Efsane
Efsaneler bazen denizden,
Bazen aşktan ve ateşten gelirler.
Aşktan ve ateşten ve denizden gelenler,
Bazen ışık olurlar ve bütün zamanı aydınlatırlar…
Efsane kurmak kadar, efsaneyi yazmak da efsaneye dâhildir.
Bir çağı haritalarda bulamazsınız.
Derine, insana ve tarihin denizlerine açılmak gerekir.
Girdaplarda yüksek idealler saklanabilir.
Bu kitapta
İstanbul, Gırnata, Madrid, Roma ve Akdeniz; aşk diliyle kuşatıldı.
Akdeniz, aşk kaleminin haritasıyla yeniden çizildi.
Kılıç kılıca, cevher çeliğe çarptı, varlık da yokluğa.
Ve hep bir yol vardı kalplerden denizlere.
Derin denizler, büyük aşklar için atlas olup dokundu.
İskender Pala, bir çağı ve o çağın efsanelerini dile döktü.
Barbaros Hayreddin Paşa’yı...
Sonra, bir gül sepeti getirdi.
Isırılmış üç elmayı anlattı.
Efsane Güzeller
Şiir görülmez; ancak kalbe doğabilir. Kalpleri titreten de, çizik çizik eden veya süsleyen de bir hissin ilhamıdır genellikle; bir zamanın akışı, bir ruh sıkıntısı yahut bir hazzın coşmasıdır. Heykel gibi, resim gibi bütüne dayalı bir sanata dönüşüveriyorsa söz, adı divan şiiridir onun. O şiir, soyut olanın peşinde koşarken somut olanı örnek gösterir; duygu için maddeyi, içsellik adına çevreyi kullanır ve lirizmi anlatırken de Leyla’lardan, Şirin’lerden, Azra’lardan dem vurup onların yolunda Kays’ları, Ferhat’ları, Vamık’ları dağlar delisine çevirir. Şair ise beyit denen söz katmanları arasında ince sanatkârların izini sürerken evvelce söylenenleri bilmek ve evvelce söylenenleri geçmek zorunda hisseder kendisini, hayallerini ve düşüncelerini derinleştirdikçe derinleştirip giyindirir düşüncelerine.
Giderken Bana Bir Şeyler Söyle
“Ayrılırken söylenen sözler, beraberken yaşananların bir özetidir.”
Yaşam denen sırrın içinde bir sırdı o Üstüne söylenen bütün sözler yarım Adı ise baki kaldı: O sırrın adı ayrılıktı. Kaybetme korkusuna, ayrılık kaygısına dair yarım kalmış sözler bu romanın sayfalarında tamamlanıyor.
Mustafa Ulusoy, İnsanın Temel Acıları Üçlemesi adlı roman serisinin İlki Aynalar Koridorunda Aşk''tan sonra Giderken Bana Bir Şeyler Söyle ile acıların sırrım bir bir çözmeye devam ediyor. Ayrılığın binbir rengini anlatırken, dönüp aşka bir kez daha bakmayı da ihmal etmiyor. Roman, olağanüstü kurgusu, sürükleyici diliyle, sıra dışı bir kahramanın, bir Meleğin gözünden bize bizi anlatıyor, insan olarak var olmanın ızdırabının şifasına giden yolları önümüze seriyor. Yaşam denen sırrın içindeki sırrı katman katman açıyor, dertlerimizin kaynağını gösterip kalbimizi teskin ediyor.
Bu romanı bitirince ayrılık, kaybetme ve ölüme dair korkularınızın, kaygılarınızın hafiflediğini; ölümün soğuk yüzünün güleç bir surete dönüştüğünü görecek ve hayrete düşeceksiniz:
Ölümü hiç böyle düşünmemiştim. Hayatı, aşkı, Ölümü ve ölüm sonrasını merak edenlere...
Gülistan – Kapı Yayınları
Sadi, hikmetli öğütler ve unutulmaz ibretler içeren hikâye geleneğimizin zirve isimlerinden biri. Sadî’nin Gülistan adlı bu eseri, birbirinden çarpıcı hikâyeler ve ilgi çekici karakterlerle dolu.
