Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil
Haldun Taner’den kültürümüzün unutulmaz kişileri üstüne unutulmaz yazılar. Portre edebiyatımızda bir doruk kitap.
Haldun Taner’in bu en sevilen ve belki de en çok okunan düzyazı kitabı büyük bir özenle hazırlandı. Yazılarda bahsi geçen kişilerin adları öne çıkarıldı, daha da önemlisi kişi adları dizini yapıldı. Sadece bu dizine göz atıldığında bile Haldun Taner’in nasıl geniş bir kültür evreninde kalem oynattığı ve konu zenginlikleri anlaşılıyor.
Ömer Seyfettin’den Seçmeler 1
Ömer Seyfettin edebi zevk sahibi olmak ve hikayemizi anlamak isteyenlerin öncelikle okumaları gereken yazardır. Hikayeleriyle yaşadığı dönemin siyasi ve fikrii hayatında olduğu kadar modern Türk Hikayeciliğinde de çığır açmıştır. Yayınevimiz Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilk ve orta öğretim seviyesindeki öğrencilere tavsiye ettiği bu eser için Ömer Seyfettin Hikayelerinden bir demet sunar. Seçmeyi edebi türlerimiz hakkında yaptığı hatırşinas ve zevkli derlemelerle temayüz eden N. Ziya Bakırcıoğlu yaptı. Okumayı kolaylaştırmak için gerekli gördüğü yerlere kısa açıklamalar yazdı. Hikayeler'in birinci kitabında yazarın en sevilen hikayelerinden on altısı, ikinci kitabında dokuzu bulunmaktadır. Okuyanların dahi tekrar tekrar okuması gereken hikayeler...
Ömer Seyfettin’den Seçmeler 2
Ömer Seyfettin edebî zevk sahibi olmak ve hikayemizi anlamak isteyenlerin öncelikle okumaları gereken yazardır. Hikayeleriyle yaşadığı dönemin siyasi ve fikrîi hayatında olduğu kadar modern Türk Hikayeciliğinde de çığır açmıştır. Yayınevimiz Milli Eğitim Bakanlığı'nın ilk ve orta öğretim seviyesindeki öğrencilere tavsiye ettiği bu eser için Ömer Seyfettin Hikayelerinden bir demet sunar. Seçmeyi edebî türlerimiz hakkında yaptığı hatırşinas ve zevkli derlemelerle temayüz eden N. Ziya Bakırcıoğlu yaptı. Okumayı kolaylaştırmak için gerekli gördüğü yerlere kısa açıklamalar yazdı. Hikayeler'in birinci kitabında yazarın en sevilen hikayelerinden on altısı, ikinci kitabında dokuzu bulunmaktadır. Okuyanların dahi tekrar tekrar okuması gereken hikayeler...
Ömer Seyfettinden Seçme Hikayeler
On Dakika Otuz Sekiz Saniye
Adı Leyla’ydı. İstanbul’un en eski genelevlerini barındıran o meşum sokakta yer alan gülkurusu renkli evde bilinen adıyla Tekila Leyla. Öyle derdi ona arkadaşları, ahbapları ve müşterileri. Öyle derdi ona beş kadim dostu. Hiç istemezdi Leyla kendisinden geçmiş zaman diliminde söz edilmesini. Ama işte kalbi daha az evvel susmuş, soluk alış verişi ise hepten kesilmişti. Şehrin kenarlarında bir çöp kutusuna bırakılmıştı cansız bedeni. Gene de henüz durmamıştı beyni. Çalışıyordu hâlâ. Tastamam on dakika otuz sekiz saniye boyunca…
On Üç Günün Mektupları
Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben arasındaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum; ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun; ve benim için her şeysin.
Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki.
Cemal Süreya, Temmuz 1972’de Okmeydanı SSK Hastanesi’ne yatan eşi Zuhal Tekkanat’a hastanede kaldığı on üç gün boyunca mektuplar yazmıştı. Zuhal’e ve oğulları Memo’ya olan sevgisini, hayallerini ve özlemlerini, mutluluk ve kaygılarını anlattığı, şiirinden tanıdığımız içtenlikle kaleme alınmış bu mektuplar, Süreya’nın ölümünün ardından Erdal Öz’ün sunumuyla kitaplaştırıldı. Kitabın ikinci kısmını oluşturan 1967-1978 tarihli mektuplarla birlikte On Üç Günün Mektupları, bir büyük aşkın “sevda sözleri”yle bezeli tanıklığı ve tarihçesi.
