Türk Edebiyatı Tarihi
"Tanrının devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verip yeryüzüne hâkim kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin idare yularını onların eline verdi. Onları herkese üstün eyledi. Kendilerini hak üzre kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanları aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi.
Bu kimseleri kötülerin şerrinden korudu. Okları dokunmasından korunabilmek için aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek, Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa o takımın korkusundan kurtulur. Bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir."
Kaşgarlı Mahmud Dîvânü Lugati’t-Türk’ten; Yazılışı: 1072
Tarih Kültür Ve Kahramanlar
Tarih şuuru, milletlerin hareket hatlarını tayine yarayan bir millî savunma silâhıdır. Hangi milletten düşmanlık gelmiştir? Hangi rejim faydalı veya tehlikelidir? Ne türlü şahıslar iyilik ve kötülük edebilir? İşte bütün bunların cevabını tarih şuuru verir.
Türk milleti, aşağı yukarı binlerce yıllık mazisine rağmen çok genç milletlerdendir. Bu yüzden tarih şuuru olgunlaşamayan Türk milletine, bu şuuru tamamıyla kaybettirmek için düşmanları tarafından yapılan telkinler, yani zehir sunmalar pek çoktur. Ecdadı ve kanı ile bu toprağa bağlı olan normal bir insan, şahsî düşünceleri ne olursa olsun, topluluktan ne derece ayrı düşünürse düşünsün, fedakârlık edemeyeceği bazı sınırlara, mukaddes bildiği değerlere sahiptir. Böyle bir insan yurt topraklarından en küçük parçayı bile yabancılara bırakmayı düşünemez. Bir takım dolambaçlı yollarla, milletin mukaddes tanıdığı şeylerin aleyhinde bulunamaz. Tarihî düşmanımız olan milletlerle dost olmaktan bahsedemez. Milletimiz üzerinde yabancı bir devletin hâkimiyetini aklına bile getiremez. Getirirse ya anormal bir çılgındır, ya satılmış bir haindir veya bizden olmayan bir yabancıdır. Bunların üçü de bir kapıya çıkar.
Ömer Seyfettin’den Seçmeler 2
Ömer Seyfettin edebî zevk sahibi olmak ve hikayemizi anlamak isteyenlerin öncelikle okumaları gereken yazardır. Hikayeleriyle yaşadığı dönemin siyasi ve fikrîi hayatında olduğu kadar modern Türk Hikayeciliğinde de çığır açmıştır. Yayınevimiz Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilk ve orta öğretim seviyesindeki öğrencilere tavsiye ettiği bu eser için Ömer Seyfettin Hikayelerinden bir demet sunar. Seçmeyi edebî türlerimiz hakkında yaptığı hatırşinas ve zevkli derlemelerle temayüz eden N. Ziya Bakırcıoğlu yaptı. Okumayı kolaylaştırmak için gerekli gördüğü yerlere kısa açıklamalar yazdı. Hikayeler'in birinci kitabında yazarın en sevilen hikayelerinden on altısı, ikinci kitabında dokuzu bulunmaktadır. Okuyanların dahi tekrar tekrar okuması gereken hikayeler...
Ömer Seyfettin’den Seçmeler 1
Ömer Seyfettin edebi zevk sahibi olmak ve hikayemizi anlamak isteyenlerin öncelikle okumaları gereken yazardır. Hikayeleriyle yaşadığı dönemin siyasi ve fikrii hayatında olduğu kadar modern Türk Hikayeciliğinde de çığır açmıştır. Yayınevimiz Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilk ve orta öğretim seviyesindeki öğrencilere tavsiye ettiği bu eser için Ömer Seyfettin Hikayelerinden bir demet sunar. Seçmeyi edebi türlerimiz hakkında yaptığı hatırşinas ve zevkli derlemelerle temayüz eden N. Ziya Bakırcıoğlu yaptı. Okumayı kolaylaştırmak için gerekli gördüğü yerlere kısa açıklamalar yazdı. Hikayeler'in birinci kitabında yazarın en sevilen hikayelerinden on altısı, ikinci kitabında dokuzu bulunmaktadır. Okuyanların dahi tekrar tekrar okuması gereken hikayeler...