Yazar okurunu bazen çöllerde, bazen şehirlerde gezdirir. Bazen bir öğrenci bazen de bir tacirle tanıştırır. Ama eser bütün gücünü çarpıcılıktan ve ilginçlikten değil, hikâyelerin derinlerinde yatan alt metinlerden ve anlamlardan alır. Gülistan, özellikle Doğu’da ama bütün dünyada çok beğenilmiş, yüzyıllardır okunmuş ve okutulmuş, böylece bir başucu kitabı haline gelmiştir. Bugünden geçmişe bakıldığında Gülistan, tartışmasız Doğu edebiyat birikiminin en başlarında yer alan birkaç klasikten biri…
Hatıraların Evi – Günümüzdeki Aile
Ev, dünyaya kök saldığımız yerdir. Sorgusuz sualsiz kendimiz olabildiğimiz yer... Aile ise “kalpsiz bir dünyada son sığınak”tır; şefkatin son kalesi. İnsan kimliği hatıralarla oluşur. Aile bu bakımdan hatıraların evidir. Bir evi “yuva” yapan da budur.
Ancak şimdilerde herkesin aklı karışık… Bir “ahlaki panikler çağı”nda yaşıyoruz: Eyvah, aile elimizden kayıp gidiyor mu? Çocuklarımız hiç de bizim çocukluğumuzu hatırlatmıyor, yoksa onlara kötü bir şey mi oldu? Anne ve babalarda sürekli “Bir şeyler yanlış mı gidiyor?” hissi, hatta “yeterince iyi olamama” kaygısı…
Kemal Sayar, Hatıraların Evi–
Günümüzde Aile ile bu akıl karışıklığını bir nebze hafifletmeye çalışıyor. Sorulara ve cevaplara ışık tutan bu kılavuz kitap, evden yuvaya giden yolu aydınlatıyor.
Hazreti İnsan
Varlığa gelen her âdemin kendini varlığa getirene ihtiyacı iki cihettendir; ilki varlığa getirdiği için, ikincisi varlığını sürdürmesini sağladığı için.
Evet, varlığa gelmenin bir sebebi olduğu gibi, var kalmanın, varlıklı olmanın da bir sebebi vardır. İki farklı sebepten değil, bir sebebin iki cihetinden söz ediyoruz aslında. Varolabilmemiz için muhtaç olduğumuza varlığımızı sürdürmek için de muhtaç olmaktan...
Böylelikle varolanların tümü iki sıfatla muttasıf olmak zorunda: vücûd ve beka.
Demek ki aşk vücûdu bâki kılmak için çırpınanların değil, vücûdu fâni kılmak için çabalayanların mesleki.
O halde Cenab-ı Aşk yâriniz ve yardımcınız olsun efendim!
Her Şeyin Bir Anlamı Var
Kemal Sayar soruyor: İnsan varoluşa sinmiş olan o güzelliği nasıl ortaya çıkarabilir?
Kendinde saklı duran ve modern medeniyet tarafından âdeta baskılanan merhamet, şükran, cesaret gibi olumlu özelliklerini bilince nasıl taşıyabilir?
Her Şeyin Bir Anlamı Var, hem bu sorulara yanıtlar bulmaya çalışıyor hem de okurların iç dünyasına ayna tutuyor.
“Şimdi diyorum ki ben sana, her şeyin bir anlamı var. Çiçeğin, böceğin, dalları eğen rüzgârın, ağzımızdan çıktıktan sonra uzayda yüzyıllarca asılı duran sözcüklerin bir anlamı var. Hiçbir şey kaybolmuyor. Hiçbir hıçkırık, hayal kırıklığının yaydığı hiçbir titreşim, içimizde bir coşkunun pır pır kanatlanışı, asla kaybolmuyor. Kâinat gibi, insan da enerjisini sakınıyor. Sonra dağınık duran her şey, biz onu çağırmayı bilirsek, bir yapbozun parçaları gibi birleşip bir şey söylüyor.”