Önce Ekmek
Orhan Kemal’in 1969 yılında hem Türk Dil Kurumu hem de Sait Faik Hikâye Ödüllerini kazanan kitabı Önce Ekmek , bu büyük romancının öykücülükte de ne kadar büyük bir kalem olduğunu gösteriyor. Büyükşehir insanının yaşama ve şehre tutunma uğraşısını, kavgasını anlatan bu öyküler, tüm Orhan Kemal yapıtlarında olduğu gibi, okurun insana dair inancını besliyor, güçlendiriyor ve direnme gücünü artırıyor. Orhan Kemal’in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok aza yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve aydınlığı yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal’in kitaplarını yayımlamaktan onur duyuyoruz.
Onlardan Kalan
Onuncu Köy
Türkiye’nin binlerce köyünden biridir Damalı. Tıpkı diğerleri gibi, bu köyün muhtarı, bekçisi, eğitmeni, arlısı arsızı, her bir şeyi vardır. Tabii, bir de öğretmeni...
O eğitim ordusunun neferlerinden biridir. Yemede içmede, gezmede tozmada değildir gözü. Dünyaya doymadan, güzel evler, temiz sular, bakımlı çocuklar, çocukları uysallaştırmayan okullar görmeden ölürüm diye korkmaktadır. Köylere aydınlığı götürme savaşında yenilmekten bir de... Gel gör ki, bu uğurdaki mücadelesi çetin geçer Öğretmen’in. Verdiği savaşta köylüyü yanına alıp, haksızlığın, yolsuzluğun karşısında durdukça, doğruları söyledikçe yerinden edilir. Dahası, çok sevdiği mesleğinden. Ama Öğretmen yılmaz. Işığını saça saça o köy senin, bu köy benim dolanır. Böyle böyle, yolu Onuncu Köy’e düşer. Burada da onu benzer bir mücadele beklemektedir...
Fakir Baykurt bu romanında, bir köy öğretmeninin yobazlığa, yolsuzluğu, bağnazlığa karşı devrimci direnişinin ışığında eğitim sorunlarına ve bürokrasinin o kayırmacı yaklaşımına değiniyor.
Orfeus’tan Sonra
Orfeus’tan Sonra eleştirel şiirler, şiirsel eleştiriler 2002-2022
“Günümüze kadar (en azından son yüzyıla kadar) şairler ve yazarlar hayata bakarak yapıtlarını ortaya koydular. Dolayısıyla yapıtlar hayat üzerine üretilmiş metinler oldu. Kısacası sanatın kaynağı yani nesnesi hayattı. Oysa günümüzde, sanat yapıtları, özellikle de sanatçılar için, hayatın önemli bir yanı haline geldi. Artık sanat da hayata dahildir. O halde sadece hayat üzerine yapıt üretmek değil, sanat üzerine de yapıt üretmek olasıdır. Bir sanat yapıtı başka bir sanat yapıtının nesnesine dönüşebilir.
… Giderek içine kapanmaya başlayan şiirimizi, sinemaya, resme, tiyatroya ve öteki sanatlara doğru açmak, ona biraz nefes aldırabileceği gibi etkinlik alanını da zenginleştirip genişletecektir. Bunun yanı sıra şairlere de yeni esinlenme olanakları yaratacaktır kanısındayım.
Bir başka adlandırmayla, ‘kazı-yorum şiirleri’ diyebileceğimiz bu ‘eleştirel şiirler’i ya da ‘şiirsel eleştiriler’i, çoğu ‘başyapıt’ olarak nitelendirilebilecek sanat yapıtlarını bugünden geçmişe doğru kazıyarak ve yorumlayarak yazmaya çalıştım. Sonunda (yoksa başında mı demeli) Orfeus’la karşılaştım. Arada başka Orfeus’lar da var kuşkusuz. Kitabın sayfalarını birlikte açmaya, ortak zihinsel bir çabayla kazımaya ve yorumlamaya davet ediyorum. Umarım sizler için de şiirli bir yolculuk olur.”
