Motorlukuş
Mutlu Prens – Bütün Masallar. Bütün Öyküler – Hasan Ali Yücel Klasikleri 3
Oscar Wilde (1854 - 1900): Yapıtlarının çeşitliliği kadar, yaşantısıyla da 19. yüzyılın en iz bırakan yazarlarındandı.
Şiirleri (Reading Zindanı Baladı), oyunları (İdeal Koca), deneme ve mektuplarının (De Profundis) yanı sıra, bu ciltteki biraraya getirilmiş bütün öykü ve masallarıyla da Wilde, sanatta "güzel"in yılmaz bir savunucusu olmuştu.
Bütün Masallar, Bütün Öyküler’de ise, peri masalından polisiye öyküye, denebilirse, insanlığın bütün duygu halleri mevcuttur.
Müzedeki Sandalye
Neden Ucuz Saat Takıyorsun
Fallada, Nazi Almanya’sında başıboşluk, yoksulluk, işsizlikle sınanan küçük insanların hayatlarından kesitler sunuyor. Yoksul bir ailenin Noel ümitlerinden bir babanın geçim derdine, bir haberin kasaba hayatında yarattığı çalkantıdan bir çuval patates yüzünden suya düşen evlilik hayallerine, bu hayatlara hükmeden feci ümitsizliği yalın bir dil ve acı bir mizah duygusuyla anlatıyor. Dev kasırgaların savurduğu sıradan insanları anlatan Neden Ucuz Saat Takıyorsun?, bir dönemin ve bir halkın portresi.
Nefes Rivayetleri
Neydi O?
Bu Soru Son Yıllarda, Özellikle De Biz İleri (!) Yaştakilerin Ve Hatta “Genç” Diyebileceklerimizin Odak Noktası.
Her İki Cümlede Bir, “Neydi O?” Diyoruz Çünkü.
Nasıl Mı? Şöyle…
“Hani Bir Restoran Vardı Ya; Gitmiştik De Çok Beğenmiştik. Neydi Onun Adı?”
“İskele Mi?”
“Hah, Evet İşte O, İskele.”
Ya Da Başka Bir Örnek…
“Okuldan Bir Arkadaşımız Vardı, Âlem Kızdı, Cin Gibi, İyi De Resim Yapardı. Adı Dilimin Ucunda. Neydi O?”
“Alev!”
“Hay Yaşayasın, Evet, Alev!”
Ve Bu Özellikle De Son Zamanlarda Böylece Sürüp Gidiyor. Ne Demek İstediğimi Anladınız!
“Bir Genç Kızın Gizli Defteri” Kitaplarıyla Nesillerdir Okurların En Yakın Arkadaşı Ve Yol Göstericisi Olan İpek Ongun, Selin’e İçini Döktüğü Mektuplarla Sizi Hem O Dünyaya Geri Götürecek Hem De Her Zamanki Gibi Elinizi Tutacak…
O Muydu ? – Can Yayınları
Stefan Zweig’ın öykücülüğünde ayrı bir yer tutan O muydu?, kemirici bir duygu olan şüpheyi eksene alır ve bu duygunun insanı sürüklediği kaygı, sıkıntı ve çaresizlik atmosferinden okura seslenir. Öyküye, Zweig’da benzerine pek rastlamadığımız türden, huzurlu İngiliz taşrasında polisiye bir kurgu eşlik eder.
Tutkuyla savrulan hayatların yazarı, derin, yoğun ve güçlü karakterlerin yaratıcısı Stefan Zweig, bu benzersiz öyküsünde, bizi John Charleston Limpley’le tanıştırır. Mr. Limpley’in çevresi ve köpeği Ponto’yla ilişkisine, komşusu Betsy’nin titiz, şüpheci gözlerinden tanık oluruz. Zweig, kaçınılmaz felaketi, klasik İngiliz polisiyelerinden aşina olduğumuz “kim yaptı?” sorusunun etrafında düğümler.
