Buz Gezegeni Barbarları
Şeytanın Çırağı
“Sayın Savcı Tsuchida, bir katil zanlısı olarak burada tutuluyorum. Fakat belki de aslında katil ben değilim. Evet. Belki. Böyle söylemek zorunda kaldığım için üzgünüm.”
Japon polisiyesinin temellerini atan yazarlardan biri olan ve Japonya’nın en ünlü polisiye yazarı Edogava Ranpo’yu da etkileyen Şiro Hamao, Şeytanın Çırağı’ndaki iki kısa romanda iki farklı cinayetin portresini tüyler ürpertecek şekilde çiziyor.
İlk kısa roman “Şeytanın Çırağı”nda yazdığı günlük yüzünden genç bir kadının ölümünden sorumlu tutulan anlatıcı, davanın savcısına gönderdiği sarsıcı mektupta hem başka suçları için günah çıkarıyor hem de yaptıkları için çocukluk arkadaşı olan savcıyı suçluyor. İkinci kısa roman “Onları Öldürdü mü?”de genç bir avukat, herkes tarafından cinayeti işlediğine kesin gözüyle bakılan ve suçunu kabul de eden bir adamın masum olma ihtimalinin peşinden gidiyor.
Beni Unutma
ÇOKSATAN BİR KÜRT SEVDİM’İN YAZARINDAN…
“O sevmeye doyamadığım, koca bir ömrü içimde özlemiyle yaşadığım, hayat arkadaşım, can yoldaşım, sevdası mahşere kalanım, acısı dinmeyenim, yeri dolmayanım, anlatmaya doyamadığım, anlatmaya kıyamadığım, boğazımdaki düğüm, göğsümdeki boğum, titreyen sesim, sessiz gözyaşım, bitmeyen yasım, dinmeyen sızım. Masal, başıma gelen en güzel şey. Masal benim yarım kalışım.”
Masal… Küçücük yaşında yetimhaneye terk edilmiş, çocukluğu hırpalanmış, erkenden büyümek zorunda bırakılmış, sevgiye, şefkate hasret, ruhu yaralı genç bir pavyon çalışanı…
Kerem… Çocukluğuna, gençliğine acı değmemiş, yokluk görmemiş, ailesinin, çevresinin göz bebeği, geleceği parlak bir hekim…
Onlar gece ve gündüz gibi birbirinden farklı hayatların insanlarıydı. Bırakın bir arada olmayı, aynı sokakta yürümeleri bile zordu. Ama bir gece kader olmaz denileni oldurdu, onları bir araya getirdi. Birbirlerini gördükleri ilk anda yüreklerine düşen aşk ateşi imkânsızlıkların üzerine kocaman bir çarpı atmış, kurulu dengeleri alt üst etmiş, tüm ezberleri bozmuştu artık. İki genç yürek aşkla birbirlerine akarken onları buluşturan kaderin başka planları da olduğundan habersizdiler.
Bir Kürt Sevdim kitabının yazarı Dilek Bilgiç Esen okurlarına yine unutamayacakları, yürek yakan bir aşk hikayesi armağan ediyor. Gerçek bir yaşam öyküsünden ilhamla yazılan Beni Unutma, bizleri aşkın büyülü ve aynı zamanda tekinsiz arka sokaklarında dolaştırırken, önyargılarımızı, “öteki”ye dair bakışımızı da ustalıkla sorgulatmayı başaran sıra dışı bir roman.
Temel Parçacıklar
Michel Houellebecq’in otobiyografik öğeler taşıyan ve çıktığı gibi yoğun ilgiyle karşılanan, bazı sahneleri “pornografik” diye nitelenerek eleştirilen ikinci romanı Temel Parçacıklar 1998 Prix Novembre’ı kazanmış ancak bu kararı onaylamayan ödülün kurucusu istifa etmişti. Aynı ödül sonraki yıllarda Prix Décembre adıyla verilecekti. Yazarın annesi ise romanda anlatıldığı gibi bir ebeveyn olmadığını iddia edecek, oğlu içinse “Eğer adımı bir kere daha ağzına alırsa suratına bastonumu geçirir, dişlerini dökerim,” diyecekti.
