Ateşpare 5
Aşkın ve Ateş birbirlerine duydukları hisleri tamamen kabullenmiş ve aralarındaki güvensizliği de yok ederek ilişkilerini bir adım öteye taşımışlardır. Ancak bunlar yaşanırken yeni düşmanlar kendini göstermeye; geçmişten gelen sırlar, ihanetler ve acılar gün yüzüne çıkmaya başlar. Öyle ki Aşkın’ın, Ateş’le artan bağlarının tutkusunu yaşamaya fırsat bulamadan, öğrendiği yeni gerçeklerle dünyası altüst olur. Karanlıktan kendini gösteren yeni sırlar onun bile aklının alamayacağı kadar karmaşıktır.
Aşkın öğrendiği yeni gerçeklerin ve verdiği büyük kayıpların üzerine gönüllü bir teslimiyet gösterip kelepçelere ve parmaklıklara gittikçe yaklaşırken aslında yeni bir hayatın başlangıcında olduğunun farkında değildir.
Ateş’le yaşadıkları büyük aşka rağmen bir kez daha karşı karşıya gelmek zorunda kalırlar ama ikisinin de iyi bildiği bir gerçek vardır: Ateş ve Ateşpare’yi kimse yenemezdi.
“Bu son gibiydi ama son değildi. Sadece yeni bir devrimin başlangıcıydı, ölümsüz olacak isyanın yeni perdesiydi. Belki de ne Ateş ne de Ateş parçası daha birbirleriyle tanışmamıştı.”
Ateşpare 5 Ciltli Özel Baskı
Ateşten Tezahürat Ciltli
Ateşten Tezahürat Karton Kapak
Atlas Altılısı
SIRLAR.
İHANET.
BAŞTAN ÇIKARMA.
GÜÇ.
İSKENDERİYE CEMİYETİ’NE HOŞ GELDİNİZ.
Her on yılda bir, dünyanın önde gelen topluluklarından biri olan İskenderiye Cemiyeti’ne katılmak için altı yetenekli büyücü seçilir. Seçilen büyücüler, en çılgın hayallerinin bile ötesinde bir güce ve prestijli bir hayata sahip olacaktır.
Ama ne pahasına?
Seçilen her büyücünün, cemiyetin sırlarla dolu davetini kabul etmek için kendine göre bir sebebi vardır. Bu, en tehlikeli düşmanlarına yaklaşmak ya da güvendikleri müttefiklerin ihanetiyle yüzleşmek anlamına gelse bile, İskenderiye saflarına katılmak için bir yıl boyunca ölümüne bir mücadeleye atılacakladır.
Bu, hepsinin yıl sonunda hayatta kalamayacakları anlamına gelse bile.
Atlıkarınca
Atlıkarıncaları Affediyorum
Atuan Mezarları – Yerdeniz Üçlemesi 2
"Atuan Mezarları’nın konusu tek kelimeyle söylemek gerekirse cinselliktir. Kitapta bir sürü simge var, tabii ki yazarken bunları bilinçli bir şekilde çözümlemedim; bu simgelerin hepsi cinsel simgeler olarak okunabilir. Daha açık söylemek gerekirse kitabı bir kadının büyümesi olarak okuyabilirsiniz. Temalar, doğum, yeniden doğum, yıkım ve özgürlük."
Av Ciltli
Zamanın çok öncesinden gelen bir savaş ve tüm bunlardan habersiz bir genç kız…
Annabelle Jefferson, Hiddenfield kasabasına adımını attığı an bir şeylerin yolunda olmadığını biliyordu. Fakat bu kadar akıl almaz olayların tam ortasına düşeceğini asla tahmin edemezdi.
Ağaçların arasındaki tapınağın anlatılmamış hikayesi, kanlı bir tarih ve aydınlık ile karanlığın bitmek bilmez çatışması…
Tüm bunların ortasında Annabelle’i, karşısına çıkan tehlikelerden koruyan ama rengini asla belli etmeyen bir genç adam: Jay Sullivan.