“Şahsen katilin o olduğundan neredeyse eminim; ama elimde çürütülmesi imkânsız o son kanıt yok.”
O Sonbahar. O Kış
Varışsız yollar, yok yolcular, yarım kalan yarınlar, kırık segâhlar, acı ve kahır dolu bir geçmişten süzülerek gelen zamanın ağır aktığı deltalar... Kâmil Erdem her öyküsüyle, anlatılması zor bir tarihe şerh düşüyor; bir ülkenin tarihinin, akıntıya direnirken parçalanan hayatların, unutturulmak istenenlerin kaydını tutuyor. Dil bu anlatılarda safını hiç terk etmiyor; tanımlanması zor olanın dile gelmesi için kendine has çağıltısıyla akarken okurlara bellek, dil ve edebiyat arasındaki ilişkiye dair de verimli düşünme alanları açıyor.
Odessa – Kısamodern
Kenar mahalleleri, karanlık depoları ve rıhtımları, kaldırımlarında gezen yük arabaları, mezarlıkları, meyhaneleri, genelevleri, sinagoglarıyla bir liman şehri Odessa. İzak Babel öykülerinde bizi bu Yahudi kentinin kaçakçılar, dilenciler, tefeciler ve gangsterlerin dolaştığı tekinsiz arka sokaklarına götürüyor ve Rus edebiyatının en ikonik antikahramanlarından biri olan kibar ve acımasız suçlu Benya Krik ile şehri kasıp kavuran Moldavanka çetesinin masalsı, matrak ve renkli serüvenlerini anlatıyor.
Oğlumuz – Yarın Diye Bir Şey Yoktur
Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı’nı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sorunsalını konu alan siyasal roman geleneğimizin Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Kemal Tahir ile birlikte önde gelen yazarlarından biri olmasının yanı sıra öykücülüğüyle de dikkat çeker. Öykülerinde çoğu zaman “sıradan” insanın başından geçenleri ya da geçmesi ihtimal dahilinde olanları kendine has bir duyuş ile anlatan Buğra, bazen bir hastalığın hüznünü, bazen bir aşkın tutkusunu, bazen de bir sohbetin neşesini kendimiz yaşıyormuşçasına içimizde hissettirir. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de taşrada olmayı, taşra insanıyla bir arada bulunmayı, sözün özü “taşranın ruhunu” anlatmayı ihmâl etmez.
Tarık Buğra’nın kaleme aldığı öykülerin ilk kısmını bir araya getiren bu kitap, daha önce Buğra’yı sadece romanlarından bilen okurları “öykü de yazmış bir romancı” ile değil, her cümlesiyle başlı başına bir öykücüyle bir araya getirirken, aynı zamanda Buğra’nın metinleriyle ilk kez karşılaşacak okurların Tarık Buğra edebiyatının büyük “giriş kapısını” aralamalarına bir imkân sağlıyor.
“Buğra’nın, hikâyeciliğini belirgin iki çizgi üzerinde geliştirerek dönemin edebi tartışmalarına teoriyle değil, pratikle yanıt verdiğini düşünebiliriz. Buğra öykücülüğünün bir çizgisi Proust ve Tanpınar’la buluştuğu ‘zaman’ çizgisidir. Bu elbette Bergson sonrası modernist yazının da çizgisidir.
(...) Buğra öykücülüğünün başta sözünü ettiğim ikinci çizgisi hümanizmdir. Zamana ilişkin öykülerinde nasıl Tanpınar’la aynı yerdeyse, insancıl ve insancı öykülerinde de Sait Faik çizgisindedir.” Jale Parla’nın Önsöz’ünden...
Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi
Kuşlar varmış kuşlar yokmuş. Gel zaman git zaman olmayanları dahi dile, kaleme gelmiş. Güleni ağlayanı, moru eflatunu, güzeli sevimsizi ötmeden öteden öyle bakmış, “Ben yok muyum?” Boyunlarını bükmeye kalmadan daha, “Varsın canım!” demiş onlara, olan bütün öbür kuşlar. “Artık varsın.”
