bir sır olarak kalması, varoluşunun en temel dinamiğini oluşturur. Hayatın imtihan olması biraz da bu sırrın sır olarak kalmasına bağlı değil midir?
el-Fusûl fi’l-Es’ile ve’l-Ecvibe’de Gazzâli, insan ruhu ve onun bedenle ilişkisi çerçevesinde kendisine yöneltilen yedi soruyu cevaplıyor. Soruların temelinde Kur’ân’da insanın yaratılış sürecine temas eden, “ruh” ve onun bedene yansıtılma şekli olan “nefh” ile ilgili âyetler bulunuyor. Gazzâli’nin Kelâm-ı Kadim’den hareketle getirdiği cevaplar, onun felsefî-kelâmî ve tasavvufî düşüncesini deklare etmesi açısından da ayrıca dikkat çekici.
İnsanlığın en kadim ve değişmez sorularına cevab-ı sevaplar sunan bu küçük risale, insan ve kozmosun manevi özüne ışık tutuyor.
Katıraslan – Ketebe Yayınları
İz kaynıyor buralar. Katıraslan’ın izlerini bulduk. Katır ve aslan izler, ama en çok katır izler. Arada bir de aslan ayaklarını basmış yere. Belki de hızlı gitmesi gerektiği zaman aslan ayaklarını kullanıyor.
Cahit Zarifoğlu Katıraslan ile hayvanların ve insanların doğasına dair fark edeceğimiz pek çok şey olduğunu gösteriyor bize. Tilki ve aslanın ormanda başlayıp çöllere uzanan esrarengiz yolculuğuna siz de davetlisiniz.
Motorlukuş
Bu kitapta, Zarioğlu’nun kendine has dilinden insan ve hayvanın birbirlerinin doğalarına hem çok uzak hem de çok yakın olduğunu şaşkınlıkla okuyoruz. Kötülük ve iyiliklerin öykülerin kalbinde yer aldığı yılanların; kanatlarını kullanmak yerine motorla uçan kırlangıçların; kendilik yolculuğuna çıkan tiki ve aslanların birbirlerinden ilginç hikayeleri…
Kendini Aldatan İnsan
Aldanışı, insanlığın trajik bir hakikati olarak sunan el-Keşf ve’t-Tebyîn fî Ğurûri’l-Halki Ecmaîn, gururun/aldanışın arkasındaki aldanma hikâyelerini çeşitli tasvirlerle ortaya koyuyor. Bu anlamda “Tüm İnsanların Aldanışının Keşif ve Beyanı” olan bu kitapta Gazzâlî; insanların, arzularını tatmin yönündeki tabii temayüllerine uymalarından çok, bunların üzerini örten bazı erdemler vasıtasıyla kendilerini kandırmalarıyla ilgileniyor. Bu yüzden de kitapta, aldanışın elinden neredeyse kimsenin kurtulamadığını görmek hiç şaşırtıcı değildir.
Gazzâlî’nin asıl gündemi ise aldanmamış gibi görünen, toplumda itibar gören ve rol model kabul edilen sınıfların gizli aldanışıyla ilgilidir ki kitabın muhtevasının büyük kısmı buna ayrılmıştır. Gazzâlî’nin aldandıklarını iddia ettiği ve aldanış hikâyelerini geniş biçimde resmettiği, çeşitli gerekçelerle temellendirdiği gruplar, kitapta dört sınıfta toplanıyor: âlimler, âbidler, zenginler ve sûfîler.
Günümüzde dinî yönelişlerin özellikle sosyal organizasyonlar ölçeğindeki büyük tecrübesini göz önünde bulundurduğumuzda, kitabın hâlâ güncelliğini koruduğunu görmemek mümkün değildir.