Peki ya Annabelle’i, Jay’den kim koruyacaktı?
Kendi avına aşık olan bir avcı, yok edecek mi avını hiç düşünmeden?
Ya da Koruyabilecek mi onu kendisinden?
Av Şifacı Tek Kitap Ciltli
Av
Bir cadı ile hortlak. Biri kanlı canlı, diğeri ölü. Fifer ve Schuyler’ın ilişkisi sıradışı sayılırdı. Bazıları mutlu bir sonla bitmeyeceğini bile iddia edebilirdi. Fakat birbirlerinden ne kadar uzak kalmaya çalışsalar da, bir şeyler tekrar bir araya gelmelerine sebep oluyordu.
Derken aralarına, birbirlerine karşı duydukları çekimden daha güçlü bir şey girdi: Anglia’nın en güçlü adamı Blackwell, Schuyler’a bir görev verdi. Sahibini yenilmez kılan efsanevi bir kılıç, Anglia’da bir yerde saklı duruyordu ve Schuyler’ın onu bulması gerekiyordu.
Bu sırada Fifer, Harrow’da büyü çalışıyordu ama bir yandan kalbini kaptırdığı kişi için endişelenmeden edemiyordu. Schuyler haftalardır kayıptı ve Fifer, onu bulabilecek ya da bulmak isteyecek kadar umursayacak tek kişiydi.
Şifacı
Anglia’nın en yetenekli ve genç şifacılarından John Raleigh, kendi kırık kalbi dışında her hastalığı tedavi edebilirdi. Annesi ve kız kardeşi büyü yaptıkları için yakıldığından beri John, gecelerini kâbuslarda boğularak, günlerini ise melankoli içinde geçiriyordu. Ta ki, hiçbir şifacının tedavi edemediği gizemli bir hastalığın pençesine düşmüş, krallığın en güçlü büyücüsü Nicholas Perevil’in yanına çağırılana dek.
John bunun sıradan bir hastalık olmadığını hemen anlamıştı. Nicholas tehlikeli bir lanet yüzünden gittikçe kötüleşiyordu ve tedavisi için buldukları tek ipucu bir isimdi: Elizabeth Grey.
Bu kız kimdi ve böylesine karanlık bir büyüye nasıl bulaşmıştı? Ölüm döşeğindeki kızı sarayın hapishanesinden kurtarıp getirdiklerinde, John aklındaki tüm soruları bir kenara koyarak Elizabeth ve Nicholas’ı kurtarmaya çalışacaktı. Belki de bu sırada kalbini de kurtarabilirdi.
Avcı Ciltli
Kirli oyunlar dönüyordu ve herkes bu oyundaydı.
Sırlarının ardına gizlenmiş Jay Sullivan bile…
Peki, bu oyunda onun yeri neresiydi?
Annabelle, bunu henüz öğrenemese de artık kendi yerini biliyordu. Asırlar öncesinden beri her şeyin merkezinde o vardı.
Peki, gerçekte neydi o?
Ya da kimdi?
Bu soruların cevapları kimisinin bataklığı olacaktı. Ve bakalım, kimler bu bataklıktan kurtulacak, kimler tamamen dibe batacaktı? Artık karşılarında bir Av değil, Avcı vardı.
Aveline Jones Ve Cadı Taşları
Aveline, annesinin yaz için kiraladığı evin bir taş çemberin yakınlarında olduğunu öğrenince çok heyecanlanır. Köyde yaşayanlar bu antik yapıya Cadı Taşları adını vermiştir. Aveline binlerce yıllık bu taşlar hakkında daha fazlasını öğrenmek için sabırsızlanır.