Olmayan kuşların çoğu burada. Dilden kalemden telaşsızca dökülüp kanat vücut bulanı, konup da en sonunda şahane diyarlara uçanı. Olmayanın, hayalle var edilenin gücüne, taşıdığı umuda inandığımızda, işte o zaman şen olabilir dünya.
Olmayan Şeyler
Romanlarıyla her yaştan okura ulaşan Füsun Çetinel, ilk öykü kitabını gençler için yazdı. Genç yaşamların türlü hallerine ayna tutan 15 kısa öykü, yazarın gözlem gücü ve ince ayrıntılarla zenginleşen gerçekçi anlatımıyla derinleşiyor. Samatya'dan Pera'ya, Berlin'den Prag'a, bazen bir trende, bazen bir otobüste, bazense insanın büyüme serüveninde kendi iç dünyasına doğru çıktığı yolculuklarda... Geleceği şekillendirecek gençlerin, toplum baskısı, önyargılar, iletişimsizlik, göç, eğitim sistemi, sevgi ve şiddetle biçimlenen dünyaya tutunma ve kendi gerçekleriyle yüzleşme hikâyeleri. Okurun gündelik yaşamın içinde kendi izdüşümlerini yakalamasına olanak tanıyan; gençlerin hayata dört elle sarılmasının değerini duyumsatan öyküler.
İlkgençlik heyecanları, zorlu seçimler, mezuniyet partisi, kendi ayakları üstünde durma çabası, takıntıların bunaltısı, hayat arkadaşı hayvanlar, şehrin karmaşası, kalp çarpıntıları, üniversite hayatı, vakitsiz olgunlaşma zorunluluğu, şiddetin ürperten gölgesi, kaçışlar, uzun yolculuklar ve sahilde bir gün... Yaşamdan ilmek ilmek dokunmuş öyküler bir araya geliyor, günümüzün genç dünyasının çokrenkli resmini çiziyor.
Olmayan Ülke
Bir varmış bir yokmuş, yeryüzünde varlık çokmuş...
Akıl Ülkesi’nin Padişah’ıyla Hayal Ülkesi’nin Büyücü Kral’ının koca dünyayı paylaşamayarak tutuştukları savaş geride kalır. Fakat huzur ve mutluluk tüm canlılar için halen bir hayaldir. Öfke, korku ve en çok da sevgi yoksunluğu savaşların sonsuza dek süreceğinin habercisidir. İşte bu ümitsizlik devrinde iki isyankâr çıkar ortaya. Padişahın kızı ve kralın oğlu el ele verir, hamuruna sevgilerini kattıkları bir dünya kurmaya koyulurlar.
İyilik, doğruluk ve güzellik, onların varoluş nedeniymiş...
Masal Masal İçinde’yle aynı çizgide ilerleyen Olmayan Ülke, nesilden nesile, kulaktan kulağa anlatılarak zenginleşmiş ve nihayet Ahmet Ümit’in kaleminde can bulmuş, yediden yetmişe herkesin severek okuyabileceği bir ütopya tasviri.
Büyücüler ay tozundan yaratıldıkları için topraktan gelen insanları küçümsermiş. İnsanlar da büyücülerin kendilerinden daha yetenekli olmasını çekemez, onları uğursuz sayarmış. Böylece bu iki zeki varlık karşılıklı hep düşmanlık besler, birbiriyle hep savaşırmış.
On Binlerce Kağnı
Fakir Baykurt, öykülerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylünün maddi ve manevi dünyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan işliyor. Gözlemlerden, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, günlük konuşma dilini öyküye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bürokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1971’de yapılan On Binlerce Kağnı’yı yeniden okurla buluşturuyoruz:
“Dedikodu almış yürümüştü. Köyün içi çalkalanıyor. Kara Hafız’ı, Yüklü’deki kendirlerin arasında Çil Fadime’yle görmüşler. Kara Hafız acar adamdı zaten. Kendi karısını eskitmiş, onun bunun karısından geçinmeye başlamıştı. Çil Fadime de tavlı avrat. Kara Hafız çağırdı mı, koşuyor.