Ortadirek
Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikayelerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir. Üçlünün ilk kitabı Ortadirek'te uzun ve zorlu yolda yürüyenler anlatılır. Bir çile yürüşüdür bu; varacakları yerde onları sadece ayakta kalmak mücadelesi bekliyor olsa da, her yürüyüş bir umuttur Pamuklar toplanmadan Çukurova'ya ulaşmak, çileye ve umuda da ulaşmaktır. "Türk romancısı Yaşar Kemal'in Ortadirek romanı edebiyatın büyük insan manzaralarından biridir. Bu roman aslında Savaş ve Barış ve Moby Dick boyutlarında bir yapıttır." -Michel Cournot, Le Monde, (Fransa) "Buna dikkat çekici bir eser değil, bir şaheser demek daha doğru olur." -Bulletin Critique du Livre Français, (Fransa) "Yaşar Kemal'in romanı Tolstoy'un çapına ve Dickens'ın canlılığına sahiptir." -Lena Jeger, Manchester Guardian, (İngiltere) "Sofokles'in trajedilerini besleyen o çok görmüş geçirmiş yaşlıların deneylerle dolu sesidir bu. Anadolu'nun sesi." -Ceyhun Atuf Kansu, Varlık- "Bugüne kadar okuduğum en mükemmel Türk romanıdır Ortadirek." -Fethi Naci, Bir Romancı: Yaşar Kemal
Osmancık
"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir.
Ötelerin Çocukları
Akdeniz’de geçmişten günümüze yansıyıp duran bu uygarlık ortamında, gerçekle mitololjinin içiçe girdiği bir serüvendir yaşam. Ve doğal olarak, ekmek kavgalarının, aşkların ve acıların, yerel boyutlarından sıyrılıp evrensel anlamlara dönüştüğü bir romandır "Ötelerin Çocukları". Halikarnas Balıkçısı, denizle özdeşleşen insanların doğasını, çarpıcı ve parıltılı bir anlatımla romanlaştırırken, gerçekte yaşamın ta kendisini sunmaktadır okura.
Otlakçı
Memduh Şevket Esendal'ın, insan ve toplum anlayışımızın çağdaşlaşması, dilimizin özleşmesi yolunda atılımlar yapan yazarlarımız arasında önemli bir yeri vardır. Esendal, bilgece bir hoşgörü ve iyimserlikle her kesimden insanı ele alır öykülerinde. Bir soruya verdiği yanıtta, "İnsanlara yaşamak için ümit, kuvvet ve neşe veren yazarlardan hoşlanırım. İnsanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmam" diyor Memduh Şevket Esendal. İşte 'Otlakçı'daki öyküler doğaya, insanlara arı duru bir sevgiyle bakan; gerilimleri bile sevecenlikle karşılayan bir anlayışın ürünüdür. Soyuttan arınmış gözlemleri, alabildiğine derin ve gerçekçi boyutlarıyla, her dönemin yapıtı olabilecek öyküler bırakmıştır büyük usta. Uzun bir aradan sonra, her zaman gündemde kalmak üzere, yeniden genç kuşaklarla buluşan 'Otlakçı'yı büyük bir ilgi ve beğeniyle okuyacaksınız.
Otların Uğultusu
Eskiden, çok eskiden
Tanrımız yoktu. Korkumuz yoktu.
Günahımız yoktu. Yapraklar gibiydik.
Öpüşler gibiydik. Köpükler gibiydik.
Yapamadık. Güzellik boğdu
İyilik zayıf düşürdü hepimizi.
İçimizden birisini göklerin ardına gönderdik.
Şimdi hepimiz huzurla birbirimize kötülük ediyoruz.
Şimdi hepimiz korkuyla acımızı seviyoruz
Şimdi hepimiz dünyayı bir tanrıya değiştik
Şimdi hepimiz cehenneme dua ediyoruz.
Oturaklı Başkan
Otuz Beş Yaş
"Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider."
Cahit Sıtkı Tarancı'nın bu dizelerle başlayan " Otuz Beş Yaş" şiiri, Türk Edebiyatının kült şiirleri arasındadır. Bir başka şiir ustamızın, Behçet Necatigil'in deyişiyle: "Şiirlerinde, yaşamanın ve aşkın güzelliğini öven, ölümün üstünlüğünü vurgulayan, Türkçeyi bütün tatlılık ve anlatım gücüyle şiire geçiren Cahit Sıtkı Tarancı, döneminin en çok okunan şairlerinden biri olmuş, hiçbir akıma bağlanmadan kendine özgü bir şiir geliştirmiştir."