Derken Aveline köyde Hazel ile tanışır. İnanılmaz havalı, gizemli ve bir o kadar da dost canlısıdır Hazel. Çok geçmeden Aveline, Hazel’ın büyüsüne kapılır. İşin aslı Hazel, Aveline’in daha önce tanıştığı hiç kimseye benzemez, onda tuhaf bir şeyler vardır. Aveline çok geç olmadan Hazel hakkındaki gerçeği öğrenebilecek midir?
El fenerlerinizi yakın ve siz de bu macerada Aveline’e katılın!
Avukatı Mısın?
Ergün ilkokul yıllarından beri, gördüğü her haksızlığa karşı çıkmaktadır. Ama arkadaşlarını savunurken aldığı yanıt hep “Avukatı mısın?” olmuştur. İşte o günden beri avukatlık, Ergün’ün aklına iyiden iyiye yerleşir. Böylece Ergün üniversite için İstanbul’a, Hukuk Fakültesine gelir. Burada aldığı eğitimden ve yaptığı stajdan sonra avukatlığa Rize’de başlar. Ancak sonunda Tahsin’in dediği olur: “Ee artık İstanbul’un suyunu içtin, daha da Rize’yi unut.” Hayat onu yeniden İstanbul’a, mücadeleyle geçecek bir dünyanın ortasına getirir.
Bu romanda, Avukat Ergün Kazanır’ın çocukluğundan üniversite yıllarına, ilk iş deneyiminden başından geçen evliliklere; yaşadığı türlü macera ve anılara tanık oluyoruz. Dışarıdan göründüğü gibi olmayan avukatlık mesleğinin farklı yönlerini Kazanır’ın mücadeleden vazgeçmeyen karakteri sayesinde keşfediyoruz. Yazarın eğlenceli, samimi ve yer yer şiirsel dilinden azimli bir avukatın yaşamını okuyacaksınız!
Ay Daki İlk İnsanlar
H. G. Wells’in “fantastik hika^yelerinden” saydıgˆı, 1901 yılında yayımlandıgˆında C. S. Lewis’i derinden etkileyen Ay’daki I·lk I·nsanlar, yerc¸ekimini tersine c¸eviren bir maddeyi kes¸fettikten sonra Ay’a seyahat eden iki karakterin maceralarını anlatıyor.
Ticari c¸abaları hu¨sranla sonuc¸lanan Bedford eksantrik biliminsanı Cavor’la tanıs¸tıgˆında bu sohbetin onu Ay’a kadar go¨tu¨recegˆini elbette du¨s¸u¨nmez, aklı fikri para kazanmaktadır. Fakat Cavor yepyeni bir maddenin kes¸finden bahsedince, Cavor dikkat kesilir. Bu uyumsuz ikili Cavorite ismini verdikleri madde sayesinde Ay’a gidip orada bambas¸ka bir medeniyetle, Selenlilerle kars¸ılas¸acaklardır.
Gu¨nu¨mu¨zden bakınca bazı o¨gˆeleri gerc¸ekten “fantastik” olsa da H. G. Wells, Ay’daki I·lk I·nsanlar’da hem egˆleniyor hem de is¸tahı hic¸ kesilmeyen sermaye ve toplum mu¨hendisligˆinin sonuc¸ları gibi konuları irdeliyor.
“Wells bir biliminsanı olarak kurgu eserler kaleme alan kayda degˆer ilk yazardı, on dokuzuncu yu¨zyılın bilimsel devriminin aydınlanmalarına ve sonuc¸larına heyecanla ya da kayıtsızlıkla ya da korkuyla dıs¸arıdan bakan biri degˆil bilimin ic¸indendi. Percy Shelley bilimin ac¸ıgˆa c¸ıkardıgˆı gu¨zelligˆi, Mary Shelley ahlaki belirsizligˆi, Jules Verne bitmek bilmeyen teknolojik bir kos¸uyu go¨rmu¨s¸tu¨ ama Wells bilimin go¨zlerinden bakıyordu.” –Ursula K. Le Guin
Ursula K. Le Guin’in sonsözüyle
Claude A. Shepperson’ın resimleriyle
Ay Düğümü-1
Mısır’ın kızgın kumlarının içine gömülen karanlık bir sır…
Ra’nın gözünün arkasında asırlardır ulaşılamayan bir gerçek…
Hiyerogliflerin anlatmaya çalıştığı bir hikâye…
Ve mucizevi bir aşk.