Gülücük
Yürekdede İle Padişah
Cemile – Ketebe Yayınları
“Dünyanın en güzel aşk hikâyesi.” Louis Aragon
Cemile neşesi, şakaları, özgüveni ve söylediği türkülerle etrafına ışık saçan güzel, genç bir kadındır. Cephedeki kocasının küçük kardeşi, kendi deyimiyle “kiçine bala”sıyla aralarından su sızmaz. Ve birgün köyde bir başına yaşayıp giden savaş gazisi Danyar ile değirmene buğday taşıma işine girişmeleriyle birlikte onlar için her şey değişmeye başlar. Köyün tüm genç erkekleri savaşa gönderildiğinden kadın erkek, yaşlı genç fark etmeksizin geride kalan herkes her işi yapmaktadır. Zorlu geçen bir iş gününün ardından dönüş yoluna düştükleri bir akşam Danyar’ın bir türkü söylemesiyle bu kimsesiz, sessiz ve tuhaf adamın ruhunun derinliklerine gizlediği yaşam sevinci duyurur sesini.
Kuşkusuz bu türkü, bir güz akşamı filizlenen aşkın da habercisidir.
Yapıtları 100’den fazla dile çevrilen Cengiz Aytmatov’un adını tüm dünyaya duyuran en ünlü eseridir Cemile. Hikâyeden çok etkilenen Fransız şair Louis Aragon onu Fransızcaya çevirmiş ve kitap böylece önce Avrupa’da daha sonra da tüm dünyada yayımlanarak büyük bir ilgi görmüştür.
Dedemin Sırlarla Dolu Şapkası
Emir’in bir sırrı var... Oldukça büyük bir sır! Dedesi ona sırrını bir şapkanın içine saklamasını öneriyor. Ancak Emir’in bu sırrı saklayacak bir şapkası yok. Neyse ki dedesinin ona verebileceği bir şapkası var. Fakat Emir şapkayı takar takmaz şapkanın dedesinin sırlarıyla dolu olduğunu fark ediyor! Hatıraların ve hayal gücünün büyüsünü taşıyan bir hikâye.
Ağaçkakanlar
“Fakat düşün bir kere, dünya o kadar, o kadar, o ka-dar geniş ki burada minnacık bir arazi parçasına sıkışıp kalmak aptallık olur. Deden anlatmıştı, taaa uzaklardan gelmişler. Bil bakalım ne kadar uzaklardan?” Fakat Upuy cevap vermedi. Rengi solmuş gibi, isteksiz bir şekilde babasına baktı. Ve dalgın dalgın, “Ne kadar uzaklardan?” diye sordu. “Tam bir milyon kanat vuruşu uzaktan.”
Cahit Zarifoğlu, hayal ve gerçeğin içinden filizlenen bir hikâye ile selamlıyor bizi. Anne ve baba ağaçkakanların korkuları yaşamlarına yön verirken ceviz ağaçlarının üzerinden hızla geçen yavru kuş, rüya içinde rüyaya, gerçek içinde gerçeğe dikkatle bakmamız için kanat çırpıyor.
Sermayem Yok Derdimden Başka
Olmanın bilgisi kitaplarda vardır ama kendisi olanla hemhal olmadan ele geçmez. Hal sirayet eder demişler. Derdin ne ise,ona sahip olanlarla beraber ol ki derman bulasın. Eşkıya olmak istiyorsan evliya eşiğinde tüketme ömrünü, velayet derdine düşmüşsen kendi kalbine eşkıyalık eyleme ! Kişi sevdiğinin kederinden pay alırmış, hemderdini öyle bir sev ki derman senin olmamaya utansın!
İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri
Bir halkın yükseliş ve düşüşünün sebepleri her zaman karmaşık ve çok yönlüdür. Bu sebeplerden sadece bir kısmı ölçülebilir niteliktedir ve bu şekilde analiz ve keşfe açıktır. Diğer nedenlerse insanların kalplerinde ve iradelerinde gizli olduğu için erişilemez ve izah edilemezler. Hayatını, İslamiyet’i bir hayat nizamı olarak kalplere nakşetmeye adamış büyük devlet adamı Aliya İzetbegoviç, İslami Yeniden Doğuşun Meseleleri’nde İslami uyanışımızdaki yanlışlara dikkat çekiyor. İslamiyet’in salt teolojik bir yaklaşımdan ibaret olmadığını, dini mesajlar vererek kutsallaştırıp sonrasında da putlaştırılamayacağını tarihi gerçeklerle ortaya koyuyor. İslam’ın dış dünyayı düzenleme ve değiştirme rolünün unutulup, geleneksel ve folklorik bir zaviyeden ele alınışıyla Müslüman toplumların barbarlarca nasıl kolay bir av haline geldiğini gösteriyor.
