Akümülatörlü Radyo
Alparslan – Ötüken Neşriyat
Arif Nihat Asyadan Seçmeler
Bir sanatçının göz nuru dökerek, fikir sancıları ve iç burkulmalarıyla, "kalp ağrıları" içinde, "kalemine ciğerinden kan çekerek", belki hiçbir "nesle âşinâ ulamadan". yazdığı her eser, değerlidir. Sanatçının her yazdığını, fırsat yaratarak, "zaman yok" bahanesine sığınmadan okumak gerekir. Ama, zamanımızda, her yazdığı zevkle okunan bir sanatçıyı bile "seçerek okumak" zarureti doğmuş bulunuyor.
Bu seçmede. Arif Nihat’taki tematik çeşitliliğin, hayatı kavrayışındaki çok yönlülüğün gözler önüne serilmesine önem verilmiştir. Sanat adamının, çoğu zaman, en çok "öne çıkan özellikleriyle tanındığına ve sırf bu yüzden, asıl sanat gücünün yeterince ortaya çıkmadığına dair birçok örnek verilebilir. Bu düşünceyle, seçilen örneklerin, "bütün"ü ifade edebilecek nitelikte olmasına dikkat edilmeye çalışılmıştır.
Şiiri olsun, nesri olsun, Arif Nihat’ın eserleri, bir kültür ve bilgi birikimiyle kaleme alınmıştır. 1920’li yıllardan başlayıp 50 yıldan fazla süren bu sanat faaliyetinin arkasında, Birinci ve ikinci Dünya Savaşı’nı, istiklâl Savaşı’nı, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını, Cumhuriyet’in kuruluşunu, siyasal ve ideolojik çekişmeleri... içinden geçerek yaşayan bir aydın vardır. Bu sebeple, bugünün gençlerinin kolay anlayamayacağı bazı yönlerin bulunması normaldir. Onun için, bugün "eskimiş" bulunan bazı kelimelerin metindeki karşılıkları her metnin hemen altında verilmiş; bazı tarihî olaylar ve kişiler hakkında kısa açıklamalar yapılmıştır.
Attila – Ötüken Neşriyat
Attila, Peyami Safa'nın yegâne tarihî romanıdır. Peyami Safa bu romanıyla, Attila gibi büyük bir Türk cihangirinin devrine ve kişiliğine ilk defa bir Türk gözüyle bakmış, Batı dünyasının “geçtiği yerde ot bitmez” diye karaladığı bir devlet adamı ve kumandanını Türk gözüyle tasvir etmiştir.
Peyami Safa, Attila’yı yazarken yabancı kaynaklardan ve özellikle Bizans tarihçilerinin verdiği bilgilerden oldukça istifade etmiştir. Çelik iradeli, demir disiplinli bu Türk hakanının yalnızca bir devlet adamı ve kumandan olarak değil, şahsi ilişkilerde yumuşak huylu, engin merhametli ve kendisine sığınanlara karşı ne kadar hassas yürekli bir insan olduğunu da göstererek, onu efsanelerin örtüsünden sıyırıp gerçek bir tarihî şahsiyet olarak karşımıza çıkarmıştır. Belki de bütün bunlardan daha önemlisi; Peyami Safa, Attila’nın şahsında, Türk cihan hakimiyeti ülküsünün izlerini ve bozulmuş bir dünyaya yeniden nizam verme iradesini ortaya koymuştur.