Ateş olmayan yerden duman tüter mi? Rüzgar esmese çalı çıtırdar mı? Hafız’la Fadime’yi Harımlar’daki kendirlerin arasında da görmüşler. Şimdi Urkuş’un kuzulukta buluşuyorlar. Üstelik kara Hafız, Fadime’nin kocasına büyü yapmış. Nefsi uyanmıyormuş artık. Fadime de yanıp tutuşuyormuş. Yangınını söndürmek için Urkuş’un kuzuluğa Hafız’dan önce varıyormuş.
Söylentileri herkes duydu köyün içinde. Ama kocasının kılı kıpırdamıyor. Belki bir o duymadı? Köyün kocakarıları, genç gelinleri, adamı görünce öksürüyor, sezdirmeye çalışıyor, ama öksürükten pıksırıktan herkes anlamaz ki!...”
Ön Sıradaki Kız
Önce Sen Vardın
“Canan Tan’ın yazdıkları hepimizin başından geçen veya geçecek konulara eğiliyor. Hiç kuşkusuz bu konular arasında en önemlisi, en etkini aşk. Bu aşkların gücü insanların günlük psikolojilerini de etkiliyor ama bu psikolojilerden oluşan birikim de bir hayatı özetliyor. Kadın özgürlüğü, işlediği konulardan biri. Ama aşk gelince kadın kahramanlar kadar erkek kahramanlar da sayfalarına giriyor. Sözünü ettiğim özgürlük, kadının toplum içinde birey olarak varlığı onun ana temalarından biri. Örneğin Piraye; Yüreğim Seni Çok Sevdi… Bunları düşünürken de Ahmet Muhip Dranas’ın dizeleri aklıma düşüyor: ‘Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir.’ Ama sadece kadın kahramanlarından söz etmeyelim, Issız Erkekler Korosu’nu okuduğumuzda sadece bir cinse dair romanlar okumadığımızı görüyoruz. Kısacası Canan Tan’ın kitaplarında var olan, hayatın kendisi. Bu da bir yazarı okumak için sanıyorum ki yeterli bir nedendir.”
Doğan Hızlan
Öteki Hayvanlar
Otlakçı
Memduh Şevket Esendal, dilimizin arınmasına, açıklaşmasına en büyük yararlıkları dokunmuş yazarlarımızdan biridir. Hatta Ömer Seyfettin’den sonra bu yolda en çok çalışmış olan odur. Şunu söylemek istiyorum: Ömer Seyfettin dilimizi Edebiyat-ı Cedide’nin, eski inşanın yapma bezeklerinden kurtarmıştı, ondan sonra gelenler, onun sanatını sevmeseler de, açtığı yoldan gittiler. Memduh Şevket Esendal bir adım daha attı, yazı dilimizi konuşma dilimize yaklaştırmak istedi.” (Nurullah Ataç)
“İnsanlara bakmasını da biliyordu. Kahvelerde tavla oynayan kendi halinde gözükenleri, pansiyonlardaki ilgiye lâyık görülmeyen kişileri merak ediyordu. Etrafında kaynaşan insanlar içinden onun mevkiinde olanların yalnız icap ettiği, zaruri olduğu zaman sahte bir önem verdiklerine canla, zevkle, merakla bakıyor; onların yaşayışından hikâyeler yapıyor, bize sunuyordu.” (Sait Faik Abasıyanık)
“Esendal’ın hikâyecilikteki öbür özellikleri yapmacıksızlığı, süssüzlüğü, canlılığı, yerliliği, gereksiz tasvirlerden kaçışı, kişilerin ruh hallerini, konuşmaları ve tavırlarıyla anlatmasıdır. Hikâyeci olmamın sevinci içinde onunla meslektaş olmanın övüncü de var.” (Haldun Taner)
Palto
Rus gerçekçiliğinin öncüsü Gogol, monarşinin hüküm sürdüğü çarlık döneminde kaleme aldığı öykü derlemesi Petersburg Öyküleri içinde yer alan Palto’yla edebiyata “küçük adam”ı dahil etti. Sıradan bir kalem memuru olan Akakiy Akakiyeviç’i sırtında yeni paltosuyla sokaklara salınca, karakterin hayatın gerçeğinden kaynaklanan ıstırabı feodalizmin merkezindeki bürokratik aygıtı öylesine korkuttu ki Gogol Rus insanını aşağılamakla, halkına ihanetle suçlandı.