Türk Milli Kültürü
Yazarın kültürümüzle alakalı olarak erken bir dönemde yazdığı ve kendisinden sonra yapılan çalışmalara yol gösteren eseridir."Her millet maddî imkânları ve manevî değerleri ile bir kültür bütünüdür. Bir millet yaşamakta ise, onun bir kültürü olacaktır. Biz de takriben 4000 yıllık tarihe sahip Türk milletinin kültürünü araştırdık. Asya bozkırlarında gerçekleştirilen bu kültürü çeşitli cepheleri ile belirtmeğe çalıştık. Kültür unsurlarının da zamanın ve çevrenin şartlarına uygun bazı değişiklikler gösterdiği, fakat ana vasıflarını daima koruduğu gerçeğinden hareket ederek yaptığımız iş, bütün yönleri ile Türk milletince ortaya konup geliştirilmiş kültürün çatısını kurmak ve onun yüzyıllarca karakterini muhafaza eden özelliklerini tespit etmek gayretinden ibarettir.
Gün Olur Asra Bedel – Ötüken Neşriyat
Cengiz Aytmatov’un bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu romanı, yürek paralayan, tüyler ürperten bir haykırıştır. Fakat umutsuz bir çırpınış değil, tutsaklığa, baskılara ve sürgünlere karşı umudu hep diri tutan bir meydan okuyuştur. Yedigey Cangeldi, cepheden döndükten sonra Kazak bozkırlarında küçük bir tren aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. Burada şahit olduğu ve uzak geçmişinden hatırladığı olaylar, aslında yekpare bir coğrafyaya kâbûs gibi çöken bir siyasî rejimin gümbür gümbür çöküşünün sebepleridir. Aytmatov, insanı yok sayan ve onu makineleştirmek isteyen sistemin aslında niçin çökmeye mahkum olduğunu bu romanında da gösteriyor. Yedigey, ölen emektar arkadaşı Kazangap’ın cenazesini mezarına götürürken, kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün, “asra bedel bir gün olur” onun için. Geçmişi, bugünü ve yarını büyük ustalıkla bir arada sunan Aytmatov, “Demiurg” uzay araştırmaları programı neticesinde keşfedilen bir uygarlığın, insanlarla iletişim kurma çabalarının yerküredeki yansımalarını gösterirken, adeta bizleri aynada kendimizle yüzleşmeye davet eder. Kazangap’ın götürüldüğü Ana-Beyit mezarlığı adını, Nayman Ana adlı efsanevî bir kadının orada gömülü olmasından alır. Aytmatov; Nayman Ana’nın hikâyesini verirken, dünyaya “mankurt” kavramını hediye eder. Bu garip, bu korkutucu kelime hangi anlama mı geliyor? İnsanın, yani bütün geçmişini her an beraberinde taşıyan varlığın yerini, hafızası ve hatıraları olmayan, ruhunu kaybetmiş, içi komutlarla doldurulmuş biyolojik bir makinenin aldığını düşünün.
Dualar Ve Aminler
Biz, kısık sesleriz... Minareleri, sen, ezansız bırakma, Allaah’ım! Ya çağır şurada bal yapanlarını: Ya kovansız bırakma, Allaah’ım! Yarının yollarında yılları da Ramazansız bırakma, Allaah’ım! Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, Ya çobansız bırakma, Allaah’ım! Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız ve vatansız bırakma, Allah’ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma, Allah’ım!
Bozkurtların Ölümü
Bozkurtların Ölümü, Türk milletinin ana yurttaki hayat mücadelesinin, kahpelik ve entrikalarla saldıran düşmanlarla boğuşmalarının, “hangi duyguyla sönüp dağılıp küçüldüğümüzün”, ardından Türk düşüncesi yaşasın diye kanımızı nasıl akıttığımızın şanlı bir destanıdır. Bu ulu atalar erdeminin yazılışındaki sürükleyicilik ve tiplerin kuvveti, bütün okuyucuları kendine bağlayacaktır. Bu eser de diğer Türk romanları gibi birçok tabloyla süslenmiştir.
Bozkurtlar Diriliyor Nostaljik Kapak
Bozkurtlar Diriliyor, Türk Kağanlığının yıkılışı ve Kür Şad ihtilalinden kırk yıl sonra Kutluk Şad önderliğinde Türklerin yeniden şahlanışını ve ana yurtta Bozkurt soyunun sancağının yeniden yükselişini Kür Şad’ın oğlu Urungu’nun kara bahtı ekseninde anlatıyor. Karanlık devirlerde atalarımızın ülkücü şuur ve gayretinin sonuçlarının, “hangi sırla parlayıp büyüyüp açıldığımızın” yol gösterici bir destanı olan bu büyük Türk romanı, birçok tabloyla süslenmiştir.