Tarancı'nın şiirle ilgili bir soruya verdiği yanıt da bu doğrultudadır. "Şiirle hayat arasındaki sıkı ilişkiye inandığım içindir ki, şiir hiçbir zaman bir düşüncenin kanıtlanması(...) olarak düşünmedim. Şiirin yapısının gerektirdiği bu bağımsızlık, şairlerin özgürlük aşkıyla da açıklanabilir. Bunun için, baskı rejimlerinde ilk isyan bayrağını açanların daima şairler olmasına şaşmamak gerekir." Tarancı'nın bütün şiirlerini, değerli eleştirmen Asım Bezirci'nin titiz derlemesiyle sunuyoruz.
Patasana
Fırat’ın ışıltısına gizlenmiş karanlık sırlar
Fırat kıyısında kazı yapan arkeologlar Hititler döneminden kalma bazı tabletler bulur. Saray yazmanı Patasana’nın yaklaşık üç bin yıl önce yazdığı bu tabletler Anadolu medeniyetleri üzerine önemli sırların açığa çıkmasını sağlayacaktır. Zor koşullar altında, sabırla çalışan arkeologlar kazı yapılan bölgede art arda işlenen cinayetler yüzünden baskı altında kalınca tabletlerin tamamının gün ışığına çıkması tehlike altına girer.
Coğrafya kaderdir
Ahmet Ümit Patasana’da Anadolu’nun belleğini kazıyor. İki farklı zamanda iki farklı koldan ilerleyen roman ortaya çıkardığı binlerce yıllık Anadolu resmiyle günümüz Türkiyesi’ni oluşturan şartları daha iyi anlamamıza imkân tanıyor.
İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, sevgili ile düşmanı ayırt edemeyen bu cahili bağışla. Sensiz yaşamının çorak bir çöle döndüğünü fark edemeyen bu aymazı bağışla. Bağışlanmayacak kadar açgözlü, hırslı, vefasız olan bu kaba adamı bağışla.
Pembe Ve Yusuf
Ne benim sözüm geçer bu iklimde ne de senin böyle gelmiş böyle gider son söz törenin!
Birbirlerine delicesine düşkün iki kardeşin, Pembe ile Yusuf’un sızılı ve çarpıcı öyküsü. Ezenler ve ezilenlerin amansız savaşımı. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın değişmez kaderi...
Törenin kara gölgesi renklerin üzerine çökerken, içlerinde en gariban gördüğü “Pembe”ye vermişti önceliği.
Soluğu kesildi “pembe”nin, beti benzi attı. Güzelim rengini yitiriverdi. Varlığını sürdürmekle yok olmak arasındaki ince çizgide asılı kaldı.
Tıpkı yaşamın içindeki gerçek Pembe’ler gibi...
Yazar hakkında:
Canan Tan Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Yeni Asır gazetesinde, Milliyet Pazar’da köşe yazarlığı yaptı. Öykü, roman, mizah ve çocuk edebiyatı çerçevesinde çok sayıda kitabı ve senaryo çalışması vardır.
Ödülleri:
* İnkılap Kitabevi’nin Aziz Nesin Gülmece Öykü Yarışması’nda basılmaya değer görülen İster Mor, İster Mavi adlı kitabıyla, Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk ve tek yazar unvanı (1996)
* Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması’nda Birincilik Ödülü (1997)
* 10. Orhon Murat Arıburnu Ödülleri’nde Uzun Metrajlı Film Senaryosu dalında Birincilik Ödülü (Akrep-1999)
* İzmir Valiliği ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nden Yılın Köşe Yazarı Ödülü (2004)
* Türk Kütüphaneciler Derneği’nden, Türkiye’deki bütün kütüphaneler bazında, En Çok Okunan Yazar Ödülü (2010)
* Kelebek (Hürriyet gazetesi) Senaryo Yarışması Birincilik Ödülü (Oğlum adlı öykü fotoroman olarak çekildi.)
Perişan Gazeller
Bu kitaptaki gazeller, hem kronolojik tasniften uzak kalmış, hem tesadüfen ses kaydı yapılmış, hem de yüzyıllar sonra şairlerinin pejmürde evrakı arasından tesadüfen seçilmiş olmak bakımından perişan sıfatını üzerinde taşıyordu. Bu yüzden adına "Perişan Gazeller" dedik. Divan şiirinden tanıdığımız, sabah mahmuru bir sevgilinin yastık üzerine dağılmış saçları gibi... Her bir telinde ayrı bir güneş parlar, her bir kıvrımında farklı bir dünya görülür.
