Yüzler ve Sözler
₺280,00 Orijinal fiyat: ₺280,00.₺231,00Şu andaki fiyat: ₺231,00.
18 adet stokta
Yüzler ve Sözler
Yazmaya başladığım bu yaşam maratonu paylaşımları, bilindik nitelikte bir anı kitabı olmayacak. Anlatıların baş kahramanları, yaşam maratonunda karşılaştığım, cumhurbaşkanından, hapisanedeki tutukluya, en varlıklıdan, pek yoksula, aydından,
kara cahile, en ünlüden, en sıradana, canını sevdiğim insanlar olacak… Bu paylaşımlarda tanıdıklarınıza, hatta kendinize bile rastlayabilirsiniz. Açıkçası, epey
kalabalık olacağız. Kahramanlarımız, en belirgin özellikleriyle, olabildiğince kısa kısa, bu paylaşımlarda yer alacak.
Üç kuşak boyunca çocukların okuyup sevdiği Gülten Dayıoğlu bu kez eski bir telefon defterinin kılavuzluğunda “büyükler” için yazıyor. Tanıştığı, yollarının kesiştiği kişilerin portreleri, tanık olduğu, kimi zaman beslendiği olaylara ilişkin izlenimleri ve anıları yazarın iç dünyasına da benzersiz bir kapı aralıyor.
İlgili ürünler
Bir Yazarın Günlüğü
Hayat arkadaşı Leonard Woolf’un derlediği Bir Yazarın Günlüğü, dünya edebiyatının akışına yön veren bir dehanın zihnine yolculuk yapma ve mahrem düşünceleri arasında gizlice dolaşma olanağı sunuyor. Eşsiz bir titizlikle derlenen günlük Woolf ile yeni tanışacak okurlara yol arkadaşı olacak, çünkü her bir eserin tohumlarının nasıl ekildiğine, yazmanın ne denli yoğun, acı verici fakat bir o kadar da keyifli bir süreç olduğuna ışık tutuyor. Kitap, bilinç akışı yönteminin öncüsünün hayranları için ise sayısız sürprizle birlikte yeni katmanlar sunuyor: Nihai halini alan kitapların alternatif akışları hatta isimleri, Woolf’un Dostoyevski ile kavgası, Shakespeare hayranlığı, iktisatçı Keynes ile sırdaşlığı, gerçek dostları, öfkeleri, kaygıları, sıradan olan her şeye duyduğu tiksinme hissi... Ve tüm karanlığıyla savaş. Edebiyat ve eleştiri yazmak arasında sıklıkla tercih yapmak zorunda kalan Woolf’un ne denli sıkı bir okur olduğunu da günlük sayesinde öğreniyoruz.
Bir Yazarın Günlüğü ile Woolf’u yakından tanıyacak, satır aralarında ömürlük bir dost bulacaksınız.
“Dün, yani ayın 18’i, pazar günü, bir kükreme duyduk. Tam üstümüze geldiler. Uçağa baktım, kükreyen bir köpekbalığına bakan ufak bir balık gibi. Işıkları yansıyordu, üç tanelerdi sanırım. Zeytin yeşili. Sonra pat pat pat pat! Almanlar mıydı? Tekrardan pat pat pat, Kingston’ın üzerine doğru.”
Büyüyemeyenler
Bu bir “kişisel gelişememe” kitabı.
Melis Danişmend, bizi tanıdık bir hikâyeye kaçırıyor Büyüyemeyenler’de. Aşkta şansının baş aşağı gittiğini görenler, ailesiyle çatışırken artık barışma vaktinin geldiğini fark edenler, “kariyer seçimi”ni gözden geçirenler, yani kendi iç dünyasına dönerek hesaplaşmaya cesaret eden, ama bunu gülerek, kendiyle dalga geçerek, etrafını da zekice iğneleyerek yapabilenlerin kitabı bu.
Boşandıktan sonra evini kapatıp bu kez bir yetişkin olarak ailesinin yanına dönmek zorunda kalan, plazalar dünyası yerine müzik ve basın sektöründe inişli çıkışlı bir mücadele veren Melis Danişmend’in hikâyesi, pandemi sonrasında belki de birçoğumuza her zamankinden daha yakın gelecek. Ama Büyüyemeyenler bundan da fazlası...
“Kaybedenlerin, tekrar tekrar kaybetme seçimine/kaderine tutulanların, şanssız hissedenlerin, kafası hep doluların, her zaman soru soranların, bir sesin peşinden giden ama onun hangi yönden geldiğini ve ne söylendiğini tam olarak bilmediği halde yürümeye devam edenlerin... Ama en çok da, asla hiçbir şekilde büyüyemeyenlerin, bunu istemeyenlerin öyküsü.
Çünkü bazen kaybetmek de normal. Kaybetmek de çok sıradan. Hatta kaybetmek güzel.
Eğer öyleyse, merhaba.