Arkeolog olan Ayliz Kılıç, en büyük hayalini gerçekleştirmek üzere Mısır’da gizlice bir piramide girdiğinde karşılaşacağı esrarengiz olaylardan bihaberdi. Asırlardır kimsenin ayak basmadığı? bir hazine odasında rastladığı Ra’nın gözü onu kendi dünyasından bambaşka bir dünyaya sürüklediğinde bunun, çözmeye çalıştığı gizemlerin en büyüğü olduğunu öğrenecekti. Yaşayacağını hayal bile edemediği şeyler başına geldiğindeyse asıl kimliğini keşfedecekti.
Evine dönüş yolunu aradığı sırada karşısına çıkan Aytun Karavera, onunla beraber olayları çözmek isterken bilmeden kalbinin buzlarını da birer birer eritmişti. Peki, ne yapacaktı Aytun? Kraliçe’nin kurallarına karşı gelmek pahasına Ayliz’i gizleyecek miydi yoksa dünyasına izinsiz gelen kızı cezalandıracak mıydı?
Binlerce yıl öncesindeki bir lanet, geçmişten gelen Mısır tanrılarının kavgası ve içindeki nefreti dindiremeyen Mısır’ın acımasız Kraliçesi Neftis… Her şey bu kadar karışıkken Ayliz evine dönebilecek miydi?
Ay Düşerken
Ay Işığı Sokağı – Modern Klasikler 98
Fransa’nın bir liman kentinin denizci mahallesinde gezinirken duyduğu arya söyleyen sesi izleyerek tanımadığı insanların marazi hayatlarına dalan bir gezgin; patronuna kölece bağlılığı yüzünden korkunç bir eyleme sürüklenen karanlık, itici ve yabani bir hizmetçi; 1810 yılında İspanya’daki savaşta yaralanan, düşman bir ülkede amansız bir hayatta kalma mücadelesine girişen bir Fransız albay; 1918 yılının bir yaz gecesi Leman gölünde bulunup kurtarılan, ancak sonra yüreğini kavuran yurt özlemine yenik düşen bir Rus savaş esiri; yaşıtları üniversiteye giderken hâlâ liseye devam eden avare bir gencin öğretmeninin otoritesine isyan ettikten sonra ödediği ağır bedel.
Zweig bu öykülerde insanı insanlıktan çıkarıp en uç noktalara sürükleyen deneyimlerin izini sürerken, okuru da ister istemez karakterlerinin ruh çalkantılarının içine çekiyor…
Ay Işığı Sokağı Yürek Çöküntüsü
Kitaptaki iki novelladan biri olan Ay Işığı Sokağı'nda olaylar Fransa'nın küçük bir liman kentinde geçer. Kendisini Almanya'ya götürecek treni bekleyen bir yabancı, liman bölgesinde ay ışığının aydınlattığı sokaklarda dolaşırken bir meyhaneye girer. Orada tanıştığı garson kız ve sonradan içeriye gelen bir erkek, beklenmedik bir hikâyenin kahramanları olurlar.
Yürek Çöküntüsü ise, eşi ve 19 yaşındaki kızı Erna ile tatile çıkan varlıklı işadamı Salomonsohn'un hikâyesidir. Bir gece kızı Erna'nın gizlice odasına döndüğünü gördüğünde ne kızını sorguya çeker ne de karısına söz eder gördüklerinden. İçi içini yer. Kuşkular içinde kıvranırken hem ailesinden hem de hayattan uzaklaşır, hatta bu uzaklaşması nefrete dönüşür. Yürek Çöküntüsü, dile getirilemeyen düşüncelerle gitgide zehirlenen Zweig karakterlerinin yer aldığı en etkileyici örneklerden biri.
"Yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için ille de kaderin güçlü tokadı ya da her şeyi sertçe söküp atan bir güç gerekmez her zaman; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder."
Ay Peşinde
Ay’daki Gizemli Kereviz Yemeği
Ayaşlı İle Kiracıları – Can Yayınları
Ayaşlı ile Kiracıları adlı büyük romanı, yeni kurulan Ankara’nın havasında memleketteki seviye ve zihniyet farklarını kuvvetle gösteren bir eserdir. Bu hiç mütearrız görünmeden her söylemek istediğini söyleyen realizme bugünkü edebiyatımız en canlı taraflarından birini borçludur.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ülkenin ortasında bir şehir, şehrin ortasında bir apartman.
Ayaşlı İbrahim Efendi ve kimi aylarca kalan kimi gecelik değişen kiracıları. Aralarında halim selim tipler de var çapkınlar da, yaşlılar da var gün boyu ağlayan çocuklar da, dolandırıcılar da var kendi yağında kavrulanlar da… Memleketin dört bir yanından gelip hükümet kapısında derdine deva arayanlar, hakkı olanı alabilmek için dilekçe üstüne dilekçe yazanlar.
Bitmeyen dertler, dedikodular, küçük hesaplar, tatlı sohbetler, ölümler, kalımlar, eğlenceler, flörtler, aşklar… Ayaşlı’nın evi tam bir cümbüş…
Memduh Şevket Esendal’ın hayattayken yayımlatabildiği tek romanı olan bu eser, yazarın ifadesiyle “bugünkü cemiyetimizin şiddetli bir tenkidi.”
Ayaşlı ile Kiracıları, 1930’ların genç cumhuriyetinden eğlenceli, ibretlik manzaralar sunan, bir romandan alınabilecek birçok tadı tam kıvamında veren bir roman.
Memduh Şevket Esendal, Türkçenin en canlı rengi…
Ayaşlı İle Kiracıları – Yapı Kredi Yayınları
“Cumhuriyetin ilk yıllarında, Ankara’da, Ayaşlı İbrahim Efendi adında biri, dokuz odalı bir apartman dairesini oda oda kiraya vermektedir. Bir köy ağasının oğlu olan Ayaşlı İbrahim, eşkıyalık, zaptiye çavuşluğu, arzuhalcilik, otelcilik, vb gibi türlü boyalara boyanmış bir adamdır. Odalarda, kadın, erkek, genç, ihtiyar, evli, bekâr çeşitli insanlar oturmaktadır: Ayaşlı’nın apartman katında geçen hayatı anı biçiminde yazan bekâr bir banka memuru; eski bir çiftlik sahibi olan yaşlı Hasan Bey; eski konsoloslardan ihtiyar Şefik Bey; odun ve kömür satıcısı Buharalı Abdülkerim ile karısı İffet Hanım; eski bar kızlarından Faika ile kocası şoför Fuat; geceleri odasında kumar oynatan Turan Hanım’la kocası Haki Bey; bunlardan başka, ikide bir değişen hizmetçiler; dışarıdan gelip giden misafirler. Romanda, Türkiye’nin çeşitli katlarından gelen bu insanların ayrı ayrı maceraları ve birbirleriyle olan ilişkileri anlatılmaktadır.” (Behçet Necatigil)
“Ayaşlı ile Kiracıları, Türk romanında yepyeni bir devir açmıştır. Bugün genç kalemlerin kudretle yaşattıkları bu nev’e kahramansız roman diyebiliriz. Hiç şüphe yok, Türk edebiyat tarihi, Ayaşlı ile Kiracıları müellifini hakiki adiyle lâyık olduğu mevkie koyacak ve onu yeni bir roman anlayışının ilk akıncısı olarak gösterecektir.” (Sabri Esat Siyavuşgil)
“Memduh Şevket Esendal’ın 1934 yılında, böylesine temiz bir Türkçe ile roman yazması bir başarı sayılmalı. Sözü hiç uzatmıyor. Telgraf yazar gibi yazıyor romanını. Kısa tümceleri sık sık kullanıyor ve bunda çok başarılı. Anlattığı kişilere çok yanlı bakmaya çalışıyor. Bu bakımdan özellikle Ayaşlı’yı anlatırken başarılı; iyi yanlarını da, kötü yanlarını da ustalıkla belirtiyor. Kimi insanların düşünme biçimini sadece konuşmalarla çok iyi veriyor.” (Fethi Naci)
Ayçöreği Ciltli
“Bu, ateşe uçmaktan korkan kelebeğin hikâyesi."