Beyaz Gemi – Ketebe Yayınları
Cengiz Aytmatov’dan geçmişle geleceğin, hafızayla hayal gücünün, ayrılık ve kavuşmanın ustaca bir araya getirildiği, beyaz perdeye de uyarlanmış unutulmaz bir eser!
Engin ve korkutucu bir ormanın kıyısında, iyi yürekli dedesinin himayesine terk edilmiş küçük bir çocuk; balık olmayı, Isık-Göl’ün sularında ağır ağır yüzen beyaz gemiye ulaşmayı düşler. Gemide babası ve tamamlanmış bir hayat onu bekliyordur. Dedesi Hamarat Momun ise yalnız torununa ormanın ve kimsesiz çocukların koruyucusu Boynuzlu Geyik Ana’nın masalını anlatır sabırla. Elbet ormanın kalbinden çıkıp gelecektir Boynuzlu Geyik Ana. İnsanın acımasız tabiatını tüm gerçekliği ile gözler önüne sererek.
Beyaz Gemi; yalnızlık, kökler, düşler, dünler ve yarınlar üzerine çarpıcı bir hikâye…
Yedi Güzel Adam
Cengiz Hana Küsen Bulut
“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak yozlaştırır!”
Cengiz Han’a Küsen Bulut, büyük usta Cengiz Aytmatov’un olgunluk döneminin en güzel yapıtlarından biri, belki de en güzelidir. Bir yandan adaletsizliğin, totalitarizmin ve mutlak güç talebinin nihai sonuçlarını ve yarattığı emsalsiz tahribatı, bir yandan da her sonun bir başlangıç olduğunu, umudun direnmek demek olduğunu son derece edebi ve estetik bir biçimde anlatır.
Selvi Boylum Al Yazmalım
Sevgi neydi?
Sevgi emekti,
Uçuşan yaprak,
Boş bir salıncak.
Emek mi, aşk mı? Süreklilik mi, değişim mi? İkisini de arzulayan, isteyen insanın kaderi ne olabilir?
Kırgız halkının toplumsal ve siyasal geçiş süreçlerinde, kriz anlarında yaşadığı büyük acıları eserlerinde çoktan klasikleşmiş hikâyelerle anlatan Cengiz Aytmatov, Selvi Boylum Al Yazmalım’da da aynı yolu izliyor. Bir yandan birbirini seven ve talihsiz bir olay sonucu yolları ayrılan ve nihayetinde garip bir tesadüfle tekrar karşılaşan iki insanın parçalanmış hayatlarını, aşklarını resmediyor; bir yandan da hızla gelişen teknolojinin ve sanayileşmenin Kırgız toplumu üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi ustalıkla gözler önüne seriyor.
Yaşamak
Bir kelime şiire girdiyse değişir çünkü yeniden inşa edilir. Yaşamak da Cahit Zarifoğlu’nun yeniden tanımladığı bir kelime. Zira o, tüm bilinmezliği ve sıradanlığı, huzuru ve kaygısı, aydınlığı ve esrarı, korkusu ve yakarışı ile yeryüzündeki yolculuğunu sürdürmüş; her adımında kendisi olarak ve ânı kendisinin kılarak apayrı bir yaşamak inşa etmiştir.
Sisin örttüğü demiryolunda ağır aksak yola çıkan tren, şairin çocukluk hatıralarının başkenti Silvan’a doğru ilerlerken Yeni Camii’nin avlusu, sessizliği kolundan tutup çeker yeryüzüne. Koca medeniyetin içinde kendine yurt arayan ruhlar, yalnızlıktan yontulan büyük anlara acziyetle bir kez daha eğilir.
Yaşamak’ta günlerin kendisinden ziyade ne barındırdığı; beyaz sayfalardaki bir avuç harfin, ölümü bilen dağlar gibi gülümsediği, ışığın parçaladığı karanlığı geri verdiği apaçık görülür.