Gogol’ün hiciv dolu yaklaşımıyla, görmezden gelinen, horlanan sessiz yığının içinden sıradan bir insanın umutsuz mücadelesini anlattığı öykü, Dostoyevski’den Tolstoy’a, Turgenyev’den Çehov’a bütün bir Rus edebiyatını şekillendirdi.
“Yaratıcı bir okur verin bana. Palto onun için.”
-Vladimir Nabokov
Paranormal Hikayeler
Parasız Yatılı
"Füruzan'ı okumakla Türk insanının daha derinden tanımak olanağını bulur okur. O konunun içine girer, katları birbirinden ayırır. Böylece sosyal ve tarihsel temele inen bir bakış getirir. Sözü edilen temelin önemini onun dünyasında her yerde duyumsamak mümkündür; onun için önemli olan, tek tek insanlardır ve onların toplumsal geçerlilik kazanan kaderleridir." -Die Prese- Viyana- "Orhan Kemal'in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı." -Memet Fuat- "Füruzan edebiyatımızda bir olaydır." -Memet Fuat- "Son olarak 'Haraç', gerçek bir başyapıttır: bu seksen sayfa Flaubert'in 'Saf Bir Yürek' adlı hikayesinin yeniden yazımıdır bir bakıma, ama bu hikayede Felicite'nin adı Servet olmuştur - ömrünün alacakaranlığında, evine giden dar sokağı tırmanırken, 'herkesin, her şeyin elulağı' olduğu bütün o yılları yad eder, sadık ama sömürülmüş, masum ama istismar edilmiş, yaralı ama özlem doludur." -Thierry Cecille- "Çoksesli muhteşem bir iç anlatım.. Sözü birbirlerine veren iç sesler. Çok zor bir şey bunu yapabilmek. Hem yer hem zaman atlıyoruz, bir sesten bir sese. Sürekli bir hareket, seslere ve anlatılarda."
-Marie - Christine Gilles-
Parazit
Perili Köşk – Turkuvaz Kitap
Petra
Peyami Safa Hikayeler
Edebiyat târihçileri, son asır fikrî, içtimâi ve edebî sahaların Peyâmi Safâ gibi bir büyük ismi hakkında umûmî hükümler verirken, onun hikâyeleri üzerinde her nedense durmazlar. Halbuki, bir sanatkârın belli bir cephesini bütünüyle değerlendirmek, ancak o sahada yazdıklarının tamamını gözden geçirmekle mümkündür.
Küçük hikâyecilik zannedildiği gibi kolay değildir. Ama Peyâmi Safâ, daha ilk hikâyesinden itibaren bu zorluğu aşmış bir sanatkârdır. Ona, âdeta tahkiyeci olarak doğmuştur nazarıyla bakabiliriz. Muallim Nâci’nin babasına verdiği unvânı, “anadan doğma hikâyeci-romancı” şeklinde biraz değiştirerek kullanabiliriz. Kısa hikâyelerde merak unsuru, hikâye esprisi, iç bütünlük, hâdiseler arasındaki irtibat Peyâmi Safâ tarafından çok ustalıkla kullanılmıştır.
Peyâmi Safâ’nın dili ve üslûbu hakkında söz söylemeye lüzûm var mı? Kıvrak bir zekâ, duru, güzel bir Türkçe ve çarpıcı bir üslûp, her zaman olduğu gibi bu hikâyelerin de başlıca vasfıdır.