Badem Dalına Asılı Bebekler
Benim Gibi Biri
Ağır ama güçlü adımlarla köprüye doğru yürüdüm; yürürken, sımsıkı sıktığım yumruğumu öbür elimin avucu içine vura vura: Ben yalnız değilim! Ben yalnız değilim! diye tekrarlıyordum soluğum altında. Ben yalnız değilim! Bunu yalnızca kendime değil, üstünden geçtiğim yollara, çamlara, çimlere, kayalara söylemek, uçurumların ucunda durarak avaz avaz göklere haykırmak istiyordum... Ben yalnız değilim! Eti etimden, kanı kanımdan biri olacak yanı başımda. Haksız suçlamalara uğradığım zamanlarda suçsuzluğumu savunacak biri olacak yanı başımda. Yeniden gurbet yollarına düştüğüm takdirde, benimle birlikte yürüyecek; öfkemi ve hüznümü anlayacak biri olacak yanı başımda. Yürüdüm, yürüdüm. Bayırı tırmandım. Bayırı indim. Ormanda meşe ağaçları arasında yürüdüm. Irmağın kıyısında dizlerimin üstüne çökerek soğuk suyla yüzümü yuvdum; başımı gökyüzüne kaldırarak esintiyle, güneş ışıklarıyla yüzümü kuruladım; ve barakaya yeni bir insan olarak döndüm. Magdalena yenileştiğimin farkındaydı: vücudunun karşıtı bir mutlulukla baktı yüzüme. "Mutlu musun?” diye sordu. "Mutluyum”, dedim.
Beyaz Gemi
Masalla gerçeği birleştiren bir eserdir. Geçmişi temsil eden dede ile geleceği temsil eden çocuk arasında dramatik bir ilişki kurarak insan duygu ve düşüncelerine kendine has yorumlar getirilir. Adı eserde hiç geçmeyen çocuğun saf ve temiz dünyasından, hayatın acı ve çıplak gerçeğine uzanan bir roman kurgusu meydana çıkarılır. Aytmatov’un, edebiyat âleminde geniş akisler uyandıran, uzun yıllar tartışılan, verilmek istenen mesajla yaratılan tiplerin büyük bir uyum sağladığı eserlerinden biridir.
Bir Akşamdı
Bir Akşamdı, gençlik hülyalarının, tecrübe noksanlığının ve hepsinden önemlisi iyi bir aile terbiyesi alamayışın neticesi olarak bilinmeyen ama cazip görünen, zengin bir hayat yaşama hevesi ile kendini baştan aşağı değiştirmek isteyen Meliha’nın romanıdır. Akrabalarından Kamil adlı bir gencin Kafkas cephesinden dönüşünde İzmit’e uğramasıyla hayatı değişen Meliha hasta babasını ve muhitine bir türlü uyum sağlayamamış annesini arkasında bırakarak, Kamil ile birlikte bir gece gizlice İstanbul’a kaçarlar. Bir süre sonra da evlenirler. Ancak Meliha, kendisini hiç hesaba katmadığı, hatta hayal bile edemediği olayların ağında bulur. Tutkusunun bedelini, hemen bütün değerlerini kaybederek ağır bir şekilde öder. Şişli’nin meşhur çapkınlarından olan Kamil, Meliha ile evlendikten sonra eski alışkanlıklarını terk etmediği gibi, eşini de sefahat âlemleriyle tanıştırır. Meliha, Kamil’in etrafındaki sayısız kadınla mücadele etmekle uğraşırken, kocasının savaştan önce evlendiği ve bir çocuk sahibi olduğu Fransız eşi de çıkıp gelir. Kadınlar arasında kalan ve çareyi devam etmekte olan İstiklâl mücadelesine katılmakta gören Kamil, bunalımlarını atlatabilmek için gittiği Anadolu’da kendini gerçek cehennemin ortasında bulur.
Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor
Şehitler tepesi boş değil,Biri var, bekliyor...Ve bir göğüs nefes almak için Rüzgar bekliyor. Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli. Kim demiş Meçhul Asker diye? Destânını yapmış, kasîdeye kanmış... Bir el ki ahretten uzanmış, Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler.
Bir Ben Vardır Benden İçeri
Bitmeyen Gece
Çocukluk ve gençlik yılları bütün diğer iki kitabında anlattığı zorlukları önemsizleştiren mesut hatıralarla dolu olan yazara talih bitmeyen bir gece hazırlar. Gözlerinin ışığı söner ve sonra çileler başlar.