Hilal Görününce
"Hilal Görününce, Türk edebiyatında hak ettiği kadar yer bulamamış bir coğrafyayı, Kırım'ı anlatıyor. Tatarlarla Osmanlı ilişkilerine de yer veren roman, 1853-1856 Kırım Savaşı'nın öncesi ve sonrasını kapsayacak şekilde ilerler. O yılları bir Tatar ailesinin
gözüyle canlandıran eser, Kırım'a has, renkli örf ve âdetlerle zenginleşmiş, destansı bir nitelik kazanmıştır.."
Şafak sökerken Salgır Nehri kıyılarına varmıştı. Çatır Dağı'ndan doğan su durgundu. Yağmur bekliyordu. Adını aldığı bu nehirden su içti. Durup dinlendi. Sonra eski
günlerdeki canlılığını yeniden bularak nehir boyunca yürüdü, koştu. Yaz güneşiyle kavrulmuş bozkırın kokusunu almaya başlamıştı. Doğduğu, bir tayken koştuğu bozkırın.... Bazen taşlı kayalı yerlerde tökezliyor, yine de yürüyor, koşuyordu.
Kuzeydeki düzlüklere varınca yürümeyi öğrendiği bu yerleri tanıdı. Başını göğe kaldırıp birkaç defa kişnedi. Sahibini çağırdı. Durup bekledi. Oradan geçen köylüler bu sahipsiz
hayvanı görerek yanına yaklaştılar. Salgır bu yabancılara ürkek baktı. Sonra dönüp dörtnala oradan uzaklaştı...
Horasan Şehidi
İnsan mı hakikati arar?
Yoksa hakikat mı insanı?
Üç bin yıl evvelinin Orta Asya’sını konu edinen “Bozkırın Sırrı” romanı ve Kerbelâ Vakası'nı anlatan “Aşkın Şehidi, Aşkın Elçisi, Aşkın Secdesi” üçlemesinden tanıdığımız Ahmet Turgut, bu kez Türklerin İslâmiyet’le tanıştığı asra götürüyor bizi.
Beş bölümden oluşan romanın ilk kısmında Türk ve İslam tarihini şekillendiren başat hadiseleri yorumlayan yazar, ikinci bölümden itibaren bizi asıl hikâyeyle baş başa bırakıyor.
Türkler ve Emeviler arasında geçen hayli kanlı mücadelelerin ve Abbasi İhtilali’nin hemen sonrasında gerçekleşen Talas Savaşı’nın nasıl bir zihin-gönül ikliminde yaşandığını merak edenler, alanında ilk olan bu romanı mutlaka okumalılar…
Hüzün Hastalığı
Herkesin kesintisiz mutlu olmaya ya da mutluymuş gibi görünmeye şartlandığı bir çağdayız. Keyifsizlik anlarının dahi “minör depresyon” adını aldığı zamanlar. Herkesin “en mutlu, en güzel, en şanslı, en başarılı ve her koşulda pozitif” olmasını öğütleyen Batı menşeli psikoloji anlayışının karşısında, hüznün doya doya yaşanması bile pek mümkün değil artık.
Kemal Sayar, böyle mutluluk tariflerinin peşinden koşmaya gerek olmadığını, hiçbir şeye kıymet vermeden sadece kendini değerli bilerek yaşanmayacağını anlatıyor. Çünkü hüzün bize dünyanın faniliğini, şeylerin gelip geçiciliğini öğreten görkemli bir misafirdir.
“Hüzün bizi en çıplak varoluşumuzla karşılaştırır, bizi sahte bir dünyada sahici kılar.”