Taşmaka Masalları
Masallar uyanmak içindir,” diyor Taşmaka.
Kaplumbağaların en bilgesi ve kabuğunun içinde kocaman bir dünya gizli. Düşlerin izini sürüyor, şekerden tatlı rüyalar görüyor, devleri yeniyor, dünyayı yok etmek isteyenleri alt ediyor.
Bu gizemli kaplumbağa hakkında bilinmesi gerekenler bu kadar mı? Hiç sanmam.
O, küçük bir çocuğun kahramanı, sırdaşı, arkadaşı, yoldaşı. Bir kayası var ve herkesten daha zengin. Bir gün Afrika’da bir gün kutuplarda… Aradığınızda bulamazsanız not bırakın, belki de gitmiştir yıldızlara.
Masallar unuttuğumuz çağların gerçeklerine açılan kapı ve anahtar Taşmaka’da.
Öyleyse uyandıralım düş diye gördüğümüz gerçeği. Kulak verelim Taşmaka’nın sözlerine ve arayalım kendimizi masalların içinde!
“Sürekli arkana bakmak ve durmadan kaçmak kadar ağır bir yük olabilir mi küçüğüm? Hem Ay Kağan çalınanları geri verseydi Yula ile Abike’nin masalı başlar mıydı?
Taşmaka sözünü bitirdiğinde çocuk, penceresinden içeri sızan ay ışığı altındaki samanyoluna tutunup düşler ülkesine yolculuğa çıktı.”
Çınar Ağacının Gizemi
Geçmiş, kimi zaman bir hikâye gibi yanı başımızda durur; kimi zamansa geleceğe ışık tutar. Bizi biz yapan değerlerle anlam kazanır, yolumuzu aydınlatır. İşte “Kutlu Koruyucular” tam da geçmişin ışığıyla geleceğe yol açma fikrinin bir ürünü. Dününü bilen, geleceğe bu ışıkla yürüyen çocuklar, gençler için… Kutlu Koruyucular serisinin bu macera dolu ilk kitabında hem Dede Korkut’tan hem de okulunuzdan, mahallenizden, arkadaşlarınızdan izler bulacaksınız. Gizemli çınar ağaçları ile başlayan macera sizi kuşatıp bambaşka bir dünyaya götürecek. İstanbul’u saran tehlikeler, çözülmeyi bekleyen gizemler ve daha neler neler… Çınar Ağacının Gizemi, okuyucularını heyecan dolu bir serüvene davet ediyor. Üstelik bu serüven çözmeniz gereken sırlarla dolu. Gelin bu sırları beraber çözelim!
Türk Dünyası Kültür Atlası
“Bilmek isteyen yola çıkar!” sözünden hareketle bizi “biz” yapan kültürel birikimin köklerine ulaşmak amacıyla, Türk Dünyası’nda kilometrelerce yolculuk yapmaya hazır mısınız?
Sonsuzluk hissi uyandıran bozkırlardan doruğu bulutlarla kaplı mavi dağlara, kızıl ve siyah renklerle yoğrulmuş İpek Yolu çöllerinden derin ve karanlık taygalara, en soğuk tundralara, coşkun bir sel gibi akan yeşil ırmaklara sayısız yolculuk…
Bu atlasla çocuklar; Türk Dünyası’na dair pek çok ayrıntıyı okuyup öğrenecek, merak ettiklerini araştıracak. Yetişkinler ise sahip olduğumuz kültür mirasıyla bir kez daha gurur duyacak.
Haydi, şimdi yolculuk zamanı!..
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında “insan ruhunun derinliklerinde ve labirentlerinde dolaşan ilk roman” olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “acının ve ıstırabın yegane kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir.
Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköyü'ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.