Bitmeyen gece insani ve edebî bakımdan ibretlik bir azim şaheseri, sabır, metanet ve vekar destanıdır. Eser yazarın gözlerinin ferine kavuşmak için çıktığı yolculuğu anlatır. Hangi şartlar altında olursa olsun, hayat karşısında yenilmeyen ve direnmekten vazgeçmeyen bir insanın tok ve ümit aşılayan sesiyle yazılmıştır. O ses bazen kendi kendine yakınır, bazen dipdiridir, bazen de tatlı bir üslupla okuyucuyla konuşur.
Bu kitabı da göstermektedir ki Mitat Enç hem edebiyatımız hem de cemiyetimiz için bir övünç kaynağıdır, olmalıdır.
Biz İnsanlar – Ötüken Neşriyat
Boğaziçi’ndeki okullardan birinde yatılı okumakta olan Tahsin, kendisine eşek Türk diyen Cemil’e taş atar ve onu yaralar. Okulun öğretmenlerinden Orhan ilk müdahaleden sonra yaralanan çocuğu evlerine götürür. İdealizmle materyalizm arasında bocalayan, milliyetçi bir öğretmen olan Orhan, Mütareke sonrası İstanbul’unun zengin ve yozlaşmış kesimiyle bu olaydan sonra ilişki kurar ve o evdeki Batılı tarzda eğitim almış, kozmopolit düşüncelere sahip Vedia’ya aşık olur.
Peyami Safa, yazarlığının zirvesinde olduğu dönemde kaleme aldığı Biz İnsanlar romanında can alıcı bir soru sorar: “Türkiye’nin yaşayacağına inanmayan bir Türk’ün kaç türlü ahlakı olabilir?” Mütareke döneminde aydınların gündemini işgal eden materyalizm, sosyalizm, mandacılık, milliyetçilik gibi fikirleri karakterleri üzerinden tartışarak ideal buhranı yaşayan insanların dengelerini yitireceğine işaret eden Peyami Safa, insanın maddî bir varlıktan çok manevî bir varlık olduğunu, insanda ruhun maddeden önce geldiğini gösterir.
Bozkır İmparatorluğu
Korkuyla birleşen bir saygının, şaşkınlıkla birleşen bir hayranlığın ifadesidir. Tarihte daima hâkim bir rol oynamış, bir zamanlar dünya milletlerinin kaderini çizmiş olan Türklerin Asya bozkırlarındaki muhteşem tarihî maceralarını anlatır. Milletimizin karakterini etkileyen göçebelik, göçebe ve bozkır medeniyeti, buna bağlı olarak Asya ve özellikle Orta Asya Türk Tarihi, eserin ana konularını teşkil eder. Olay ve olgular, kitabın kapaktaki adında da zikredilen üç cihangirin silsilesi takip edilerek anlatılır: Atilla, Cengiz Han ve Timur... "Bu kitabın başlığında yazılmış üç kudretli ismin etrafında ve onları anlatarak, on asırlık tarih boyunca Çin sınırlarından Batı'nın sınırlarına yürüyen büyük göçebeler kavmini hatıra getirmek istedim. Yalnız tarihçilere değil bozkırdan neşet eden kültür ve medeniyetimizin tarih içerisindeki görünümlerini merak eden herkese hitap eder.
Bozkurtlar Diriliyor Nostaljik Kapak
Bozkurtlar Diriliyor, Türk Kağanlığının yıkılışı ve Kür Şad ihtilalinden kırk yıl sonra Kutluk Şad önderliğinde Türklerin yeniden şahlanışını ve ana yurtta Bozkurt soyunun sancağının yeniden yükselişini Kür Şad’ın oğlu Urungu’nun kara bahtı ekseninde anlatıyor. Karanlık devirlerde atalarımızın ülkücü şuur ve gayretinin sonuçlarının, “hangi sırla parlayıp büyüyüp açıldığımızın” yol gösterici bir destanı olan bu büyük Türk romanı, birçok tabloyla süslenmiştir.