Hüzün Yanığı 2
Her kalp bir mağaradır; bazen güneş görmemiş ebrulî bir hüzün renginde, bazen de ateşine rüzgâr değmemiş kurşunî kül renginde… Kuldan küle varan bir hikâyedir hayat, kimsenin göremediği bir yangın yeridir yürek… Başlamadan biten baharlar yaşar insan. Henüz yolun başında solup giden yapraklardır çektiğimiz acılar… Kan gölünde hüzün gözyaşlarımızla durulanırız hayatı anlamak için. Önce sancı, sonra arayış, nihayetinde matem-i vuslattır âşıkların yazgısı…
Hüzün kokulu Turna’dan kül gözyaşları döken Mihriban’a uzanan yolun yorgunudur Cem. Arkasında bırakmak istediği bir hayat vardır, pişmanlıklarla örülü. Her birimizin ihtiyaç duyup da dillendiremediği bir arayışın yolcusudur. Ve her insanın mutlaka bir kırılma noktası olduğunu hatırlatır bize. Uyanmak ister gaflet uykusundan, doruklara sevdalanmak ister kulluğuna ermek için. Ashab-ı Kehf misali imanın ve tevekkülün derinliğine dalmak ister. Hayran olur yedi iman kahramanı gence ve sadakat örneği Kıtmir’e. Revan olur hakikate giden yola...
Günümüz gençlerinin karanlıklarda bin parçaya bölündüğü aşk yolunda onlara iman- ı Aşkın nasıl olduğunu gösterir Cem. Mağara arkadaşlarının Kur’an’da zikredilen övgü dolu hikâyelerinde Cem’den Cemal’e dönüşmüştür... Genç yürekleri uçurum boşluklarından alıp, İlahi Aşkın zirvesine taşıyan bu yolculuk, hepimizin yol hikâyesidir.
Üç mağara: Derinkuyu, Ashab-ı Kehf ve Hira.
Üç karakter: Turna, Cem ve Mihriban.
Üç mekân: Avanos, Bergama ve Tarsus.
Ve İlahi Aşkın aynasında yansıyan sarsıcı bir ibret öyküsü…
İki Darbe Arasında
28 Şubat süreci….her gün bir yığın hüsran… Günler ilerledikçe dalgalar şiddetini arttırarak dövmeye başlamıştır kalbinizin duvarlarını ve çaresizliğin sesi çığlık çığlığadır içinizde. Ateş düştüğü yeri yakar ve bir serçe olsun, gagasıyla bir damla su getirmez yangını söndürmeye…
İskender Pala, bu defa pek bilinmeyen bir özelliğiyle, “asker kimliğiyle” karşınızda. Usta yazar, 12 Eylül’ün hemen ardından başlayıp 28 Şubat sürecinde YAŞ kararıyla son bulan Deniz Kuvvetleri’ndeki 15 yılın hikâyesini içeriden okuma fırsatı veriyor.
(…) Acı günleri hatırlamak, insana tekrar acı verir elbette. Buna rağmen vaktiyle unutmayı çok zor başardığım o günleri şimdi yeniden hatırlamanın acısını yaşamaya cesaret etmem, sırf tarihe belge bırakma ve belki o savruluş insanların hâlâ aramızda yaşadıklarına dikkat çekebilme amacına yöneliktir ve bu yüzden yazdıklarımın tamamı katıksız hakikattir.
İki Dirhem Bir Çekirdek
Anlatımı güzelleştirmek, savunulan fikir ve düşünceyi daha etkili kılmak üzere her dilde kalıplaşmış bazı sözler bulunur. Atasözleri, dua ve temenni cümlecikleri, sövgü ve ilençler, bilmece ve tekerlemeler... Bu tür kalıplaşmış sözler arasında, dilin bünyesinde en sık rastlanılanlar ise deyimdir.
Dilin bünyesinde kalıplaşmış ve kökleşmiş olarak değişmeden kullanılan deyimler, hiç şüphe yok ki anlatıma canlılık ve güç katarlar. Bu sayede düşüncelerin ve olayların muhataba daha etkili biçimde yansıtıldığı bir gerçektir. Bazı kişilerle ilgili anılar ve hikâyeler, tarihten alınmış olaylar, ve deyimlerin ortaya çıkış nedenleri arasında ön sıraları paylaşırlar. Bu bakımdan deyimlerin kaynaklarını arayıp bulmak, oldukça meşakkatli bir iştir. Bazen rastgele bir sayfada, bazen bir dipnotta, bazen de hiç ummadığınız bir el yazması sayfasında bir deyimin ortaya çıkış hikayesiyle karşılaşmak mümkündür.