Sen de bir ‘büyüyemeyen’sin...”
Çanakkale’de Üç Muhammed
Amaçsız, başıboş ve asi ruhumla beyhude bir ömür tüketirken, bir grup kafadarla Çanakkale gezisine gitmiştik.
Savaşların geçtiği yerlerde dinlediğim, dedelerimin kahramanlık dolu sarsıcı hikâyeleri ve kardeşlik bağı hayatıma anlamlı sayfalar açmıştı. Bütün dünyamı kuşatan bu esrarlı duygu, varoluş nedenimi yeni baştan sorgulamama da sebep olmuştu.
Dizginlerini kırmış bir küheylan gibi şahlanan gözü pek Osmanlı torunları; aşklarını, hayallerini ve memleket hasretlerini bir tarafa koyarak yollara düşmüştü. Bu cesur yiğitlerin bizleri yaşatmak için ölümü tercih etmeleri beynimde fırtınalar koparmıştı. Özellikle de yedi düvele meydan okuyan ölümsüz destanları iksirli bir ilaç gibi damarlarıma yayılarak bütün duygularımı yaratılış ayarlarına geri çevirmişti.
Allah ve Peygamber aşkının yürükleri ateşleyerek, vatan derdine düşen iki yüz elli bin şehidin içinde; bilhassa da ‘Üç Muhammed’in yürek paralayan hikâyesi beni derin bir uykudan uyandırmıştı.
Eminim ki bu kitapta sizin de içinizde yeni “ben”ler doğacak, hayatın anlamı belki de ilk kez yürek kıvrımlarınızda bitmeyen bir heyecana dönüşecektir.
Sol Ayağım-2 Her Gün Hüzün
"Tüm bu gürültü patırtının ne olduğunu merak eden bir grup heyecanlı çocuğun yanında, tekerlekli sandalyesinin kenarında oturuyordu." Romanın ilk bölümü, işte böyle başlar. Öylece oturuyordur; çünkü etrafındaki faaliyetlere güçlükle katılabilen, neredeyse çaresiz bir kötürümdür. Buna rağmen, roman başladığında bir çocuk, bittiğinde ise erkekliğin eşiğinde, "Her Gün Hüzün"ün ana karakteridir. Katılmaktan aciz, acılı ve dingin yüreğiyle tekerlekli sandalyesinde etrafı gözler; Dublin’in, oturdukları kenar mahallesine dağılmış, parçası olduğu ailesinin davranışlarını ve duygularını belleğine kaydeder. Burası aslında, 40’lı ve 50’li yıllarda, acılı ve sevinçli günler geçiren Dublin’dir. İhtişamı ve sefaletiyle, arka sokakların ve köhne meyhanelerin hoyrat, acımasız, alemci ve zinacı Katolik Dublin; yaşam adına muazzam bir farklılık. Chiristy Brown, tamamen duygusallıktan uzak yazar. Sözünü sakınmaz, keskin görüşlüdür. Onun, Dublin görüntüleri, sesleri, kokuları ve doğal manzaralarıyla ilgili tasvirleri, şimdiye kadar nadiren yapılmıştır. Onun karakterleri, yaşam ateşi ile yanar. Chiristy Brown, Sadece on üçü hayatta kalabilen yirmi iki çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Doğuştan zihinsel bir felçle dünya’ya geldi. Kullanabildiği tek uzvu Sol Ayağı oldu. Londra’ya yaptığı yaptığı birkaç ziyaret ve bir kez yaptığı Amerika seyehati dışında, tüm yaşamını Dublin’de geçirdi.
Yol Hali
“İncire, zeytine, Sina Dağı’na ve o emin beldeye and olsun ki” acısı uyurken yüzünden okunanlarla birlikte çıktım bu yolculuğa. Evimin bacasının alev aldığı, çeşmelerininse Kerbela kestiği bir düşten sonra düştüm bu yola.
Pasaportumda boş yer kalmadı ey şehir. Mevlana’nın bir Şems kaybettiği Şam sokaklarından geçtim. Ölümünde bile mağrur Selahaddin’in, kılıcının gölgesinde uyuyan Halid Bin Velid’in, Muhyiddin İbn Arabi’nin, sırrını tutamayan sır katibinin ihanetine uğramış Son Padişah’ın türbelerinden geçerek çıktığım yolculuğun sonunda sana geldim.
Cehennemle cennet burada yer değiştirirken. Elini sok koynuna, ihtimal beyaz çıkar. Burası Lüt Gölü karşısı Mesra. İkisi. Nasıl da kıyı kıyıya.
Bu kitap bir yolculuk öyküsü... Bekiroğlu, İran, Suriye, Mısır güzergahı üzerinde okuyucusuyla birlikte seyahat ediyor, anlatıyor, hissettiriyor.

Değerlendirmeler
Henüz değerlendirme yapılmadı.