1914’ten 1930’a kadar muhtelif hikâyelerini topladığımız bu kitap, Peyâmi Safâ’nın romancılık öncesi devresine ışık tutacak mâhiyettedir. Peyâmi Safâ’nın hikâyeden romana giden sanat anlayışının da vesikalarını vermesi bakımından HİKÂYELER ayrı bir değere sâhiptir.
Günümüz Peyâmi Safâ okuyucularının en az romanları, fikrî ve içtimâî yazıları kadar HİKÂYELER’ini de zevkle ve severek okuyacaklarını tahmin ediyoruz.
Pirinç Kuşu
"Taze bahar soğuğunda
Mabet önünde
Bir turna düşledim."
Modern Japon edebiyatının kurucularından Natsume Sōseki, ülkesindeki topyekûn modernleşme sürecinde toplumda yaşanan hızlı ve keskin dönüşümün bireyin iç dünyasında yarattığı kırılma ve çelişkileri, kurgu sanatına taşıdığı psikolojik derinlikle ustaca aktarır.
Gazetelere düzenli aralıklarla yazdığı öykü ve denemelerinde kalemini benliği ve belleği üzerinde gezdirerek, hatırlamaya ve serbest çağrışıma dayalı anlatımıyla, sesli düşünme diyebileceğimiz türden çeşitli üslup provaları yapmıştır.
Yazarın tapınak bildiği kendine ait odasının artalanında, göz göre göre ihmale ku rban giden davetsiz konuğun buruk öyküsünü anlatan Pirinç Kuşu, Sōseki'nin alışılageldik halim selimliği içinde dipsiz bir kötülüğün ifade bulduğu kor gibi bir metin...
Prenses Brambilla
Roma Karnavalı’na katılan aktör Giglio Fava, kendini bir masal dünyasının içinde bulur ve katıldığı bu gerçeküstü dünyada kendine hayalî bir ikiz yaratır. O artık Cornelio’dur ve Prenses Brambilla’ya âşık olur. Dahası, aşkının karşılık bulduğuna inanır.
Eserlerinde gerçek ile fantastiği kaynaştırarak göçebe, geçişken dünyalara dönüştüren Hoffmann, Prenses Brambilla’da gündelik hayatı masal, karnaval, mit, tiyatro ve rüya gibi alegorik düzlemlerle eşleştiriyor. Prenses Brambilla farklı dünyalar arasındaki sınırların kaybolup kimliklerin iç içe geçtiği bir Hoffmann masalı.
Rappaccinin Kızı
Karanlık romantizm ve gotik akımların Amerikan edebiyatındaki önemli temsilcilerinden Nathaniel Hawthorne, Rappaccini’nin Kızı’nda esrarengiz bir aşk hikâyesi anlatıyor.
Tıp öğrencisi genç Giovanni öğrenimini sürdürmek için geldiği Padova’da bir oda tutar ve böylece kendini Profesör Giacomo Rappaccini’nin bitkileriyle meşhur bahçesinin üst katında bulur. Bitkilerin dört bir yanından adeta fışkırdığı bu bahçe ürkütücü bir güzelliğe sahiptir; tıpkı Rappaccini’nin kızı Beatrice gibi. Kentteki herkesin çekindiği profesörün göz kamaştıran bitkileriyle yaptığı deneyler ve ürettiği iksirlere pek aşina olmayan Giovanni, çok geçmeden bilim, aşk ve büyünün birbirine karıştığı karanlık bir hikâyenin parçası olur. Hawthorne’un anlatımında sıklıkla sembollere de yer verdiği bu kısa öykü sayfalar ilerledikçe daha etkileyici ve ürkütücü bir hal alıyor.
Real Madrid Rüyası
“Bu kitap ünlü kulübün temel işleyişine dair tam ve kapsamlı bir araştırma. Tarafsız ve hassas bir dokunuşla tamamlanmış zihin açıcı bir anlatım.”