Farkına varmadan “Bütün bunların, hatırasız haftaların, kalbimi fark etmelerinden korkmamın sebebi var.” diyordum. Şimdi bir şeysin benim için... Varsın. Fakat bocalıyordum. Gizlice düşündüğüm, fark edilmesinden korktuğum hakikat sen miydin, yoksa ben, hatırasızlığı, boşluğu, en ucuz şekilde, sırtımdan korkakça, hiçbir teşebbüste bulunmadan birdenbire atmak için yine hayal mi kuruyordum. Dedim ya işte, bocalıyorum. Yeniden yaşamaya başlamak kolay mı?
Anlatının Krizi
“Bugün herkesin ağzında bir ‘anlatı’ lafıdır gidiyor. Oysa anlatı enflasyonu paradoksal olarak bir anlatı krizine işaret ediyor. Tüm bu storytelling yaygarasının ortasında, kendini anlam ve istikamet eksikliğiyle açığa vuran bir anlatı boşluğu hüküm sürüyor.”
Anlatılar bizi birbirimize kenetleyen bağları üretir; topluluk oluşturur, olumsallığı ortadan kaldırır ve bizi varlığa demirler. Ancak her şeyin keyfi ve gelişigüzel hale geldiği çağdaş enformasyon toplumunda, hikâye anlatıcılığı hikâye satıcılığına dönüşmekte ve anlatılar bağlayıcı güçlerini yitirmektedir.
Hikâye anlatıcılığı, anlatı ortaklıklarının aksine, sadece geçici bir topluluk ortaya çıkarır, bu da olsa olsa tüketiciler topluluğudur. Hiçbir storytelling, birbirimize hikâyeler anlatmak için etrafında toplandığımız ateşi yeniden alevlendiremez. O ateş çoktan söndü. Onun yerine artık dijital ekranlar var ama o da insanları birleştirmekten ziyade ayırıyor.
Hikâye anlatıcılığı yoluyla kapitalizm anlatıya el koyar: Hikâyeleri satar. Böylece anlatılar paylaşılan bir deneyim olmaktan çıkıp çağımızın patolojik bir fenomenine dönüşürler.
Çağdaş toplumun en tanınmış kültür kuramcılarından biri olan Byung-Chul Han, bu dönüşümü keskin bir kavrayış ve ustalıkla inceliyor.
Erken Gelen Turnalar
Büyümek, olgunlaşmak, yetişkin olmak ne demektir? Kişi, ne zaman bir çocuk olmaktan çıkar ya da nasıl sorumluluk sahibi bir birey olur? Hayatın kendisine yüklediği görev ve ödevleri yerine getirdiğinde mi, yoksa çevresindeki dünyaya, ona dayatılan koşullara başkaldırıp hesaplaştığında mı?
Cengiz Aytmatov, Erken Gelen Turnalar’da erginleşmeye dair bu evrensel sorulara cevap arıyor. Okul sıralarından kalkıp doğa ve insanlarla amansız bir mücadeleye girmeye mecbur edilen Sultanmurat ve dört arkadaşının hikâyesi Erken Gelen Turnalar. Beraberinde getirdiği tüm o yıkımla savaşın, doğanın ve -kuşkusuz- toplumsal hayatın sert ve acımasız koşullarının orta yerinde kıyasıya bir mücadelenin, olgunlaşmanın, büyümenin ve yetişkin olmanın hikâyesi.
Kayıp Kitapçı
Melda her zaman gittiği kitapçıyı çok seviyor. Çünkü Mine Hanım her zaman mükemmel hikâyeler anlatıyor... Yaramaz çocuklar, uzak diyarlar, canavarlar ve birçok cesur macera... Ama bir gün Melda, kitapçının kapalı olduğunu fark etti. Mine Hanım nerede? Peki ya kitapçı artık açılmayacak mı? Kitaplar ve kitapçılar hakkında sımsıcak bir hikâye..
Dağlar Yıkıldığında
Kadim Kırgız efsanesine göre Ebedi Gelin, yüzyıllardır sarp dağların ondan aldığı eşine seslenir. Belki de sevdiğini elinden alan dağlar değil, kalpleri saf kötülükle mühürlenmiş insanlardır. Ebedi Gelin’in arayışı, adanmışlığı ve kaybettiklerinin ardından yaktığı ağıtlar; bugünün masumlarının yazgılarını da anlatır.