Bozkurtlar Yeni
Bozkurtlar Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor;
Bozkurtlar, yazarının vaktiyle verdiği lütufkâr müsaadeleri sonucunda “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar Diriliyor” adlı ölümsüz eserlerin, bir arada yayınlanmak suretiyle aldığı yeni isimdir. Bozkurtlar, her idealist Türk’ün heyecanında, fikir dünyasında, ülkücülüğünde ve inancında payı olan dev bir eserdir. Bu roman, Atsız Bey’in daha sağlığında iken edebiyatımızın klâsikleri arasında yerini almış ve yazarını da ölümsüzleştirmiştir. Ötüken Neşriyat, uzun bir aradan - ki bu zaman zarfında bir çok meşru ve korsan baskıları da yapıldıktan- sonra, Türklüğün şuur ve gururu olan Bozkurtlar’ı yeniden yayınlarken on binlerce okuyucusunun heyecanını tazelemekten ve sevincine vesile olmaktan kıvanç duyar.
Bozkurtların Ölümü
Bozkurtların Ölümü, Türk milletinin ana yurttaki hayat mücadelesinin, kahpelik ve entrikalarla saldıran düşmanlarla boğuşmalarının, “hangi duyguyla sönüp dağılıp küçüldüğümüzün”, ardından Türk düşüncesi yaşasın diye kanımızı nasıl akıttığımızın şanlı bir destanıdır. Bu ulu atalar erdeminin yazılışındaki sürükleyicilik ve tiplerin kuvveti, bütün okuyucuları kendine bağlayacaktır. Bu eser de diğer Türk romanları gibi birçok tabloyla süslenmiştir.
Çağlayanlar – Ötüken Neşriyat
"Çağlayanları bir kitap tanıtma yazısının bilinen ölçülerine göre inceleyip değerlendiremem; elimden gelmez. Sırf aklının sağlamlılığına güvenip yazanın noksanını bulmak güç değildir, yalnız öğrendiğini satanın yanlışını yakalamak daha da kolaydır. Ama aşk ile coşan bir çağlayanın sürükleyici gücüne karşı kim durabilir! Müftüoğlu Ahmet Hikmet, sanki bir kitap yazmamış da sayfalarının arasına yüreğini yerleştirmiş. Hala diri bir yürek, hala büyük bir yürek! Öyle bir yürek ki, katıksız bir imanın beslediği ölümsüz ve kocaman bir sevgi ile çarptığını hala duyabilirsiniz; azıcık bir kabiliyetiniz kalmışsa, ıstırabı ile hala tutuşabilirsiniz. Böyle bir kitap için ne yazılır, hele bencileyin bir garip ne yazabilir...Hiç!... Sadece okunmasını isterim." -Galip Erdem
Can Şenliği
1975 Madaralı Roman Ödülü’ne layık görülen bu eser Abbas Sayar’ın üçüncü romanıdır. Romanda, eşeğiyle yük taşıyıcılığı yapan yaşlı Hüseyin Ağa’nın yeni karısı tarafından horlanması ve yaşama sevincini yitirmesi anlatılır.
“Oğlan oynamış oyuna gitmiş, çoban oynamış koyuna gitmiş...
80 yaşındaki Hüseyin Ağa bağımın bekçisi oldu. Bağa gittiğim bir gün:
- Efenda, haşavuzdan (haşa huzurdan) bana bir golik alsana...
- Bu dağ yerinde ne gereği var, ne yapacaksın merkebi? dedim.
- Ne yapacaksın olur mu efenda! Ne yapacaksın olur mu!
Heç yoksa adama can şenliği olur. İşte bu yanıt, içimdeki yıkımın ve Can Şenliği romanımın ilk noktası oldu.”