Ahmet; Sahra'ya yürümeyi, bisiklete binmeyi, erkek gibi dövüşmeyi öğretmişti. Ama hepsinden önemlisi ona, aşkın can yakıcı yanını tattırmıştı, hem de farkında bile olmadan...
Sahra, Ahmet'e olan karşılıksız aşkının ağırlığına dayanamayıp Çıkmaz'dan uzaklaşırken, boynunda ayçöreği kolyesi, dudaklarında tarçın tadı ve çantasında gizemli mektuplarının sahibi Mutlu Kelebek vardı.
Ancak tüm bunlara rağmen katıldığı okul partisinde trajik bir şekilde hayatına giren şımarık Romeo, bir şeyleri değiştirecekti. Belki de birçok şeyi...
"Yarayla alay eder yaralanmamış olan..."
Ayın Çevresinde Yolculuk
Serüven devam ediyor…
Barbicane, Michel ve Nicholl’ün Ay’a yolculukları sürpriz gelişmelerle sürüyor. Kahramanlarımız Ay’a ulaşabilecek mi? Yeryüzünü bir daha görebilecekler mi? Yoksa sonsuza kadar Ay’ın çevresinde bir uydu mu olacaklar?
Jules Verne, Ay’a Yolculuk eserinin devamı olan Ay’ın Çevresinde Yolculuk’ta okuyucularını muhteşem bir serüvene davet ediyor.
Ayın On Dördü
"Kendisini öldürmesi için eline verdiğim tabancayı göğsüme çevirdi. Horozun kalktığını, topun döndüğünü gördüm, görmedim belki; sesini işittiğim için görmüş gibi oldum ve galiba gülümsedim. Öyle bir anda gülümsemek mümkün müdür? Ölümü bekliyor, ölüme can mı atıyordum? Hayır! Ben bu ihtiyatsızlığı yapacak ahmaklardan değilim. Tetik indi, fakat tabanca patlamadı. Bir daha, bir daha indi, gene patlama yok! Sofra bezinin altına başlangıçta sakladığım Beretta’yı kaptığım gibi bir lahzada onun göğsüne çeviren şimdi benim." İstanbul’da, mehtaplı bir yaz akşamı, sahilde bir cinayet işlenir. Cinayet yerinin hemen yakınında evleri bulunan Rıdvan ve Rayiha’nın hayatı o akşamdan sonra eskisi gibi olmayacaktır... Bu cinayet sonrasında yaşanan olayları kaleme alan Refik Halid Karay, insan davranışlarının değişkenliğini ve çeşitliliğini irdelediği sürükleyici bir romanla okuyucusunun karşısına çıkıyor.
Ayışığı Sofrası
Fantastik edebiyatın kraliçesi Nazlı Eray, bir kentin gecesinin kadife karanlığını, onun içinden üç yüz yıl sonra yeniden dünyaya uyanan Eshab-ı Kehf kıssasının Yedi Uyuyanlar'ını ve köpekleri Kıtmir'i, sonsuz Ankara gecesinin içinde tüm çarpıcılığıyla okurla buluşturuyor.