Perişan Gazeller, bir medeniyetin, kaybolduğu yerde bulunmuş hazineleri gibidir, okurken bunu hissedeceksiniz.
Pervane
Baş Dönmesi
"Çığlığı yansıtmayan tek bir dize var mıdır?"
Ve biz bulutlara gömdük çocuklarımızı
Ve biz çocuklarımızın kipriklerine astık babalarını
Ve biz öldürenden hayatımızı bağışlamasını bekledik
Ve biz katilimizle geleceğe şarkılar söyledik
Ve biz kadınlarımızı arzularından tavanlara astık
Var mıdır gerçekten tek bir dize İnsanın haysiyetinden doğmamış olsun...
- Aragon
Petey
Sevgi, inanç ve dostluk üzerine sımsıcak bir hikâye…
Beyin felciyle doğup doktorların yanlış teşhisleri sonucu zihinsel engelli kabul edilen Petey, iki yaşındayken ailesi tarafından, akıl hastanesine gönderilmek üzere terk edilir. Ufacık yaşında terk edilse de hayata sımsıkı tutunur Petey. Ailesi ondan vazgeçmiştir belki ama o, hayattan vazgeçmez. Yeni evinde şartlar ne kadar ağır olursa olsun mutlu olmak için bir neden bulmakta hiç mi hiç zorlanmaz. Ve bu özelliğiyle etrafındaki herkesi kendine hayran bırakır.
Mevsimler değişir, yıllar geçer; Petey büyür, yaşlanır… Dostları istemeyerek de olsa onu birer birer terk eder. Petey de bir daha incinmemek için artık kimseyle arkadaşlık etmek istemez. Ta ki gönderildiği huzurevinde Trevor Ladd adındaki bir çocukla tanışana dek. Çok geçmeden ayrılmaz iki dost olan bu küçük çocuk ve yaşlı adamın birbirlerinden öğrenecekleri çok şey vardır.
Piç
Piçlerin çocukları olmaz. Piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir. Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır. Piçlerin cinsel hayatı düzensizdir. Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır. Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. En yakın dostlarının kadınlarına dil ve el uzatabilirler. Bu durumda piç tabii ki suçlu, ancak piçlik meşrudur. Piçler düzensiz hayatlarında düzenli olarak içki içerler. Belli sayıdaki kadehten sonra sarhoş olup sızarlar. Sızdıkları yerin adı huzurdur. Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır. Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorulu kalmadıkça terk edemezler. Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve "Neden ?" diye sormaz. "Neden" sorusu piçliği yok eder.
Pinhan
"Pinhan!" dedi Dürri Baba. Sesi yaprak kımıldatmayan sabâ rüzgârı gibi doldu odanın içine. "Pinhan!" dedi çocuk üst üste üç kere. İlk kez bu ismi söylerken, farkında olmadan el çırptı; omuzları sevinçle oynadı; yüzünde gonca güller açtı. İkinci kez söylerken duruldu, az evvelki taşkınlığından utandı. Üçüncü kez söylerken, ateş bastı dilini, damağını; dudaklarında buruk bir tat kaldı. Beti benzi kül kesildi. O zaman Dürri Baba, kollarını iki yana açıp, olan biteni izleyen dervişlere doğru dönerek, "Nicedir adını bekler dururdu. Velhasıl adı da onu. İşte bugün kavuştular birbirlerine. Adı Pinhan olsun bundan böyle" dedi. Elif Şafak, modern ile mistik olanı birleştirebilen bir yazar. -Boyd Tonkin Independent- ... Birbirlerini çekemeyen uygarlıkların yüzyılında, bir ayağı Boğaz’ın doğusunda, diğeri batısındayken nasıl denge korunur? Elif Şafak bu ikilemlere, tek bir mücadelenin kadını olmayı reddederek göğüs geriyor. Ülkesinin genel durumunu göz önünde bulundurarak, sürekli olarak bellek, gelenek, din, ulus, yenilik, dil ve kimlik hakkında kendini sorguluyor. -Amin Maalouf-
Pir Sultan Abdal Geçti Dost Kervanı
Pir Sultan Abdal, sazı ses oldu ve sözü hep şiir kaldı.