Çanakkale Mahşeri
Canan – Ötüken Neşriyat
Canan, Türk romancılığının zirve ismi Peyami Safa’nın aşk, ihanet ve aile temaları etrafında ördüğü, okuyucuyu adeta sayfalarında bir uçurumun eşiğine kadar durmaksızın sürüklediği romandır. Sarayda el üstünde tutularak yetiştirildiği için ikbalperest, hırslı, bencil bir insan olan Canan, zengin olmak ve herkesin kıskandığı biri olmak hevesleriyle ahlak, namus, sevgi, aile gibi değerleri hiçe sayan, insanlarla istediği gibi oynayan bir afettir. Lami ile Bedia, beş yıllık evlidirler, fakat Canan’la tanıştıktan sonra Lami, Bedia’dan soğumaya ve eşini sebepsiz yere üzmeye başlar. Lami geleneğin, maneviyatın, asaletin timsali olan Bedia ile; modernliğin, maddiyatın ve soysuzluğun timsali olan Canan arasında karar vermek zorundadır.
Çelo
"Demek Abi, hökümete başvurursak bu iş olur. Demek, aranırsa arazimi alırım. Aah, bana bir atalık, bir babalık etsen de malımı mülkümü el ellerinden kurtarsan... İki dünyada da duacın olurum." diyen roman kahramanı Çelo’nun hak arama iradesi içinde sürüklendiği çıkmaz yol gerçekçi bir anlatımla işleniyor. 1973 TDK ödülünü alan bu eseri bir kez daha okurlara ulaştırmanın mutluluğu içindeyiz.
Cemile
Aytmatov’a ilk büyük şöhretini kazandıran Cemile, bir çoklarınca en güzel aşk hikâyesi olarak değerlendirilmiştir. Gerçekten de Cemile, aşk ve tabiatın çocuk dikkat ve masumiyetiyle sunulduğu şahâne bir duygu tablosudur. Ayrıca töre ve çevre şartlarının insan unsurlarıyla ilişkileri açısından da olağanüstü bir hikayedir.
“İşte şimdi burada, Villon'un, Hugo'nun, Baudelaire'nin Paris'inde, kralların ve devrimlerin Paris'inde, ressamların yüzyıllık Paris'i olmakla övünen her taşı ya bir tarihi, ya bir efsaneyi hatırlatan şu Paris'te Werther, Berenice, Antoine ve Kleopatra, Manon Lescaut, Education Sentimentale, Dominique, hepsi birdenbire gözümden düşüverdi. Çünkü ben Cemile'yi okudum. Roméo Juliette, Paolo ve Francesca, Hernani ve Dona Sol, artık bunların hiçbiri gözümde değil, çünkü ben ikinci dünya savaşının üçüncü yılı yazında, 1943 yılının o Ağustos gecesinde Kurkureu vadisinde bir yerde Zahire arabaları ile giden Danyar ve Cemile'ye, bunların hikqyesini anlatan küçük Seyit'e rastladım.”
- Louis Aragon
Cengiz Han’a Küsen Bulut
Cengiz Han’a Küsen Bulut, aslında Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel romanının içinde yer alması gereken ve onu tamamlayan uzunca bir bölümdür.
Fakat, KGB'yi en çarpıcı örneklerle ağır bir şekilde suçlayan bu bölümün kitapta yer almasına izin verilmemiş ve yazar tarafından bu bölüm kitaptan çıkartılmıştır.