Babaları ayrı kardeşler olan Bruno ile Michel’i, hippilerden etkilenen anneleri terk eder. Bruno yıllar içinde hayatının odağına seksi koyan bir hedoniste dönüşecek ama arzuları nadiren karşılık bulacaktır. Michel ise iç dünyası çöller kadar çorak bir moleküler biyolog olacak ve yaptığı keşifle insanlığın kaderini değiştirecektir.
Michel Houellebecq, Temel Parçacıklar’da politik doğruculuğu alaşağı edip modern toplumun dinle, cinsellikle, özgürlükle ve hayatın anlamıyla kavgasını anlatıyor.
“Başkaları tavşan kovalarken büyük avın peşine düşen bir roman.” –Julian Barnes
“Houellebecq maharetli bir yazardan çok daha fazlası: Edebiyat sahnesinde uzun zamandır görmediğimiz türden hakiki bir canavar.” –Le Monde
Mermer Adam
KÖTÜLÜK HİÇ BEKLENMEDİK BİR YERDEN GELEBİLİR.
Yıl 1939, Berlin… Avrupa yeni bir dünya savaşının eşiğinde…
Reich’ın ileri gelenlerinin güzel eşleri tek tek vahşi cinayetlere kurban gider. Gestapo subayı Franz Beewen, öldürülen kadınların psikiyatrı Simon Kraus ve aristokrat psikiyatr Minna von Hassel, Nazilerin nefes aldırmadığı Berlin’de bu cüretkâr cinayetleri işleyen katilin peşine düşerler…
Jean-Christophe Grange’den, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz, gerilim dolu bir macera…
Beni Seç
Tess Gerritsen ve Gray Braver’dan kusursuz bir işbirliği… Geçmişle bugün arasında gidip gelen, ifşalarla dolu, baştan çıkarıcı bir roman.
The Wall Street Journal
Büyüleyici bir suç romanı. Gerritsen ile Braver’ın usta hikâye anlatıcılığı tüm netliğiyle karşımızda.
Karin Slaughter
Üniversite son sınıf öğrencisi Taryn Moore’un cesedi yaşadığı apartmanın önünde bulunur. Görünüşe göre, dairesinin balkonundan atlayarak intihar etmiştir. Olay yerine gelen dedektif Frankie Loomis’in içgüdüleri bu genç ve güzel kadının ölümünün ardında başka gerçekler olduğunu söyler.
Dedektif Loomis’in soruşturması onu üniversite profesörü Jack Dorian’a ulaştırır. Taryn büyük hayranlık duyduğu hocasıyla bir ilişki mi yaşamıştır? İddialı ve hatta tehditkâr bir genç kadın olan Taryn’in ölümüyle Jack’in ilgisi var mıdır?
Frankie art arda sırları ortaya çıkarırken Jack’in bir şeyler sakladığı kesinleşir. Yalan söyleyen Jack aynı zamanda soğukkanlı bir katil midir?
Yeni Bir Hamlet
“Ben delirdim, hayalet göründü; sıradaki ne?”
Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai “tiyatromsu bir roman” olarak nitelendirdiği Yeni Bir Hamlet’te William Shakespeare’in talihsiz ve depresif Hamlet’ini yeniden anlatıyor. Shakespeare’in eşsiz hikâyesi ile Dazai’nin otobiyografik anlatımı birleşince ortaya trajik olduğu kadar absürt bir metin çıkıyor.