Hayalleri ve vahşi kapitalizm arasında bir kıskaçta çırpınan Arsen Samançin, avını yakalarken yarınını kaybeden Jaabars, gösteri dünyasının ışıltıları arasında yitip giden Aydana, şefkatiyle sağaltan Eles ve kuşkusuz para hırsıyla ihtiraslarının karanlığına esir düşmüş insanlar... Hepsinin yolu bir mağarada kesişir.
Kırgız ve Dünya edebiyatının büyük ismi Cengiz Aytmatov, son romanı Dağlar Yıkıldığında’da insanı içten içe tüketen popüler kültür ve piyasa ekonomisinin toplumda açtığı derin yaraları, evrensel bir dille gözler önüne seriyor.
Panenka
Aslında ismi Joseph’ti ama yıllar boyunca onu Panenka diye çağırdılar, bu isim onun hem hayat hikâyesi hem de hüznüydü.
Bilirsiniz ki, futbol fena hâlde hayata benzer. Panenka’ya teknik direktörü, “Bu oyunun kilidini açacak olan,” demişti, “korkusunun ve kendisinin ötesine geçen oyuncudur.” Panenka kendisinin ötesine geçmeye çalıştığı ilk anda büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Belki de bu yüzden yıllarca bu sözle sınandı. O büyük yükü omzunda taşırken, hayatına devam etmezken, ailesini ve bütün geleceğini o bir tek ânın gölgesine esir etmişken hep kendinin ötesiyle ve ötekiyle savaşıyordu. Pişmanlıklar, parçalanmışlıklar ve başarısızlıklar arasında yürüyen Panenka, acaba geçmişini temize çekebilecek mi? Yoksa, yaşlandıkça geriye sadece tamir edilemeyen şeyler mi kalır?
Kendini Bulmak
İnsan bir kendilik arayışıdır. Kendilik-bilincine ermiş insan, çağdaş dünyada anlamın yitimini (dis-enchanment) en derinden yaşamış birey ve tür olarak varlığını korumak için var oluşunu, var olmayı ve hayatı yeniden anlamlı kılmalıdır. (re-enchantment) Nasıl? Kendi olmuş, kendilik bilincine ermiş, ferdiyetini kazanmış kişioğlunun alâmet-i fârikası “âmentu bi...” diyerek iyi, doğru ve güzel/yüce ile bağını en sahih biçimde kurmak; bir meta-fizik var olan olarak kendini yani emâneti yani akletmeyi yüklenmek; hesabı verilmiş bir hayat görüşü içinde yaşam ile ölümü bir süreklilik içinde idrâk etmek; madde ile manâyı birbirinin yerine ikame etmeksizin sahiplenmek...
Ve dahi geçmişiyle geleceğinde buluşmak için teklif sahibi olmak; verili, hazır reçetelerden medet ummadan halis niyetle yola çıkmak ve yolda hatalarını doğrularına azık kılmak...
İşte bu deneme, böyle bir yola çıkışın azığı olmayı mütevazı bir biçimde teklif ediyor...
Elveda Gülsarı – Ketebe Yayınları
Büyük anlatıcı Cengiz Aytmatov, opus magnum’larından biri olan Elveda Gülsarı’da, Gülsarı nam ünlü bir cins atın ve sahibi Tanabay’ın çalkantılarla dolu hayat hikâyelerini okura sunar. Çarlık Rusyası’nın yıkılmasıyla özgürlüklerine kavuşan Kırgızların yaşadığı büyük coşku; değişim fikrinin büyüsü, toplum-birey ve insan-doğa arasındaki ilişki ustalıkla ve realist bir biçimde dile gelir romanda. Özgürlüğün hemen ardından sökün eden yozlaşma, bürokratikleşme ve çöküş ise tek kelimeyle hüzünlüdür. Pratiğin teoriyle örtüşmediği o çelişki dolu noktada ise bir öz eleştiri başlar.
Elveda Gülsarı yaşamla ölümün sınırında bir muhasebedir!