Deyimlerimizin ortaya çıkış hikâyelerini bilmenin, dilimizin kültüre yansıyan yüzüne bir renk katacağı kesindir. Umarız, bu konuda daha geniş araştırma yapacaklar için bu küçük kitap bir başlangıç olur.
İlkin Kuşlar Uyanır
İncir Çekirdeği
İrade Terbiyesi – Kapı Yayınları
İrade Terbiyesi, tüm zamanların en çok farklı dile çevrilen kitapları arasındadır. Yazıldığı dönemde hayli ses getirmiş ve kısa sürede baskı üstüne baskı yapmıştır.
Cemil Meriç; “Disiplin içinde çalışmayı bu kitaptan öğrendim” der onun için.
Ali Fuat Başgil ise şu sözleriyle onun değerini pekiştirir: “Mösyö Girard bize bir kitap tavsiye etti ve mutlaka okumamızı söyledi. Bu, Aix-Marseille Üniversitesi rektörü Jules Payot’un İrade Terbiyesi adlı kitabıydı. Ertesi gün şehre inerek kitabı aldım, ihtiyar bir meşenin dibine oturarak okumaya koyuldum. Okudukça, içimde özlem ve pişmanlıkla karışık, belli belirsiz bir acı duymaya başladım. Kendi kendime, ah bu kitap on sekiz, yirmi yaşlarımdayken elime geçmeliydi, böyle bir kitabı okumakta geciktiğim için üzülüyordum.”
Fransızca aslından yapılan elinizdeki bu özgün ve titiz çevirisiyle İrade Terbiyesi, böylece Türk okurunun hak ettiği niteliğe kavuşmuş oluyor.
İsa Hanginiz?
İskele Gazinosu
İşkenceci
Alev Alatlı`nın ikinci romanı İşkenceci, ilk yayımlandığı günden bugüne gücünden bir şey kaybetmedi. Türkiye Yazarlar Birliği, 1987 Roman Ödülü’ne değer görülen roman, 12 Eylül 1980 İhtilali’nin siyasî, sosyal ve ekonomik sonuçlarının ortaya çıkardığı toplumsal dönüşümü, işkence eden ve edilen üzerinden hayal ve gerçeklik perdesinde tahlil ediyor.
İşkence eden ve edilen… Zaman zaman ve yer yer değişiyor. Devlet, din, mikro kültür ve aile olarak sıralanabilecek işkenceci türleri okuyucunun dikkatiyle ortaya çıkıyor.
Türlü türlü insan hallerini resimleyen bu metin; başarısızlığın içindeki başarıyı, acımasızlığın içindeki merhameti, umutsuzluğun içindeki büyük umudu harf harf işliyor. Alev Alatlı`dan çok okunmuş, çok tartışılmış ve bir o kadar da takdir edilmiş bir roman. İşkenceci…
“Türkiye’de işkence gören ile işkenceci arasındaki fark, Birinci Şube’de tutukluyu polis memurundan ayıran, kötü kontrplak kadar incedir. Mazlumla zalim her zaman yer değiştirebilirler. Çünkü bu ülkenin insanı “mezalim”e tepki göstermeyecek kadar zalim olabilir.”
İstanbulcunun Sandığı
İstanbulcunun Sandığı… Şehri kuşatan bir dolu söz, yazı, alışkanlık, eşya, hatıra… Ve bütün bunların hikâyesi...
İstanbulcunun Sandığı Bir Şehrin Ruhunun Minyatür Hali.
İstanbulcu olmak için İstanbul'un kadîm sakini olmak şart değil, şehrin havasını bir kez solumak, hatta bir filmden, bir romandan, bir şiirden ona bakmak dahi o ruha bulaşmak için kâfi.
İskender Pala, İstanbulcunun Sandığı'nda gizli duyguları harmanlıyor; bazen içleniyor, bazen neşeleniyor; kimi zaman sitemini açığa vurup kimi zaman hülyalanıyor.