Bugün heykelleri yıkılmakta olan Dzerjinski'nin kurduğu KGB için iktidar, daha doğrusu bu örgüt, hiç söndürülmeden yanması gereken bir sobadır. Bu sobanın yakıtı yalnız insandır. Yaş, kuru ayrımı yapılmadan insanlar yakılacaktır ki soba sönmesin. Bu romanında Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel’in kahramanlarından öğretmen Kuttubayev'in nasıl öldüğünü anlatıyor. Kuttubayev'i suçlayan askerî savcı (KGB) en önemli delil olarak onun, Cengiz Han'la ilgili bir efsaneyi kaleme almış olmasını gösteriyor. Bu efsane, Avrupa'yı fethe giden Cengiz Han'ın Sarı-Özek'ten geçerken, ordu kafilesinde yer alan iki sevgilinin trajik ve bir o kadar duygusal hikâyesidir. Kitapta, hem çok güzel bir aşk hikâyesi hem de mutlak güç karşısında bireyin yeri gibi evrensel bir konu işlenmektedir. Anlatan Aytmatov olunca, orada, masal ve efsane aracılığıyla geçmişimizi, günümüzü hatta geleceğimizi apaçık görebiliyoruz.
Cingöz Recai Kibar Serseri
Çınar Ağacının Gizemi
Geçmiş, kimi zaman bir hikâye gibi yanı başımızda durur; kimi zamansa geleceğe ışık tutar. Bizi biz yapan değerlerle anlam kazanır, yolumuzu aydınlatır. İşte “Kutlu Koruyucular” tam da geçmişin ışığıyla geleceğe yol açma fikrinin bir ürünü. Dününü bilen, geleceğe bu ışıkla yürüyen çocuklar, gençler için… Kutlu Koruyucular serisinin bu macera dolu ilk kitabında hem Dede Korkut’tan hem de okulunuzdan, mahallenizden, arkadaşlarınızdan izler bulacaksınız. Gizemli çınar ağaçları ile başlayan macera sizi kuşatıp bambaşka bir dünyaya götürecek. İstanbul’u saran tehlikeler, çözülmeyi bekleyen gizemler ve daha neler neler… Çınar Ağacının Gizemi, okuyucularını heyecan dolu bir serüvene davet ediyor. Üstelik bu serüven çözmeniz gereken sırlarla dolu. Gelin bu sırları beraber çözelim!
Cumbadan Rumbaya
Dalkavuklar Gecesi / Z Vitamini
Dede Korkut Kitabı Türkistan
Dedem der;
Ay öte, yıl dolana, zamaneler kopup gele;
Dağ otları tükene, diken kala;
Tatlı dirlik tükene, dava ile savaş kala;
Asıl beyler tükene, avam kala;
Silintiler yıkıla, bir yerde oba ola;
Derintiler yıkıla, bir yerde kentli ola;
Bir kentte iki gühâ olsa, beş dahice daruğa ola;
Onlar dahi birbirinin sözüne bitmeyeler;
Ortalıkta bed nefs ile yalancının günü doğa;
O günleri görmemişim ben,
Dedem görmüş gibi söylerim;
Yazı, kışı bilinmez yıllar ola;
Kuvveti, gücü bilinmez eller ola;
Yaylaklar kışlak ola, kışlaklar yaylak ola;
Tat evi ile Türk evi bir araya komşu ola;
Ağaç çanak, taş çanak birbirine karışık ola.
Deli Kurt
Deli Kurt, Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayazıd’dan sonra Şehzadeler Kavgası diye anılan devrin tarihi bir romanıdır. Bir bakıma göre de Bozkurtlarda başlayan Orta Asya’daki hayat kavgasının yeni vatan Anadolu’da devamıdır.
Şehzadeler arasında süren ve tafsilâtı henüz yeterince aydınlanmamış bulunan çarpışmada Yıldırım’ın oğulları hayat ve taht mücadelesinin hem kahramanca, hem şairane, hem de sefihane bir örneğini vermişler ve birbiri ardınca hayata veda ederek meydanı içlerinden birisine bırakmışlardır.