—SÖR ALEX FERGUSON, 1986-2013 Manchester United teknik direktörü
Real Madrid dünya üzerindeki en başarılı spor takımıdır. Kulüp, onun üzerinde UEFA Şampiyonlar Ligi kupası dahil olmak üzere, diğer tüm spor takımlarından daha fazla kupaya sahiptir. Ancak bu parlak başarının ardındaki hikâye, oyuncuların ve teknik direktörlerin ötesine geçmektedir. Genellikle göze çarpmayan nokta, çoğunlukla dışarıdan gelenlerden oluşan bir yönetim ekibinin takımı iflasın eşiğinden alıp dünyanın en değerli spor örgütü haline getirmesidir.
Peki Real Madrid böylesine olağanüstü bir başarıya nasıl ulaştı? Columbia Business School’da misafir öğretim üyesi olarak çalışan Steven G. Mandis, bu konuyu enine boyuna incelemektedir. Eşi benzeri görülmemiş bir perde arkası erişim imkânı olan Mandis, bir spor takımının hem saha içi hem de ticari yönlerini titizlikle analiz eden ilk araştırmacıdır. Öğrendikleri tam anlamıyla beklenmediktir ve moneyball stratejisiyle beslenen veri analizlerinin, takımın başarısının arkasında bulunan birincil araç olduğu yönündeki genel kanıya meydan okumaktadır. Aksine, Real Madrid’in oyuncu seçiminden finansal yönetimine kadar hem saha içinde hem de saha dışındaki kazanma formülü, stratejiyi taraftar kitlesinin kültürü ve değerleriyle uyumlu hale getirmesine dayanmaktadır.
1990’ların sonlarında Real Madrid’in başına geldiği gibi, en yetenekli (ve en pahalı) oyuncuların peşinden koşmak, bir galibiyet rekorunun reçetesi olabileceği gibi bir finansal felakete de yol açabilir. Real Madrid yönetimi, kulübün Real Madrid camiasına hizmet etmek için var olduğuna inanmaktadır.
“Daha önce eşine benzerine rastlanmamış bir perde arkası erişimle yazılmış bu kitap hem saha içi hem de saha dışı performansı analiz eden, herhangi bir spor takımı hakkında bugüne dek yapılmış en eksiksiz çalışma olup çıkarımları hayranlık uyandırıcıdır.”
—DAVID STERN, NBA onursal komisyon üyesi
“Kitap Real Madrid’in, futbolun ve sporun tüm gizemine ustalıkla nüfuz ediyor. Arka planına odaklanıp toplantı ve soyunma odalarındaki gerçeklere farklı bir bakış açısı sunuyor.”
—RAY HUDSON, İngiliz emekli futbolcu ve eski MLS koçu
“Mandis bize topluluk markalarının inanılmaz gücünü açıklıyor. Bu kavramda küresel toplum, markaya öyle derin bir tutkuyla bağlıdır ki bu marka kişilerin bireysel kimliği, değerleri ve çok daha fazlasıyla özdeşleşir.”
—ANDREW MESSICK, IRONMAN CEO’su
“Eğer NFL, MLB ya da NBA seviyorsanız bu kitabı muhakkak okumalısınız çünkü tuttuğunuz takıma bakış açınızı değiştirecek.”
—GEOFF POPE, 2008 yılı XLII Super Bowl Şampiyonu
“Mandis’in iş dünyası ve akademik dünyadaki eşsiz geçmişi ve sahip olduğu objektif bakış açısı, her Madridlinin kütüphanesinde bulunması gereken bu önemli kitabı ortaya çıkarmıştır.”
—GABE LEZRA, ManagingMadrid.com’un kurucusu
“Real Madrid Yöntemi, efsanevi bir spor kulübünün başarı formülü hakkında çığır açıcı bilgiler sunuyor.”