Bir atın yaşam döngüsüyle insanın ve toplumun yaşam döngüsünü, “evcilleşme”yle “modernleşme”nin trajik sonuçlarını mükemmel bir biçimde anlatan görkemli bir ağıttır Elveda Gülsarı. Yitirilen özgürlüğe, eşitliğe ve kardeşliğe yakılan bir ağıt…
Olağanüstü Matematik
Antik metinleri çözmeye çalışan arkeologlar. Bir salgın hastalığın tüm dünyaya yayılıp pandemiye dönüşmesini engellemeye çalışan uzmanlar. Kendilerini dışlamaya çalışan bir toplumda oy hakkı mücadelesi veren Afro-Amerikanlar. Ve mutfak masasında bulmaca çözen bir aile.
Bu sayılanların pek ortak noktası varmış gibi durmasa da, hakikat öyle değil. Hepsi, çok yönlü zorluklarla karşı karşıya ve sorunlarını çözmek için de matematiğe ihtiyaç duyuyorlar. Yazar ve eğitimci olan Anna Weltman, bu kitapta matematiğin gücünün sınırlarının nerelere ulaşabileceğini gösteriyor ve bizlere matematiğin bilimden politikaya, tarihten eğitime, sanattan sağlığa pek çok alanda nasıl uygulanabileceğini açıklıyor. Weltman sayesinde matematiğin bizi savaştan ve salgın hastalıklardan nasıl koruduğunu, dünyayı daha adil bir yer haline getirmek için nasıl da işe yaradığını öğreniyoruz.
Hem tarihi olaylardan hem de güncel örneklerden yararlanan yazar, matematiksel düşüncenin karmaşık izlerini takip ederken, küresel problemlere ve bir bütün olarak insanlığın ortak mirasına büyüleyici bir bakış açısıyla bakmamızı sağlıyor. Bu kitap, olağanüstü bir kitap!
Sular Üstünde Gökler Altında
Amerika, aşk ve saflık yeniden keşfedilebilir mi?
Sular Üstünde Gökler Altında, okurunu bir zaman makinesi gibi alıp 15. yüzyılın son demlerine götürüyor. Bu sürükleyici macerada rengârenk kahramanlarla birlikte İstanbul’dan Kırım’a, İspanya’ya, oradan Güney Amerika’ya ve Kazablanka’ya doğru nefes kesen bir yolculuğa çıkarken kendinizi birbirinden esrarlı olayların içinde bulacaksınız.
Hem aşk derdinden kaçmak hem de babasının hayallerini gerçekleştirerek esaslı bir kâşif olmak için yola çıkan Kalender, âlemden âleme, zamandan zamana, halden hale savrulurken kendini derin çatışmaların ortasında bulacaktır. Kader rüzgârı onu Kristof Kolomb ile buluşturacak ve bu ikili o güne kadar hiçbir denizcinin açılmaya cesaret edemediği karanlık okyanuslara yelken açacaktır. Bakir topraklar üzerinde yol alırken öte yandan da birbirlerinin karanlıklarını ve kuyularını göreceklerdir. Tam dünyayı avuçlarında tuttuklarını sanırlarken işler bambaşka bir hale evrilecek ve tabiri caizse kızılca kıyamet kopacaktır.
Kaptanlar, korsanlar, papazlar, şövalyeler, haydutlar, ressamlar, deniz kızları, kurbanlar, gizemli yerliler ve daha nicesiyle dolu bu görkemli atmosfer, aynı zamanda dönemin ruhunu tüm çıplaklığıyla yansıtan şehirler, yapılar, şarkılar, kitaplar, haritalar, diller ve katmanlı psikoportrelerle baş döndürüyor.
Son dönem Türk romanının dikkat çeken isimlerinden Kaan Murat Yanık, mitlerle bezediği büyülü gerçekçi olayların bir karnaval havası yarattığı romanında, okurunu masmavi okyanuslarda, kakao ve vanilya kokularının yükseldiği yemyeşil ormanlarda, ışıltılı kurbağaların zıpladığı düşlerde ve Doğu ile Batı'nın dikenli sınırlarında dolaşmaya, bu efsunlu serüvene katılmaya davet ediyor.
“Umut etmeye ve masalların içinde kaybolmaya ihtiyacımız var. Hayat karşısında başka türlü direnemeyiz.”