Dazai 1941’de yazdığı Yeni Bir Hamlet’te Norveç-Danimarka arasındaki savaşı aynı yıl patlak veren Amerika-Japonya savaşıyla, melankolik Hamlet’i kendisiyle ve Hamlet’in çevresindeki Gertrude ve Ophelia karakterlerini hayatındaki kadınlarla değiştiriyor. Karakterlerin yer yer dördüncü duvarı yıktığı Yeni Bir Hamlet’te Dazai birçok eserinde olduğu gibi yine kaleminin yoldan çıkmasına ket vurmadan aykırı bir eser yaratıyor.
Yürüyen Şato – Yürüyen Şato Serisi 1
“Diana Wynne Jones son kırk yılın en iyi çocuk kitabı yazarı.” –Neil Gaiman
Sophie Hatter üç kız kardeşin en büyüğü olmak gibi kara bir talihe sahiptir, öyle ki kısmetini aramak için evinden bile ayrılamamaktadır. Ancak farkında olmadan Çöl Cadısı’nın hiddetini üstüne çektiğinde, korkunç bir büyünün etkisi altında kalır: O artık yaşlı bir kadındır. Bu berbat durumdan kurtulmanın tek yolu, tepelerde durmadan hareket eden bir şatodan, Büyücü Howl’un şatosundan geçmektedir. Sophie büyünün bozulmasını sağlamak için kalpsiz Howl’la başa çıkmaya, bir ateş ciniyle pazarlık yapmaya ve Çöl Cadısı’yla karşı karşıya gelmeye mecburdur. Bu macera sırasında Howl’un –ve kendisinin– bilinmeyen ve olağanüstü yanlarını keşfedecektir.
Hayao Miyazaki’nin çok sevilen filmi Yürüyen Şato’nun asıl hikâyesi…
M.ö.1177’Den Sonra-Medeniyetlerin Kurtuluşu
"Dönüm noktası olacak bir kitap: anlaşılır, ayrıntılı ve aydınlatıcı." Nassim Nicholas Taleb, Siyah Kuğu'nun çok satan yazarı Eric H. Cline, bu kitapta M.Ö. 1177: Medeniyetin Çöktüğü Yıl adlı eseriyle başlattığı hikâyeyi devam ettirerek Geç Tunç Çağı Çöküşü'nden sonraki dönemi inceliyor. Tarih sahnesindeki büyük medeniyetlerin çöküşlerinin ardından toparlanma ve dönüşüm süreçlerine odaklanıyor. Tüm Ege ve Doğu Akdeniz'i etkileyen uluslararası ağın bozulmasıyla birlikte her bir toplum hayatta kalma mücadelesi vermiştir. Medeniyetlerin yapabilecekleri, yeni normalle başa çıkmak, uyum sağlamak ya da dönüşmekti, ki yapamadıkları takdirde tarih sahnesinden tamamen silinmeleri de kaçınılmazdı. Geç Tunç Çağı Çöküşü'nden sonraki dönemde sadece hayatta kalanların nasıl başardığı değil, aynı zamanda ortadan kalkan medeniyetlerin neden başarısız oldukları da araştırmanın konusudur. Bu kitapta, coğrafi bir yaklaşım benimsenerek her bir toplumun zaman içinde nasıl tepki verdiği ve bu tepkilerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduğu incelenmektedir. Arkeolojik buluntulara, yazıtlara ve mektuplara dayanarak entelektüel bir şeffaflık hedefleyen ve okuyucuya her bir toplumun hikâyesini anlatmayı amaçlayan Cline, günümüz dünyasındaki potansiyel felaketlerle başa çıkmak için geçmişten öğrenilen derslerin hayatımıza nasıl tatbik edilebileceğini de ele almaktadır. Geçmiş medeniyetlerin çöküşü ve yeniden inşası üzerine yapılan araştırmalara değerli bir katkı sunduğu bu kitapta okuyucuyu tarihin derinliklerinden bugünün dünyasına götürmektedir.
İyileşme Zamanı
Düştüm.
Hiç kalkamayacağımı zannedecek kadar uzun kaldım yerde.