Benim Gibi Biri
Ağır ama güçlü adımlarla köprüye doğru yürüdüm; yürürken, sımsıkı sıktığım yumruğumu öbür elimin avucu içine vura vura: Ben yalnız değilim! Ben yalnız değilim! diye tekrarlıyordum soluğum altında. Ben yalnız değilim! Bunu yalnızca kendime değil, üstünden geçtiğim yollara, çamlara, çimlere, kayalara söylemek, uçurumların ucunda durarak avaz avaz göklere haykırmak istiyordum... Ben yalnız değilim! Eti etimden, kanı kanımdan biri olacak yanı başımda. Haksız suçlamalara uğradığım zamanlarda suçsuzluğumu savunacak biri olacak yanı başımda. Yeniden gurbet yollarına düştüğüm takdirde, benimle birlikte yürüyecek; öfkemi ve hüznümü anlayacak biri olacak yanı başımda. Yürüdüm, yürüdüm. Bayırı tırmandım. Bayırı indim. Ormanda meşe ağaçları arasında yürüdüm. Irmağın kıyısında dizlerimin üstüne çökerek soğuk suyla yüzümü yuvdum; başımı gökyüzüne kaldırarak esintiyle, güneş ışıklarıyla yüzümü kuruladım; ve barakaya yeni bir insan olarak döndüm. Magdalena yenileştiğimin farkındaydı: vücudunun karşıtı bir mutlulukla baktı yüzüme. "Mutlu musun?” diye sordu. "Mutluyum”, dedim.
Bozkurtlar Yeni
Bozkurtlar Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor;
Bozkurtlar, yazarının vaktiyle verdiği lütufkâr müsaadeleri sonucunda “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” adlı ölümsüz eserlerin, bir arada yayınlanmak suretiyle aldığı yeni isimdir. Bozkurtlar, her idealist Türk’ün heyecanında, fikir dünyasında, ülkücülüğünde ve inancında payı olan dev bir eserdir. Bu roman, Atsız Bey’in daha sağlığında iken edebiyatımızın klâsikleri arasında yerini almış ve yazarını da ölümsüzleştirmiştir. Ötüken Neşriyat, uzun bir aradan - ki bu zaman zarfında bir çok meşru ve korsan baskıları da yapıldıktan- sonra, Türklüğün şuur ve gururu olan Bozkurtlar’ı yeniden yayınlarken on binlerce okuyucusunun heyecanını tazelemekten ve sevincine vesile olmaktan kıvanç duyar.
Kutadgu Bilig
Dede Korkut Kitabı Türkistan
Dedem der;
Ay öte, yıl dolana, zamaneler kopup gele;
Dağ otları tükene, diken kala;
Tatlı dirlik tükene, dava ile savaş kala;
Asıl beyler tükene, avam kala;
Silintiler yıkıla, bir yerde oba ola;
Derintiler yıkıla, bir yerde kentli ola;
Bir kentte iki gühâ olsa, beş dahice daruğa ola;
Onlar dahi birbirinin sözüne bitmeyeler;
Ortalıkta bed nefs ile yalancının günü doğa;
O günleri görmemişim ben,
Dedem görmüş gibi söylerim;
Yazı, kışı bilinmez yıllar ola;
Kuvveti, gücü bilinmez eller ola;
Yaylaklar kışlak ola, kışlaklar yaylak ola;
Tat evi ile Türk evi bir araya komşu ola;
Ağaç çanak, taş çanak birbirine karışık ola.
Yüzyüze
Cengiz Aytmatov’un Yüzyüze isimli hikâyesi, bir Kırgız köyündeki erkeklerin askere alınması neticesinde hayatlarını tek başlarına idame etme mecburiyetinde olan kadınları, onların çektiği çileleri anlatır. Bu kadınlardan hele bir tanesi vardır ki o, cesaret ve fedakarlık timsali olarak karşımıza çıkar: Topladığı buğday tanelerinden ekmek yapmaya çalışan, her türlü meşakkate rağmen yılmayan Seyde… Ve buna karşılık savaştan kaçıp mağaraya saklanan, cephede savaşan erkeklerin cesaretinden nasiplenmemiş İsmail… Seyde’nin aşkı İsmail… Aytmatov’un, yayımlandığı zaman hayli ses getiren hikayesi Yüzyüze okuyucuya birçok duyguyu tattırırken, aynı zamanda devlet ve fert çatışmasından da bahseder. Yazar bu hikaye için şöyle der: “Yüzyüze'de anlatmaya çalışılan ana konu devlet otoritesi ve bireyin karşı karşıya gelmesi olgusudur. Bu sadece Sovyetler Birliği’nde olan bir olgu değildir; bütün savaşlarda devlet ve birey çatışması vardır.”
Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, Cengiz Aytmatov’un mitoloji ile gündelik hayatı bir araya getirdiği ve insanlığın en büyük erdemlerinden olan metanet ve fedakarlığın trajik hayatlarımızda ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu eşsiz bir üslupla anlattığı hikayesidir. Okuyucuyu hüzünlendiren ve tesiri altına alan bu hikaye, Aytmatov’un diğer hikayelerinden farklı olarak bir bozkırda değil, denizin tam ortasında geçer. Bir yaratılış efsanesi ile başlayan hikayede bir babanın, evladı için hayatından vazgeçişinden bahsedilir. Hatta yalnızca bir babanın değil, küçük bir çocuk olan Kirisk’in yaşaması için üç adamın ölüme gidişi âdeta yüreğinize işlenerek anlatılır. “Koca bir denizin ortasında susuzluktan ölüp gitmek korkunç bir şeydi. Eskiden övündüğü nesi varsa hepsi yok olup gitmişti ve ölüm hiç de uzak değildi artık. Ama göğsündeki yüreği yine gençlik yıllarındaki arzularla, tutkuyla çarpıyor, gönlü kocamıyordu. Ne büyük bir felaketti gönlün hiç yaşlanmaması! Çünkü, gönül yaşlanmayınca, düşleri, düşünceleri de değişmiyordu. Ve insan ancak rüyada, düşüncelerde hür ve ölümsüzdü…"
İstanbul-Hikayeleri
Peyami Safa’nın İstanbul Hikayeleri 36 hikayeden oluşmaktadır. İlk olarak 1924’te yayımlan hikayelerde anlatılan olayların neredeyse tamamında mekân İstanbul’dur. Fakat hikaye edilenler sadece İstanbul’un değil, bütün ülkenin ortak sorunlarıdır. 19. yüzyıldan itibaren yaşanan medeniyet değişiminin sancıları, kadın erkek ilişkileri, Batılılaşmadaki problemler, tecrübesiz gençlerin yaşadıkları sıkıntılar gibi daha pek çok olgu ve olay bu hikayelere konu olmuştur. İstanbul Hikayeleri, Peyami Safa’nın sanat ve dünya görüşünün izlerini taşıdığı gibi, daha sonra ortaya koyacağı eserler hakkında okuyucusuna bazı küçük ipuçları da vermektedir.
Cingöz Recai Kibar Serseri
Efruz Bey – Ötüken Neşriyat
Prof.Dr. Nazım Hikmet Polat tarafından hazırlanan Ötüken’in Ömer Seyfettin Külliyatı; yazarın sağlığında yayımladığı kitaplar esas alınarak aynı çerçevedeki diğer metinlerin ilgili eserlere eklenmesiyle meydana getirilmiştir. Ömer Seyfettin’in anlatma esasına bağlı beş kitabı arasında roman sayılabilecek tek eser Efruz Bey’dir. Efruz Bey romanındaki bölümler, II. Meşrutiyet Dönemi siyaset ve kültür hayatı etrafında şekillenmiş metinlerdir. Bu metinlerin bazılarında aydın yabancılaşması, bazılarında ise çeşitli şahsiyet zaafları işlenir. Efruz Bey’in sıkça değişebilen bir şarlatan tipi olarak çizilmesi, yazara, hicvedeceği insanlara oklarını kolayca fırlatma fırsatı vermiştir. Efruz Bey herhangi bir hikâyede herhangi bir insanı değil, yabancılaşan aydınımızı temsil etmektedir ve yazar, bu çerçevedeki hikâyeleriyle II. Meşrutiyet Dönemi’nin siyasî, sosyal ve kültürel manzarasını çizmeye çalışmıştır. Ömer Seyfettin’in hikâyeye girmeden önce koyduğu açıklayıcı notun son cümlesi çok anlamlıdır: Herkes seni -bizzat kendi kadar- tanır, Efruzcuğum, bugün hiç kimse sana yabancı değildir; çünkü sen “hepimiz” değilsen bile, “hepimizden bir parça”sın...
Satuk Buğra Han Destanı
Ulu Han Ata Bitiği
Ulu Han Ata Bitiği diğer adı ile Ulu Han Ata Kitabı, Türklerin ilk babasının yani Türk ırkına mensup ilk kişi olan Ulu Ay Ata’nın ve ilk Türk kadını ve annesi Ulu Ay Ana’nın yaradılışını anlatmaktadır. Özellikle Türklüğün kökeni ve Türklerin dünya üzerinde yaşamaya başlaması ile ilgili bilgiler, herkesin ilgisini çekebilecek özelliklere sahip olup eşine az rastlanır cinstendir. Eserde; Türkler, Oğuz Kağan, Dede Korkut, Ulu Kara Dağ, Ulu Ay Ata, Ulu Ay Ana, Altın Han, Gümüş Han, Türk Yemini, Çocuk Arslan Hikayesi gibi Türk tarihi, kültürü ve coğrafyası ile ilgili pek çok konuda bilgiler verilmiştir.