—VINCE GENNARO, Columbia Üniversitesi Spor Yönetimi Yüksek Lisans Programı direktörü
“Real Madrid Rüyası hem sporseverler hem de yöneticiler için eşit derecede eğitici ve ilham verici.”
—LINDSAY MCGREGOR ve NEEL DOSHI, Vega Factor’ın kurucu ortakları ve The New York Times
çoksatanlar listesindeki Primed to Perform kitabının ortak yazarları
Resitatif
Nobel ve Pulitzer Ödüllü Toni Morrison'un kaleme aldığı ilk ve tek öyküsü Resitatif, okurlarını kadim bir bulmacanın çözümüne davet eden yazınsal bir deneydir.
Morrison farklı ırksal kimlikler üzerine inşa edilmiş iki başkarakterli bu öyküde her türlü ırksal kodu, anıştırmayı ve klişeyi belirsizleştirmeyi amaçlayarak okuru çözümsüz görünen bir oyuna dahil eder.
Okuma deneyiminin başlı başına ırkçılık karşıtı bir edime dönüştüğü bu çokkatmanlı öyküsünde Morrison, karakterlerin renkleri de dahil, bulanıklaştırdığı tüm ırksal, sınıfsal ve toplumsal farklılıkların keskin çizgilerinde usta bir ip cambazı misali gezinirken, bir yazar olarak omuzlarında taşıdığı sorumluluğu bir nebze de olsa okurlarıyla paylaşma çağrısında bulunur.
Zadie Smith ise kendi deneyiminden yola çıktığı derin okumasıyla okurları düşecekleri tuzaklara karşı uyararak ve öykünün derinliği hakkında ipuçlarını sererek adeta bir kılavuz görevi görür.
Değişen siyasal iklimin ve zamanın ötesinde bir armağan...
Rüzgarlı Pazar
Rüzgarlı pazar yazarın önceki dört eserinden farklı olarak halk hikayesinden masala doğru yürüyen bir özellik taşımakta. Bu kitap için "Bir kent masalı" tabiri kullanılsa yerinde olur. Mustafa Kutlu; bu uzun hikayesinde esas itibarı ile "yoksulluk" temasını işliyor. Sevginin, dayanışmanın, merhametin destansı hikayesini sunuyor.
Şahsıma Ait Ada – Mikronezya
Ezya Arşipeli içinde, kendi halinde ,küçücük, minicik, mini minnacık bir adadır Mikronezya. Denizden komşuları Yutania, Bitania, Germania ve Makronezya'nın arasında, "coğrafya kaderdir" sözünü haklı çıkaran bir ada.
Gün gelir, bu adada iktidar değişir ve taşı toprağı altın, halkı için cennet adada işler de değişir. Yalancısı, talancısı, dürüstü, üçkâğıtçısı birbirine karışır. Mikronezya gün geçtikçe fakirleşirken, adanın devlet başkanı ve haramileri zenginleştikçe zenginleşir...
Peki nereye kadar?
Gazeteci, yazar Mine G. Kırıkkanat bu kez kalemini ilk göz ağrısı "mizah"la donatıyor ve çağdaş hicviyesi Şahsıma Ait Ada MİKRONEZYA ile hem nalına hem mıhına vuruyor.
İzel Rozental'in çizimleriyle...
Sait Faik Abasıyanık Bütün Öyküleri
Denizi, vapuru, adası, mahalle kahveleri, salaş meyhaneleri, bohem pasajları, Ermeni balıkçısı, topal martısı, Lüzumsuz Adam’ı, sokak köpekleri, bin bir hüznün oynaştığı günbatımları, gün doğmadan sokakları dolduran ameleleri, paydos saatlerinin umutsuz memurları, rakı şişesinde balık olan şairleri, neşeli kumpanyaları, sokakları utangaçça adımlayan yoksul çocukları, gayrimüslimleri, yalnızlığına ortak ettiği küçük insanlarıyla İstanbul’u yazdı Sait Faik, İstanbul oldu.
Küçük İnsan’ın tekmil öyküsü bu kapağın altında.