"Bu kent, bu mahalle, bu sokaklar, üstüne bastığım kaldırım taşları; puslu bir ışık yayarak geceyi aydınlatmaya çalışan sokak lambaları; yolun kenarındaki çöp bidonunu eşeleyen sarı bir kedi; o anda Aşo'nun görmekte olduğu bir rüya parçası; mırıldandığım tılsımlı bir dua; arka balkonuma gri kadife bir kese içinde atılmış olan, kokmuş yumurta, ayna parçası, sabun, tuz, kesme şeker ve pirinçten oluşan leş kokulu, karmakarışık bir büyü; telefonumu kaldırdığım zaman kulağıma gelen düdük sesi; çantamda şakırdayan anahtarlarım; içimde duyduğum bir fincan kahve içme isteği, hepsi bana aitti. Benimdi tüm bunlar. Yaşamımdı."
- Nazlı Eray
"Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder."
- Gazali
Aynanın İçinden – Modern Klasikler 186
Lewis Carroll 1865 yılında kahramanı Alice’i tavşan deliğinden aşağı gönderdiğinde, yüz elli yılı aşkın bir süre boyunca her yaştan okuru etkisi altına alacak, üzerine tezler kaleme alınacak ve pek çok esere ilham verecek bir maceranın da ilk adımını atmış oldu. Harikalar Diyarı’ndaki yolculuğunda eşlik ettiğimiz Alice, 1871 yılında yayımlanan Aynanın İçinden kitabıyla birlikte bu sefer bizi aynadan geçerek ulaştığı diyara götürüyor. Bu diyarda her şey bir ayna yansıması misali, tersten yaşanmaktadır ve Alice kendini devasa bir satranç oyununun tam ortasında bulur. Piyonluktan kraliçeliğe uzanan yolculuğunda ona birbirinden farklı ve gizemli karakterler eşlik edecek, bilmecelerle dolu şiirler yolunu renklendirecektir.
Aynasız Ev
Thomasine günlerini büyük büyük halasının tozlu, karanlık evinde babası, halası, amcası ve kuzenleriyle geçirmektedir. Halaları ölüm döşeğindeyken, babasının kardeşleri evin kaç para ettiği konusunda didişmeye çoktan başlamışlardır. Thomasine’in babası ise tamamen iç dünyasında yaşamaktadır.
Derken bir gün, Thomasine’in en küçük kuzeni Signe bir keşifte bulunur: Evdeki bütün kayıp aynalar bir gardırobun içindedir. Aynaların içinden bambaşka bir dünyaya geçiş yapılır; burası en çok istediğiniz şeyi değilse de en çok ihtiyacınız olanı bulacağınız bir dünyadır.
Aynasız Ev sevginin gücü, insanın kayıplarla mücadelesi ve büyümek üzerine unutulmaz bir aile hikâyesi.
Ayrılış
“Tanıyordu Ay onları. Batuhan ile Baturgan’dı isimleri. Biliyordu. Kendine benzetiyordu bazı bazı. Bilhassa yarımay olduğu zamanlarda onun bir tarafı ışıkta, bir tarafı karanlıkta kalan hali gibilerdi.”
Ayrılığı imkânsız bir ayrılışın hikâyesi bu... daha önce hiç yazılmayan... Yaralı bir masal bu… daha önce hiç anlatılmayan… Eski İstanbul’da, mezarlığa bakan bahtsız bir köşk. Ve on yedisinde iki kardeş; yan yana yaşayan ama apayrı dünyalara savrulan. Aslında akla hayale gelebilecek tüm zıtların kardeşliği bu roman; barışın ve savaşın, nefretin ve merhametin, uğurun ve lanetin, dostluğun ve düşmanlığın.
Gözümden Deliler Taştı ile başlayan edebiyat yolculuğunda Çağan Irmak ilk romanıyla kelimelerin çalkantılı sularında daha da derinlere iniyor, karanlıklarda yolumuzu bulmamız için bize kör edici bir ışık yakıyor.