“Oysa başlarda her şey ne de güzel başlamıştı. Benim için tüm zorlukları kolaylaştırıyor olması, her şeyin sorumluluğunu alma hevesi çok konforluydu itiraf etmeliyim. Ancak zaman geçtikçe evde karımla değil annemle yaşıyormuşum hissine kapılmaya başladım."
Serinin dördüncü ve son kitabı “İyileşme Zamanı” nda Asfar ve Çolpan'ın evlilikleri büyük bir sıkıntıdan geçiyor. Asfar evi terk etti ve Çolpan perişan.
Ama biliyoruz ki bütün acılar geçer. Bütün yangınlar bir gün mutlaka söner.
Asfar ve Çolpan evliliklerini iyileştirebilecek mi?
Soğuyan kalpler yeniden birbirine nasıl ısınır?
Yas duygusuyla nasıl baş edilir?
Funda Uçuk Er, bir aile danışmanı olarak evli çiftlere vermek istediği mesajları şaşırtıcı güzellikte bir kurguyla okuyucuya sunuyor ve kitabın kapağını kapattığınızda içinizdeki müzik çalmaya devam ediyor.
Aşıklara Yer Yok
“Kim bilir, belki de cehennem insanın kendini bağışlayamamasıdır.”
Aşk sandığımız bağlılıklar, gerçekte bizi kendine tutsak eden bağımlılıklarımız mıdır?
Akademisyen Orhan büyük bir tutkuyla bağlı olduğu Firdevs’in peşinden umutsuzca koşarken, bir yandan kendi geçmişindeki travmalarla diğer yandan Firdevs’in bir başka adama duyduğu hastalıklı aşkla mücadele etmektedir. Gece yarısı aldığı telefonla kendini sayfiye kasabası Saklıkuyu’da bulur. Geçmişte hastane olarak kullanılmış, Osmanlı sarayının ve İstanbul zenginlerinin sırlarıyla dolu eski bir köşkün odasına yerleşir. Hatıralarına hapsolmuş Defne’yle ve diğer komşularıyla tanışan Orhan, onların yaralı hikâyelerine ortak olurken, kendini buraya sürükleyen kaderi anlamaya çalışmaktadır. Firdevs’in birden ortadan kaybolmasıyla içine düştüğü merak, nefes kesen bir sonla cevap bulur.
Âşıklara Yer Yok, gerçeklikle hayalin iç içe geçtiği olağanüstü bir aşk ve tutku hikâyesi.
Aşkın büyülü ve karanlık doğasına dair duygu dolu, eşsiz bir roman.
Her sayfasında kendinizi bulacağınız bir edebi şölen.
Kırmızı Pelerin
Zamanında zihnimize yazılanlar, sonradan kaderimizi yazar…
Açık kapıdan kırmızı pelerinli bir kız giriyor içeri. Bir filmden, bir masaldan kopup gelivermiş gibi hali var. Sabah ezanı okunurken, gün daha tam doğmamış, etraf henüz tam aydınlanmamışken insanın içine bir ürperti gelir ya, ona benzer bir duygu içimi yalayıp geçiyor. Hayalet gibi…
Şu anda kapıyı bir açan olsa, bu kızın odanın ortasında, gözleri kapalı, pelerinin etekleri havalanmış, öylece döndüğünü, benim de keyifle onu seyrettiğimi görse ne düşünür acaba? Ne diyecek, “Biri deli, biri de deli doktoru” der. Onu huşu içinde seyrederken, “Acaba yaşadığı hangi acılar, içine düştüğü hangi çıkmazlar onu bir ruh doktorunun odasında böylesine döndürüyor?” diyorum içimden. İnsan bir psikiyatri kliniğine giderken neden böyle bir pelerin giyer, neden başına önü tüllü bir şapka takar ki… Bunların bir anlamı olmalı. Ve çok geçmeden yaşanan acılar, ince bir sızı gibi tel tel dökülüyor ağzından. Acının, korkunun, aşkın, sevdanın, umudun, umutsuzluğun en büyüğünü yaşamış bu kız.