…Eğer şehri eğlencesiz bir film gibi uzaktan izliyorsa bir serçe, solgun günbatımlarının siluetine ağlamaktan yorulursa yolda ve dönemeden yuvaya düşüp ölürse yavrularına hasret; o zaman, işte o zaman sarsılır duvarları şehrin ve tekrar kurulmak üzere başlar yıkılmaya.
…Zaman ki hem dost, hem düşman; hem mazlum, hem zalim. İstanbul ki hem vatan hem gurbet; hem bilge, hem âlim. Zaman, aktıkça kuduran nehir bazen ve bazen İstanbul, durdukça köpüren zehir... Nefrete dost ve tuzak sevdaya zaman; hayırda şer ve şerde hayır gizleyen İstanbul’um aman...
İstanbulcunun Sandığı'nda İskender Pala zarif kalemiyle şehrin kalbine dokunuyor.
Kalbim Kudüste Kaldı
Yüz yıl önce bugün…
Kudüs, Gazze ve Filistin; Miracın beldesi, ilk kıblegah…
Birinci Dünya Savaşı’nın hakkında en az bilgi paylaşılan
cephesinin ve Kudüs’ün düşüşünün hazin öyküsü…
Evet!.. Devlet-i Aliyye’nin yıldızı batmak üzereydi. Yedi asırlık koca çınar bir yandan İngiliz, Rus ve Fransız kıskacında can çekişirken, bir yandan da dost bellenen Alman ve Avusturya ihanetiyle içten içe kemiriliyordu. Lawrenceların süslü vaatlerine aldanan Bedevi aşiretlerin isyanlarıysa cabası…
Devlet Babanın son çırpınışlarına şahit olmanın ıstırabıyla kurtuluşu şehadette arayan Tabip Subay Faruk Hikmet…
Beride kendi gerçeğini Meryem Anne’de bulmak ve kalbinin İsa’sını doğurabilmek uğruna ülkesini terk edip Kudüs’e gelen Rachel Weizmann…
Rumeli, İstanbul, Halep ve Irak’tan sonra Filistin’e akan er kişi; Basel’den Viyana’ya savrulan ve nihayetinde Kudüs’te Anneler Annesini bulan hatun kişi…
Aşkın ve hikmetin vârisi esrarengiz bir Sahaf, dönemin Mevlevî postnişinin subay olan oğlu, Kuşçu Baba ve onlarda kendilerini arayan iki hakikat talibi…
Farkında oluruz yahut olmayız. Aşıklarımızı anarken “Tahir ile Zühre”, “Ferhat ile Şirin” deriz. Oysa Avrupalılar âşıkları yâd ederken “Romeo ve Juliette”, “Antonius ve Kleopatra” derler. Âşıkların “ile” sayesinde birbirlerine bağlanması, biri olmadan diğerinin yarım kaldığına alâmettir. Hâlbuki “ve” benzer ama ayrı olanları sıralamaya yarar. Keza bu topraklarda birbirlerini sevenler, mıknatısın iki ucu olurlar. Nikâh ile birbirlerine bağlanan sevgilileri “Zevc” ve “Zevce” olarak anlattığımız gibi mıknatısın iki ucu arasındaki cazibeye de “Zevciyat” deriz biz.
Kaplumbağa Terbiyecisi
Tablo bittiğinde Osman Hamdi başyapıtına baktığını hemen anladı. Sonuçtan hayli memnundu. Ama resmi görenler tabloda ne anlatıldığını anlamakta zorlanmışlardı. Birbirlerine kaplumbağa terbiyecisi diye eski bir mesleğin olup olmadığını soruyorlardı. En okumuş yazmışlar bile böyle bir meslekten söz edildiğini hiç duymamışlardı. Nerede çalışırlardı bu adamlar? Sirklerde mi? Yoksa saray bahçesinde mi? Kimse bilmiyordu. Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!
Kaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey'in Romanı çok çalışmış ve bu topraklara aydınlama düşüncesinin tohumlarını serpmiş bir adamın hayatını son derece açık ve akıcı bir dille anlatıyor.