Bütün bunlara ilave olarak Arapça metin içerisinde bulunan yer adları ve kişi isimlerinin her birinin arkaik Türkçe unsurlar olması, eserde verilen bilgilerin değerini daha da artırmaktadır. Prof. Dr. Necati Demir’in yayına hazırladığı eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde eserin yazıldığı coğrafya ve dönemin tarihi hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise eseri Farsçadan Arapçaya tercüme eden ve bir Memluk Türkü olan yazarı Seyfüddin Ebubekir bin Abdillah bin Aybek ed-Devadarî ve Ulu Han Ata Bitiği’nin içinden alındığı eseri Dürerü’t-Tican ve Gureru Tevarihi’z-Zaman tanıtılmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Ulu Han Ata Bitiği metni verilmiştir.
Cemile
Aytmatov’a ilk büyük şöhretini kazandıran Cemile, bir çoklarınca en güzel aşk hikâyesi olarak değerlendirilmiştir. Gerçekten de Cemile, aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahâne bir duygu tablosudur. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsurlarıyla ilişkileri açısından da olağanüstü bir hikayedir.
“İşte şimdi burada, Villon'un, Hugo'nun, Baudelaire'nin Paris'inde, kralların ve devrimlerin Paris'inde, ressamların yüzyıllık Paris'i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris'te Werther, Berenice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile'yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci dünya savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile'ye, bunların hikqyesini anlatan küçük Seyit'e rastladım.”
- Louis Aragon
Üç Tarzı Siyaset
Yusuf Akçura; yirminci yüzyıl başlarında düşünce hayatımızda büyük bir ivme kazanan ve hem siyâset hem de kültür hayatımızda açık bir şekilde meyvelerini gördüğümüz Türkçülüğün akla gelen en önemli simalarındandır. Hatta birçok araştırmacı Yusuf Akçura’yı Türkçülüğün babası; üzerinden bir asırdan fazla zaman geçen, Türk gazetesinde yayınlanmış makalesi “Üç Tarz-ı Siyâset”i de Türkçülüğün manifestosu olarak kabul etmişlerdir. Akçura, bu önemli makalesinde dönemin üç önemli siyâsî akımı olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü ele almış ve bu akımların müspet ve menfi yanlarını, ayrıca hangi nispette tatbik edilebilir olduklarını mevcut örnekler üzerinden tartışmıştır.
Kitabımızda, Akçura’nın bu önemli makalesi Kahire ve İstanbul’da kendi sağlığında yapılmış baskılar karşılaştırılarak yayına hazırlanmıştır. Hem Latin harflerine aktarılmış hem de bugünkü Türkçeye uyarlanmış metinlerini sunduğumuz “Üç Tarz-ı Siyâset”, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanacak Yusuf Akçura külliyatının ilk eseri olması bakımından da büyük önem taşımaktadır.
Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak
Ziya Gökalp Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabında, Tanzimat'ın ilanından itibaren Osmanlı Devleti'nde tartışılan üç ayrı fikir akımı üzerinde durmuştur: Türkçülük, İslamcılık ve medeniyetçilik. Gökalp, devletin ve milletin kurtuluşunu bu üç fikrin uzlaşmasında aramış; İslamcılık ve medeniyetçilik düşüncelerini, Türkçülük düşüncesini daha da zenginleştirecek bir vasıta olarak görmüştür. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Ziya Gökalp'ın zengin bilgi birikiminden hareketle bir sistem içerisinde sunduğu düşüncelerinin özeti mahiyetindedir. Kitapta, Türk milletinin ve devletinin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığı sorunlarına dair yazarın ortaya attığı çözüm önerileri yer almaktadır. Benzer sorunların günümüzde daha da şiddetli bir şekilde yaşandığı düşünülürse, Ziya Gökalp'ın fikirlerinin ve çözüm önerilerinin bugün için ne kadar değerli olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Türk Töresi
Ziya Gökalp ilk kez 1923 yılında yayımlanan kitabında, Türklerin töreyi ne şekilde tanımladığını, töre anlayışlarının nasıl şekillendiğini, töreyle ilgili bilgilerin hangi kaynaklarda ne ölçüde yer aldığını, kısacası Türk töresinin ne demek olduğunu araştırmaktadır.