Çocuklukta yaşanan bir tacizin, bu tacizin koyu gölgesi altında geçen yılların, yalnızlığın, kimsesizliğin, her şey bitti derken açılan yepyeni kapıların, kısaca iyisiyle kötüsüyle macera dolu, dokunaklı bir hayatın hikâyesi bu; çok masum bir aşk hikâyesi aslında.
Kitabın bir yerlerinde mutlaka kendinizle ve sizde iz bırakanlarla karşılaşacaksınız. Umarım onları iyi tanır, önce kendinize, sonra da onlara biraz daha hoşgörüyle yaklaşabilirsiniz.
Gülseren Budayıcıoğlu, 3 Kasım 2022, İstanbul
Bir kitabı yarıya gelince hemen koşup diğerini almak... Okumaya kıyamamak,
okumadan duramamak…
Düşerken – Doğan Kitap
Kurtuluş’un Cin Deresi Mahallesi’nde oturanlar o sabah çok mühim bir olaya uyandılar; iki çocuk babası sıhhi tesisatçı İshak bilinen hiçbir sebep yokken birdenbire ortadan kaybolmuştu. Önce, neden gittiğine kimse bir anlam veremedi ardından İshak’ın yalnız başına olmadığı anlaşıldı. Bu, pek çok şeyi açıklasa da, kişinin kim olduğu ortaya çıkınca daha büyük bir merak sardı mahalleyi: İshak üst katlarında oturan genç ressam Jülide ile kaçıp gitmişti.
Sonrası…
Sonrası düşerken el ele tutuşanların masalı.
Piri Reis
Ötanazi Okulu 2
Yaşam tam da ölümü kabullendiğin anda başlar.
Ölümü kabullenmeli ki insan, aldığı nefese sıkı sıkıya sarılabilsin.
Ötanazi Okulu’nda yalnızlığın içinde solmayı bekleyen Yeşil için hayatına giren suikastçı bir durak gibiydi. Ölmeden önce uğrayacağı ıssız, çorak ama güvenli bir son durak...
Belki de ayrılmak istemeyeceği tek duraktı bu. Az da olsa nefes alabileceği tek durak…
Fakat zaman daralıyordu, göğsünde saatli bir bomba gibi taşıdığı kalbin ömrü tükeniyor, Yeşil’i de beraberinde tüketiyordu. Herkesin ölesiye istediği bir kalbin taşıyıcısı olmanın bazı bedelleri vardı ve Yeşil, belki de en ağır bedeli ödüyordu. O kalbin içinde yaşamayı…
Tehlike ve gizemin iç içe geçmiş duvarlarıyla örülü Ötanazi Okulu, serinin ikinci kitabıyla yeni sırlara kapı aralamaya devam ediyor.
“Kabul etmek istemediğim tek şey onun beni yaşattığı ve benim dışımdaki herkesi öldürdüğüydü. Cennet ve cehennem tek bir vücutta hüküm süremezdi.”
Ötanazi Okulu 2 Ciltli
Yaşam tam da ölümü kabullendiğin anda başlar.
Ölümü kabullenmeli ki insan, aldığı nefese sıkı sıkıya sarılabilsin.
Ötanazi Okulu’nda yalnızlığın içinde solmayı bekleyen Yeşil için hayatına giren suikastçı bir durak gibiydi. Ölmeden önce uğrayacağı ıssız, çorak ama güvenli bir son durak...
Belki de ayrılmak istemeyeceği tek duraktı bu. Az da olsa nefes alabileceği tek durak…
Fakat zaman daralıyordu, göğsünde saatli bir bomba gibi taşıdığı kalbin ömrü tükeniyor, Yeşil’i de beraberinde tüketiyordu. Herkesin ölesiye istediği bir kalbin taşıyıcısı olmanın bazı bedelleri vardı ve Yeşil, belki de en ağır bedeli ödüyordu. O kalbin içinde yaşamayı…
Tehlike ve gizemin iç içe geçmiş duvarlarıyla örülü Ötanazi Okulu, serinin ikinci kitabıyla yeni sırlara kapı aralamaya devam ediyor.