Bunlar arasında en talihsizi ve hayatı en az bilineni İsa Çelebi’dir. Deli Kurt, İsa Çelebi’nin meçhul bir oğlunun dramıdır. Bu dram daha sonraki asırlarda daha büyük bir şiddetle sürüp gidecek ve yüzlerce şehzadenin hayatına mal olacaktır. Romanda görülen parlak bakışlı, gözlerine bakılamayan kız, hayali bir tip değildir. Zamanımızda Muğla köylerinden birinde böyle bir kız yaşamıştır ve belki de hâlâ yaşamaktadır. Roman yazarı, bu parlak ve büyülü bakışları beş yüz yıl öncesine götürmekle esere çeşni vermekten başka bir şey yapmamıştır.
Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek
Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek, Cengiz Aytmatov’un mitoloji ile gündelik hayatı bir araya getirdiği ve insanlığın en büyük erdemlerinden olan metanet ve fedakarlığın trajik hayatlarımızda ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu eşsiz bir üslupla anlattığı hikayesidir. Okuyucuyu hüzünlendiren ve tesiri altına alan bu hikaye, Aytmatov’un diğer hikayelerinden farklı olarak bir bozkırda değil, denizin tam ortasında geçer. Bir yaratılış efsanesi ile başlayan hikayede bir babanın, evladı için hayatından vazgeçişinden bahsedilir. Hatta yalnızca bir babanın değil, küçük bir çocuk olan Kirisk’in yaşaması için üç adamın ölüme gidişi âdeta yüreğinize işlenerek anlatılır. “Koca bir denizin ortasında susuzluktan ölüp gitmek korkunç bir şeydi. Eskiden övündüğü nesi varsa hepsi yok olup gitmişti ve ölüm hiç de uzak değildi artık. Ama göğsündeki yüreği yine gençlik yıllarındaki arzularla, tutkuyla çarpıyor, gönlü kocamıyordu. Ne büyük bir felaketti gönlün hiç yaşlanmaması! Çünkü, gönül yaşlanmayınca, düşleri, düşünceleri de değişmiyordu. Ve insan ancak rüyada, düşüncelerde hür ve ölümsüzdü…"
Deve Gözü
Eserleriyle dünya edebiyatında en fazla tanınan yazarlardan olan Cengiz Aytmatov, bu kısa hikayesinde her zamanki berrak ve sade üslûbunu bu defa tabiat tasvirleri için kullanmıştır. Onun eserlerini okurken, tasvir ettiği yerlere ayak basmış, o yerleri karış karış gezmiş gibi hissedersiniz. Deve Gözü isimli bu hikâye de işte o eserlerden biridir. Aytmatov’un halk ile aydınlar arasındaki çatışmaya da yer verdiği bu hikayesi, kısalığına rağmen okuyucuda iz bırakır. Bunda hikâyenin muhtevası kadar Aytmatov’un üslubunun da tesiri olduğu muhakkaktır.
Dik Bayır
Dişi Kurdun Rüyaları
Yüzyılımızın önde gelen yazarlarından Cengiz Aytmatov'un büyük yankılar uyandıran Dişi Kurdun Rüyaları romanında iyi-kötü, ilahi adalet ve kader gibi çetin konular sorgulanmaktadır. İnsanın bu ezeli ve ebedi soruları, bir papaz okulu öğrencisinin düşüncelerinde, esrar kaçakçılarının, Kırgız çobanlarının ve kurtların hayat hikayelerinde, iç içe geçmiş olaylar çerçevesinde irdelenmektedir.
Aytmatov, ilahi kudretin varlığını sürekli vurgulayan, ama sorumluluğu insanda ve insanların ortak sorumluluğunda gösteren çok çarpıcı bir kurgu sunmaktadır. Dişi Kurdun Rüyaları aynı zamanda çok etkileyici bir "çevre romanı" olarak, kirletilen Kırgız bozkırları ve bozulan tabiat dengesi karşısında insanları teyakkuza geçiren adeta bir haykırışıdır.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında “insan ruhunun derinliklerinde ve labirentlerinde dolaşan ilk roman” olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “acının ve ıstırabın yegane kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir.
Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköyü'ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.