Asırlardır gönüllere dokunan bir aşk ustası, kendi halinde bir yol ehli, bir varlığı mihnet etmemekte bulmuş bir isyankâr… Daima şair,
Türkçe’nin gül ağacı…
Alevi-Bektaşi geleneğinin en çok bilinen, tanınan, sevilen, dilden dile dolaşan söz ustası. Onun şiirleri, hayatı ve mücadelesi ile bir, aynı soydan.
Günümüzde bilinen pek çok türkü, deyiş, ilahi ve nefes’in yaratıcısı. Onun sözlerinde önce Muhammed vardır, Ali vardır, Hüseyin, Fâtıma, Hasan, Ehlibeyt vardır. İnancını, baştâcı isimlerini söylemekten hiç çekinmez. Ama sadece politik duruşla sınırlı da değildir. Anadolu’nun dağı taşı, çiçeği ağacı, baharı kışı… Sıradan insanın derdi, hayatı, kaygısı, sevgisi, yergisi… Hepsi Pir Sultan’da da vardır.
Erhan Çapraz’ın büyük titizlikle derlediği Pir Sultan Abdal şiirleri, sözleri, ayrıntılı bir açıklamalarla göz dolduruyor. Dostun kervanına katılmaya çağırıyor.
Pirayede Nazım Olmak
“Hep anlattınız, hep yazdınız, iftira ettiniz,
kendinizce yargıladınız ama bana hiç sormadınız.
Nazım’dan, eşinden, dostundan beni dinlediniz.
Bende Nazım olmak ne demek hiç anlamadınız.
Şimdi sıra bende.
Sessiz çığlıklarımın yankıları yüreklerinizi titretecek...
Susmak yok artık. Haykırıyorum.
Seni hudutsuzca seviyorum Nazım...”
Nazım’ın Pirayesi
Piruze Şamda Bir Türk Gelin
"Erkeklere 'Bu evde eksik oları sensin' dediğimizde, adamların yüzleri asılıyor. Biz kadınları, çok film izlemekle suçluyorlar. Keşke evlendikten sonra da ellerimizi tutabilselerdi. Başımızı dizlerinin üzerine yatırıp saçlarımızı okşasalardı. Erkekler evlendikten sonra bunları neden yapmıyorlar? Sahi, bunlar hep filmlerde mi yaşanıyor?"
Derlermiş ki, bazı hayatlar zaman içinde bağlıdır birbirine. Çağlar içinde yankı bulan, eski bir çare ile zincirlidir ötekine.
Yaşadığı acı gerçeklerden kurtulmak için Şamlı bir kocanın elinden Türkiye'ye kaçan genç bir kadının oğullarına kavuşmak için verdiği mücadelenin hüzün dolu hikâyesi, hafızalarınızdan kolay kolay silinmeyeceğe benziyor.
İncir Kuşları, Sevmek Zorunda Değilsin Beni, Yatağımdaki Yabancı gibi çok okunan kitapların yazarı Sinan Akyüz’ün kaleminden genç yaşta Şam’da gelin olan Piruze’nin gerçek yaşamöyküsünü soluk soluğa okuyacaksınız....
Piyale
"Zannetme ki güldür, ne de lâle, Âteş doludur, tutma yanarsın Karşında şu gülgûn piyâde! İçmişti Fuzûli bu alevden, Düşmüştü bu iksîr ile Mecnûn Şi'rin sana anlattığı hâle..." Şiir yüklü çocukluk "hatıra"larını; su, çöl, akşam, gurup, ay, yıldızlar ve özellikle anne "hayal"lerini; yolları, karanlığı, ulaşılmazlığı ve dinginliği ile uzak"yerler"i hayali, sisli, bulanık ve bir o kadar da sahici olarak kurguluyor Ahmet Hâşim.
Puslu Kıtalar Atlası
“Yeniçeriler kapıyı zorlarken” düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: “Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır.”
Kendini saran dünyayı düşleyen bir haritacının, düşlerinden devşirdiklerini döktüğü Puslu Kıtalar Atlası adlı kitap oğlunun eline geçtiğinde onu kendisinin bile tahmin edemeyeceği maceralara sürükler, oysa yaşayacakları elindeki kitaba çoktan yazılmıştır.
Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve “puslu kıtalar” üzerine bir roman. Hulki Aktunç’un önsözüyle...