“Kabul etmek istemediğim tek şey onun beni yaşattığı ve benim dışımdaki herkesi öldürdüğüydü. Cennet ve cehennem tek bir vücutta hüküm süremezdi.”
Aşk Hikayesi
Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın hay deli gönül
Hele düşün devr-i Âdem’den beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül
Ruhsatî
10 Haziran 1617 sabahı Kulaksız Kabristanı’nda hatun kişi mezarı üzerinde, biri hanım üç ceset bulundu. Erkekler mezara kapaklanmış, kadın da erkeklerden birine sarılmış vaziyetteydi. Devrin ases teşkilatı aylar sonra üçünün de aynı vakitte öldüğünü açıkladı; aşk yüzünden…
Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez
Surnâme – Bir Osmanlı Mâcerası – İskender Pala
Osmanlı sultanı, şehzadeleri için bir sünnet düğünü tertiplemiştir. İstanbul’da eski saraylarla birlikte Atmeydanı, Okmeydanı ve Divanyolu gibi mekânlar seyirlik alan olarak belirlenir. On beş gün sürecek düğünün dillere destan olması istenmektedir. Her vilayetten ve her ülkeden insanlar davet edilir. Bu sırada üzücü bir hadise: Sadrazam şehit olur… Sultan düğün neşesini siyasete boğdurmamak adına yeni sadrazam ataması yapmaz. Mühr-i Hümayûnunu kime vereceğini düğünden sonra açıklayacağını söyler. Bu durumda on beş günlük düğün süreci devletlular ve davetliler için acımasız ve ölümcül bir iktidar mücadelesine dönüşüverir. Sarayda bunlar olurken sokaktan birkaç öksüz ve yetim delikanlının kaderleri iktidar yarışındaki devletlularla kesişir. Gençler, önce kalpazanlık yapmak, sonra da el altından düğün hediyelerini çalmak zorundadırlar. Üstelik içlerinden biri de zihinsel engellidir. Ve İstanbul bütün görkemiyle eğlenmeye başladığında yukarıdakilerle aşağıdakilerin mücadelesi de başlar. Nefes nefese bir Osmanlı mâcerası… İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden…
Vahiyci
Dağlar tehlikeli sırlara ev sahipliği yapar…
Henüz dokuz yaşındayken annesini kaybeden Stella, Cades Cove’da yaşayan büyükannesi Motty’nin bakımına bırakılır. Oysa bu yeni ve ücra diyarda onu bekleyen tek şey huysuz büyükannesi değildir. Artık Stella’nın, ailesi tarafından nesiller boyunca sır gibi saklanan dağın gizemli tanrısıyla karşılaşma vakti gelmiştir. Ya yazgısına boyun eğip ataları gibi bir Vahiyci olacak ya da dinden çıkmayı göze alarak Dağdaki Tanrı’ya meydan okuyacaktır. Ancak hiçbir seçenek kefaretsiz değildir.
Daryl Gregory’nin çağlara yayılan rahatsız edici romanı Vahiyci, genç bir kızın hem gömülü geçmişiyle hem de ailesinin yıkıcı inancıyla hesaplaşma hikâyesi…
“Zeki, orijinal ve cehennem kadar korkutucu.”
– Kirkus Reviews
“Vahiyci, gotik korku geleneğinin taze ve rahatsız edici örneklerinden.”
– New York Times
“Sürükleyici bir tarihi korku hikâyesi. Yazar Gregory, çarpıcı edebi maharetiyle gerilimi daha da tırmandırıyor.”