Karun Ve Anarşist
Tarih bir ayna… Aynayı kaplayan bir dilemma…
Kutsal Hermos’un suyuna karışan altının rengi hızla kan kızılına dönüşürken; kâhinler yaklaşan büyük savaşın haberini vermiş, tekinsiz bir hava zengin Lidya diyarını sarıp sarmalamıştı. Bir cephede güçlü askerleri ve görkemli hazineleriyle Aslan Kral Krezüs nam-ı diğer Karun; diğer cephede terk edildiği ölümü alt edip Pers diyarına hükmedecek olan Keyhüsrev.
Ve aynada sır dolu bir yansıma; tarihin öteki yüzünde devam eden karanlık…
Bir darbeye koşan Türkiye’de polis sirenleri yeri göğü inletiyor, silah sesleri sloganlara karışıyordu. Günleri ve geceleri esir alan terör, sokak çatışmaları, soygunlar, cinayetler her şehirde, her sokaktaydı. Kültür ve sanat kana bulanacaktı. Savrulan hayatlar, imkânsız aşklar…
Kim haklıydı? Ah!..
Karun ve Anarşist, tarihin akışını belirleyen hırsların ve tarihi aşan aşkların romanı. Coğrafyamızın kaderine bilgece bir bakış. İskender Pala’nın hep zevkle okunan usta kaleminden…
Kayıp Arkadaş
Hemen Herkesin "Biz ve Onlar" Çerçevesine Yerleştiği Zamanlarda "Bütün"ü Arayan Bir Psikiyatr Kemal Sayar'ın Kitabı: Kayıp Arkadaş
Toplumların bunalım dönemleri olur. Korkunun, kaygının hüküm sürdüğü, nostaljinin galip geldiği, merhametin unutulduğu, anlama çabasının yerini karşılıklı suçlamanın aldığı, hemen herkesin "biz ve onlar" çerçevesine yerleşip "bütün"ü kaybettiği zamanlar. Yani radikal bir empati gereken zamanlar. İşte böylesi zamanları, psikiyatri profesörü Kemal Sayar, incelikli ve derinlikli yorumlarıyla, farklı noktalardan ele alıyor. Adeta bizi bize açıklıyor. Kayıp Arkadaş, dokunduğu her temayla düne, bugüne ve yarına konuşan bir kitap.
Goethe'nin ölürken, "Işık, daha fazla ışık!" dediği rivayet edilir. Dünyamız merhamet eksikliğinden can çekişirken, "Merhamet,daha fazla merhamet!" diye sayıklıyor incinen ruhlar… Yaşayanlar... Yaşadıkları için acıyı hâlâ hissedebilenler.
Kerbela Hz Hüseyin
Zulüm gücü elinde bulunduranın yaratılanlara haksızlık etme hakkını kendinde görmesidir. Alnı secdeye değip de yüreği adalete değmeyenlere inat, dilinden zikir düşmeyip de eliyle saltanat kuranlara rağmen Muhammedî duruş gösterip mazlumların sesi, güvenci olmanın yiğitlik meydanıdır Kerbela.
Bugün Kerbela’yı doğru okuyamadığımız meseleyi bir halifelik ısrarı diye anladığımız için imanımız kısır kalmıştır. Hz. Muhammed’i (sav), Ali’nin (kv) yolunu ve Hüseyin’in (ra) direnişini derinden anlayamadığımızdandır ki…
Allah’a kullukta “sloganca bir aşkımız” var ama “şuurumuz” yok. Tüm yaratılanlara muhabbetimiz var ama samimiyetimiz kalmamıştır.
İki türlü kıyam vardır: İbadetin ve imanın kıyamı. Namazda Allah’a aşkımızdan kıyam ederiz, imanda kıyam ise Allah düşmanlarına, Allah’ın emaneti kullarına zulüm gösterenlere karşı ölümüne karşı durmaktır. Velev ki haksızlığı yapan kendisini “Ben Müslümanım” diye tanıtsa dahi.