Refet
Romantika
Romantika, Turgut Özakman'ın, Korkma İnsancık Korkma'dan sonra, ikinci romanı. Yine şaşırtıcı bir aşkın öyküsü. Bir aşk güzellemesi. 1960-1987 dönemine özgü çalkantılar. Sürprizler, oyunlar, dönüşümlerle dolu, gizemli bir ilişkinin gizli tarihi. Kuşaklar arası çatışmalar. Renkli, ilginç, şaşırtıcı karakterler. Kıvrak, akıcı, neşeli bir dil, yalın bir üslup. Çok acılı bir anlatım tekniği, usta işi bir kurgu. Konusu, kişileri, tekniği, kurgusu ile farklı bir roman.
Rozalya Ana
Sabır
Safahat – 100 Temel Eser
Halkının içinden yükselmiş, ama halkın içinde kalmış bir şair; kendi milleti kadar, Doğu’yu ve Batı’yı dili, edebiyatı ve müziği ile bilen bir aydın; Veterinerlik Fakültesi’nin ilk öğrencisi ve birincisi; İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçen, at binen, gülle atan ve güreşen bir sporcu; şehirde kapanıp kalmamış, Anadolu köylerindeki ahırlarda hayvan tedavi etmiş, gerçekleri yaşamış ve neye mal olursa olsun hep gerçekleri söylemiş bir adam; milletiyle birlikte savaşı, acıyı, yenilgiyi ve zaferi gören gözleri, her daim yaşlı duygulu bir insan, bir şair...
Bu adam, "İstiklâl Marşı"mızın yazarı Mehmed Akif Ersoy’dur.
O, bütün hayatı, ahlâkı, kişiliği, davranış ve düşünceleriyle birlikte, kendimiz ve çocuklarımız için, hiç çekinmeden, "İşte tam bir örnek!" diyebileceğimiz, bir millî kahramandır. Onun eseri olan "Safahat", bu milletin çağdaş destanıdır. Milletimizin bin yılda kıvama ermiş olan ruh ve fikir olgunluğu, inanç ve ahlâk sağlamlığı, cesareti ve kahramanlığı - elbette kusurları ve tedavi çareleriyle birlikte bu destanda dile getirilmiştir. Kendisi"ni ve milletini öğrenmek isteyen genç aydınlar, onu okuyacak ve anladıkları kadar bu "millet"ten olacaklardır. Mehmed Âkif gibi bir evlâda ve "Safahat" gibi bir esere sahip olmak, bir millet için, büyük bir şans ve büyük bir mutluluktur...
Şafakta Yanan Mumlar
Dedeleri karşı saflarda çarpışmış iki genç kızın karşılaşmasını ve bu savaşta yaşanan olayları anlatan; savaş, barış, özgürlük kavramlarını sorgulayan bir gençlik romanı.
“Biri Avustralyalı biri Türk iki ailenin bu dokunaklı öyküsünü okurken, içinde yer alan dehşetin yanı sıra savaşın kötü ironisi seziliyor. Biraz da savaş ateşiyle biçimlenmiş iki farklı ulusal kimliğe karşın biri Avustralyalı biri Türk iki aile, özellikle de iki genç, Peggy ve Zeynep, aynı insanca duyguları taşıyorlar.
Öyleyse neden birbirimizle savaşıyoruz?
Düşmanlığın ne kadar boşuna olduğunu vurgulayan bu kitap, bir barış ve dostluk duası gibi. (1998)
Kutlarım. Kitabı bir kez daha büyük bir zevkle okudum. Bu yayının uluslararası anlayış ve hoşgörüye önemli bir katkı olduğuna inanıyorum. Keşke daha çok kişi bu tür çalışmalar yapsa... (2002)”
-Dr. Maurice Saxby Avustralyalı Çocuk Edebiyatı Profesörü
“Serpil Ural'ın ilk romanı olmasına rağmen son derece başarılı bu eserini 12-15 yaşlarındaki tüm gençlerin okumasını öneririm.
Savaşın acı yüzü ilginç bir kurguyla Çanakkale Savaşları mizansenine oturtulmuş. Akıcı, zaman zaman hüzünlendiren, çoğunlukla düşündüren ama, sevgi ve barışı hep öne çıkaran bir eser. Tüm ilköğretim okullarında okutulmalı.”
-Prof.Dr. Nilüfer Tuncer Hacettepe Üniversitesi Kütüphanecilik Ana Bilim Dalı