– Publishers Weekly
Kekeme Çocuklar Korosu
‘’En son hangi acı seni uykusuz bıraktı , en son hangi coğrafyaya göz yaşı döktün , en son hangi cümle beynini darmadağın edercesine odanın duvarlarında yankılandı , söylesene ? ‘’
Kekeme Çocuklar korosu bir radyo istasyonunda gece programları yapan genç bir adamın hikayesini anlatıyor.
Huzursuz , öfkeli , kafası karışık , hüzünlü bir adamın hayatın içindeki çaresizlikleri , sorgulamaları , kavgaları etkileyici bir anlatımla okurun karşısına çıkıyor.
Olaylar genç bir adamın üzerinden anlatılsa da Kekeme Çocuklar Korosu , doksanlı yılların ve o yılları üniversitede yaşayan bir kuşağın çarpıcı hikayesidir.
Tarık Tufan’ın etkili anlatımının ortaya çıktığı ilk kitap.
Kalk Yerine Yat
Hayat bazen bir uyku sersemliğiyle karşılar bizi. Üstümüze bir ağırlık basar, olmayacak yerde uyuyakalırız, tutulup kalır her yanımız. Hep özlemini çektiğimiz bir ses gelip uyandırır sonra, “Kalk, yerine yat” der ve insan bu sesin sıcaklığına tutunur. Ve evet, herkes günün birinde yerini bulur.
Şermin Yaşar’dan sağda solda uyuyakalmaktan tutulup kalmış, günün birinde uyanıp yerini bulmuş insanların sıradan ve bir o kadar da olağanüstü öyküleri…
Seçme Hikayeler
Bugün çağdaş Türk hikâyeciliği ve Millî Edebiyat Akımı'nın kurucularından biri olarak kabul edilen Ömer Seyfettin gerek kaleme aldığı hikâyelerdeki konu ve karakter çeşitliliği, gerekse hikâyelerinde sade ve kolay anlaşılabilen bir dil ve üslup kullanmaya özen göstermesiyle çağdaşlarından sıyrılarak Türk Edebiyatı'nın en fazla tanınan ve okunan kısa hikâye yazarlarından biri hâline gelmiştir.
Seçme Hikâyeler adlı bu eserde yazarın Ant, Büyücü, Diyet, Efruz Bey, Falaka, Ferman, Forsa, Gizli Mabet, Kütük, Pembe İncili Kaftan, Perili Köşk, Topuz, Yalnız Efe hikâyelerine yer verilmiştir. Ceyda Yüksel tarafından yayına hazırlanan eserin editörlüğünü ise Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olan Tülay Gençtürk Demircioğlu gerçekleştirmiştir. Eserde yer alan hikâyeler dönemin diline ve ruhuna olabildiğince uygun, fakat günümüz okuru için de anlaşılabilir olması amaçlanarak çevrilmiştir.
Turgenyev İlk Aşk
Aşk…
Fakat daima ilk aşk. Bir ateş yalımı bir güneş çalımı gibi ilk aşk…
İlk olanın unutulmaz hatırası…
İşte güzeller güzeli Zinaida’ya âşık gencecik bir delikanlı Vladimir Petroviç…
Kalbindeki ilk kıpırtıda, yaşadığı ilk heyecanda, garip ve alışılmadık hislere dalmış. Ne var ki engellerle çevrilidir her aşk. Onun da karşılaştığı kişi: babası. İlk aşkı aynı zamanda bir ilk hayal kırıklığına dönüşüveriyor birden. Kendisinden büyük bir kadına âşık olmuş henüz on altı yaşında bir genç neler hisseder? Neler için endişelenir? Bizleri bu “trajik” hikâyenin bir parçası haline getiriyor Turgenyev.
Vladimir Petroviç ile beraber Zinaida’yı düşünürken buluyoruz kendimizi. Sevinçle ümitsizlik, aşkla kıskançlık peşini bırakmıyor Petroviç’in.
Rus edebiyatının ve romantizm akımının en önemli örneklerinden, yazarın baş eserlerinden biri olan İlk Aşk, orijinal dilinden Türkçeye özenli bir çeviri ile…