Kırk Ambar
Kırkıncı Kapı
Kudemanın Kırk Atlısı
Kutadgu Bilig – Kapı Yayınları
Türkler İslamiyetin kabulüyle beraber yeni bir kültür dünyasının içine girdiler.
Bir yandan Arap ve Fars kültürünün kaynaklarına nüfuz etmeye çalışırken diğer yandan kendilerine ait bir ifade dili aramaya koyuldular.
Yusuf Has Hâcib, “Mutluluk Bilgisi” diyerek
bugünkü dile aktarabileceğimiz bu eserinde çok yönlü bir dünya arayışına girişir.
Bilginin değeri, hükümdarlık, iyilik, adalet, hayatın anlamı, devlet yönetimi, gençlik, tarım yapma gibi akla gelebilecek hemen her konuda konuşur.
Sonuçta bir öğüt kitabıdır ama bilmenin ve bildirmenin yöntemlerinin peşine düşer.
Türkler bu kitapla düşünmeye başlamışlardır demek abartı sayılmaz.
Merhamet – Kapı Yayınları
Dünyamız merhamet eksikliğinden can çekişiyor. Oysa merhamet, içimizde bir yerlerde sönmeye yüz tutmuş insanlık kandilini yeniden tutuşturan bir duygu… Merhamet sahipleri ötekinin acısıyla acı duyan ve onun ıstırabını dindirmeye soyunan soylulardır. Ve adalet ancak merhametle kaimdir.
Kemal Sayar, merhamet ve rikkatin hüküm sürdüğü, sevginin varlığı ışıklandırdığı bir dünyanın mümkün olduğunu söylüyor. Kalbin üzerindeki kiri pası söküp atmakla, kalbe dönüp onun şarkılarını söylemekle; aşkın, merhametin, affediciliğin tekrar kazanılacağını gösteriyor.
İşte o yüzden bu kitap iyimserlik üzerine.
Kalbe dönüş için son çağrı…
“Çaremiz muhabbet, ilacımız merhamet!”
Mevlana – Kapı Yayınları
Mihmandar (Bir Eyüp Sultan Romanı)
“Peygamber’in mihmandârı! Bir arzun varsa yapayım. Bir vasiyetin varsa yerine getireyim!”
“Ey Emîr! Sakın Allah’ın dinini bozma, müminler arasına fitne girmesine müsaade etme. Askere adalet ile muamele eyle ve düşman karşısında can kaygusu çekme. Bana gelince, senden ve senin ait olduğun şu dünyadan hiçbir şey istemediğimi bil ve herkese böylece ilan et. Şurada can oynatan cengâverlerden son arzum odur ki Azrail (a.s) bize uğradıktan sonra na’şımı Konstantiniyye surlarına yakın götürsünler. O gün savaş hattı nerede oluşursa, bedenimi o noktaya kadar taşısınlar ve orada, savaşan mücahitlerin arasında beni defneylesinler. Ta ki atlarımızın ayakları bedenimi çiğnemiş olsun, Bizans dokunamasın. Ayrıca, eğer yapabiliyorlarsa, cenazemi kendi atımın arkasında bir sedyeye bağlayıp taşısınlar. Tıpkı Kutlu Nebi’yi getiren Kusvâ’nın Medine’de bizim hanemizi bulduğu gibi o da benim için nereye gideceğini ve nerede duracağını bulacaktır.”
Çölde gönüllere düşen tutku oldu, dünyaya yayıldı. Eyüp Sultan, o ateşin hem mihmandârı hem de kahramanıydı. O Kahraman, Mekke, Medine ve Şam’dan geçti ve İstanbul önlerinde durdu.
İstanbul’un fetih müjdesini nesillerin ve zamanın ruhuna işledi. İskender Pala, bu gönül kuşatmasını dile döktü. Rum ateşi ile aşk ateşini karşı karşıya getirdi. Kosntantiniyye’yi İstanbul’a dönüştüren müjdenin haritalarını çizdi. İnanç ve tarih, bir aşk ve iman insanının öyküsünde bugünün ışığı oldu.
Mihmandar!