Eserin “Başlangıç” kısmında “Töre Ne Demektir?”, “Türk Kendisini Başkalarından Nasıl Ayırıyordu?” gibi sorular sorarak bunlara cevap arayan Ziya Gökalp, öncelikle töre kelimesini, tarihî ve edebî kaynaklardaki takibini yaparak tanımlamıştır. Ziya Gökalp’a göre Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.
Bu yüzden Ziya Gökalp, Türk mitolojisinin ana karakterlerinden tutun da yirminci yüzyılda bile canlılığını hâlâ muhafaza eden kadim geleneklerimiz arasında bağlantılar kurarak, Türk töresini bütün yönleriyle ele almış ve oldukça sade bir dille okuyucuya sunmuştur.
Alparslan – Ötüken Neşriyat
Plevne
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nden Seçmeler
Atsızın yayına hazırladığı Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler tam 40 yıl aradan sonra yeniden raflarda... Evliya Çelebi başka milletlerin de dikkatini çekmiş, üzerinde birçok incelemeler yapılmış, yazılar ve tenkidler yazılmıştır. Bunların listesi Prof. Cavid Baysunun İslâm Ansiklopedisindeki makalesinde gösterilmiştir. Bu yazılar umumiyetle müsbettir. Fakat yukarda da işaret ettiğim gibi, Evliya Çelebi Seyahatnamesi hakkındaki son ve kesin hükmün verilmesi için önce, eserinin karşılaştırmalı ve doğru bir basımının yapılması lâzımdır. Evliya Çelebinin kendilerini ilgilendiren parçalarını Almanlar, Bulgarlar, Ermeniler, Farslar, Fransızlar, İngilizler, Macarlar, Romenler, Ruslar, Sırplar, Yunanlılar kendi dillerine çevirmişlerdir.Evliya Çelebiden parçalar seçerken her şeyden önce Türk kültürü bakımından ehemmiyetli ve Türk gençleri için faydalı olduğuna kanaat getirdiğim parçaları aldım ve bu sevimli seyyah hakkında tam bir fikir vermiş olmak için onun mübalâğalı ve bazan da muhayyel olan bölümlerini ihmal etmedim.Genç okuyuculara kolaylık olması için onların güçlüğe uğrayabileceği birçok noktalarda küçük dip notlarıyla açıklamalar yaptım. 25 Kasım 1970, ATSIZ
Türk Ülküsü
Bir ülkünün çevresinde toplanmak ve onun için ölümü göze alarak savaşmak ne güzel şeydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Millî bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar. Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savaşı göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır. Bir zamanlar dinler insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıştı, onlara Tanrı’dan öğütler verdi. Bugünkü ülküler, tamamıyla millîdir. Dinî inancı da içine almış olan millî ülkü, insanları sürükleyen, güçlendiren ve asilleştiren bir duygu ve düşüncedir. Bugünün kaba maddeciliği arasında Türk ülküsü sararmış, biraz küflenmiş gibi görünüyor. Maddecilik hastalığı geçtiği zaman, o yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu milletlerini yendiği halde yalnız Türklerle başa çıkamayan Batı’nın içine sinmiş düşmanlığı ve hıncı karşısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür. Tek başına Avrupa’ya dalan ve yüzyıllarca tek başına bütün Avrupa milletlerine karşı Allah’ın adını savunan Asya arslanlan zaman zaman gaflet uykusuna dalmışlar, fakat sonra sıçrayıp şahlanmışlardır. Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü içinde bir de yabancıya hayranlık unsuru Tehlikeler nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı Türk ülküsü’dür.
Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar
Bu kitap H. Nihal Atsız hocanın 1933-1936 yılları arasında yazdığı makalelerin yine kendisi tarafından toplanıp yayınladığı bir "toplama"dır. Hocanın bunları, yaptığı çalışmalar henüz olgunlaşmadığı için, bir ön hazırlık olarak yayınladığını belirtmek maksadıyla "Toplamalar" ismiyle kitaplaştırdığını söylemek yanlış olmaz diye düşünüyoruz. Konuyu böyle ele alınca, konunun o günden bugüne muhtelif araştırmalar ve eserlerle zenginleşmiş olduğunu, onun için de kitaptaki bilgilerin yeni veriler ışığında değerlendirilmesi gerektiğini, muhtevasındaki yanlışlıklarının, yanılgılarının, hataların bu yeni veriler doğrultusunda düzeltilmesinin, eksikliklerin tamamlanmasının, bunlara yeni bilgiler eklenmesinin yeni araştırmacıların himmetine bağlı olduğu da âşikârdır. Biz bu çalışmayı, Atsız Hoca’nın Türk Tarihi üzerindeki çalışmasının bir başlangıcı olduğunun göstergesi olarak bilinmesi ve bir köşede unutulmaya mahkûm bırakılmaması için yayınlayıp okuyucuların ve araştırıcıların dikkatine sunuyoruz. Tarihçilerden Türk Tarihi’nin başlangıcından günümüze en mükemmel şekilde ortaya konmasında gecikildiğini görmelerini ve bu onur verici görevi bir an önce yerine getirecek gayreti göstermelerini, bunun sorumluluğunu vicdanlarında duyarak hareket etmelerini bekliyoruz.
Arif Nihat Asyadan Seçmeler
Bir sanatçının göz nuru dökerek, fikir sancıları ve iç burkulmalarıyla, "kalp ağrıları" içinde, "kalemine ciğerinden kan çekerek", belki hiçbir "nesle âşinâ ulamadan". yazdığı her eser, değerlidir. Sanatçının her yazdığını, fırsat yaratarak, "zaman yok" bahanesine sığınmadan okumak gerekir. Ama, zamanımızda, her yazdığı zevkle okunan bir sanatçıyı bile "seçerek okumak" zarureti doğmuş bulunuyor.
Bu seçmede. Arif Nihat’taki tematik çeşitliliğin, hayatı kavrayışındaki çok yönlülüğün gözler önüne serilmesine önem verilmiştir. Sanat adamının, çoğu zaman, en çok "öne çıkan özellikleriyle tanındığına ve sırf bu yüzden, asıl sanat gücünün yeterince ortaya çıkmadığına dair birçok örnek verilebilir. Bu düşünceyle, seçilen örneklerin, "bütün"ü ifade edebilecek nitelikte olmasına dikkat edilmeye çalışılmıştır.
Şiiri olsun, nesri olsun, Arif Nihat’ın eserleri, bir kültür ve bilgi birikimiyle kaleme alınmıştır. 1920’li yıllardan başlayıp 50 yıldan fazla süren bu sanat faaliyetinin arkasında, Birinci ve ikinci Dünya Savaşı’nı, istiklâl Savaşı’nı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını, Cumhuriyet’in kuruluşunu, siyasal ve ideolojik çekişmeleri... içinden geçerek yaşayan bir aydın vardır. Bu sebeple, bugünün gençlerinin kolay anlayamayacağı bazı yönlerin bulunması normaldir. Onun için, bugün "eskimiş" bulunan bazı kelimelerin metindeki karşılıkları her metnin hemen altında verilmiş; bazı tarihî olaylar ve kişiler hakkında kısa açıklamalar yapılmıştır.
Kanatlarını Arayanlar
Yemen Ah Yemen
“Ey göz alabildiğine uzanan Büyük Türk Mezarlığı! Nasıl bir ölü uykusundasın ki bunca şehidin kanı seni yeşertemedi. Hala derin bir sükût içindesin; bir dile gelsen, neler anlatırsın, neler…”
Türk edebiyatının usta kalemi Mehmed Niyazi’nin 2004 yılında yayınlandığı ilk günden itibaren büyük ses getiren Yemen! Ah Yemen!.. romanı, Türk toplumunun gönlünde hiç kapanmayan yaralar açan Yemen’i ve Yemen’de cansiparane bir mücadele veren kahraman Türk askerlerini anlatıyor. Bir tarafta Wayman Buryler ve Lawrencelar ile onların kışkırttığı Yemenli asiler, diğer tarafta ise bizzat Enver Paşa’nın görevlendirdiği “Kuşların Şehyi” Eşref Sencer Kuşçubaşılar ve Mihrali Beyler… Bir tarafta İngiliz altınları ve silahlarıyla donanmış Yemenli asiler, diğer tarafta ise bütün yokluklara, hastalıklara ve imkânsızlıklara rağmen Yemen’i Anadolu’dan ayrı görmeden canını dişine takıp mücadele eden Türk askerleri…