“Beyaz perdede yarattığı şahsına münhasır dünyalarla tanıdığımız Çağan Irmak, bu defa edebiyat karasularında, sözcüklerin tılsımıyla anlatıyor hikâyesini. Bir yandan tebessüm ettirirken bir yandan da iç sızlatan bu ilk romanla, belki de en lüzum duyduğumuz zamanda,
en lüzum duyduğumuz hayali fısıldıyor kulağımıza: yan yanalık. Büyük kopuşların, yırtılışların, aldanışların, ayrılışların, pişmanlıkların gölgesinde de olsa, her şeye rağmen ve hatta inadına, daima yan yanalık…”
Nermin Yıldırım
Aysel
Aysel, ölüm döşeğindeki bir genç kızın yazdığı, yürekleri parçalayan bir mektubun açılımı. Öksüz ve yetim kalarak, yetiştirme yurduna yerleştirilen Aysel, insafsız insanların ve art niyetli kişilerin elinde harap olur. Akılları durduran hayat mücadelesi ve amansız kanser hastalığıyla boğuşurken yaşadığı hadiseler, okuyan yürekleri paramparça edecek cinstendir. İnsan ilişkilerini, toplumsal yozlaşmayı, gençlik problemlerini sorgulayan bu kitap, intihar etmek üzere olan bir genç kızın akılları durduran kurtuluşunun öyküsüdür. Her insanın bu yaşananlardan alacağı ibret dolu mesajlar vardır. Dayanabilecek yüreklere...
Az
Az... Küçük bir kelime, büyük bir roman. Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az... Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z. Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi... 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu "mezarlık çocuğu" Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi. Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman...
Azdahak
“Bu topraklardaki zulüm hiç bitmeyecek, kargaşa hep sürecek, kan akışı durmadan körüklenecek. Beklenen kurtarıcının gelmesi için şiddet ve ölümler daimî olmak zorunda. Burayı cehenneme çevirenlerin inancı, ‘Kanı ne kadar çoğaltırsanız cennete o kadar yaklaşacaksınız!’ diyor. Kıyameti isteyen bu sapkın akıllar, bunu başararak kendilerini kurtaracaklarını düşünüyorlar.
Hayır, buna müsaade edemeyiz!”
Cümleler 1577 yılının İstanbul’undan…
Ama sanki trajedinin, acının, feryatların hiç bitmediği günümüz Ortadoğu’sunu anlatıyor.
İnsanlık tarihi biraz da zulümler tarihidir.
Kan ve şiddet üzerinden yapılan hesaplar dünyayı kaosa sürüklemeye başladığında sapkın akıllar, gökten inecek muhayyel bir kurtarıcı için cinayetler işlemeyi, zulümler üretmeyi masum bir iman olarak görürler.
Gerisi insanlığın kaderidir.
Elinizdeki kitap, bir kurtarıcı uğruna akıl almaz cinayetlere, zulümlere, acılara inanç diye koşan kötülerin ve elbette onları durdurmak isteyen iyilerin nefes kesen hikâyesi. Dünyada olup bitenleri anlamak için… İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden…
Azil
Teknoloji, insanların davranışını, ahlakını, sosyoekonomik ilişkilerini, asla geri dönülmeyecek bir biçimde değiştiriyor. Söz konusu değişim, insanlığın amacından sapmasına ve doğadışı, adsız bir türün yeşermesine neden oluyor. İnsanlığın bin çabayla iki bin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğneniyor. Ve on yıldır da internet tarafından yutuluyor.
Bireyin yalnızlığı, toplum dışına çıkmasıyla sonuçlanıyor. Toplum dışına itilen (ya da bunu kendi tercih eden) birey, kendi doğrularını yaratıp onlarla yaşamaya başlıyor. Zamanla toplum ile birey arasında genişleyen ahlak farkı, ikisinin de hastalanmasının temel nedeni oluveriyor.
Hakan Günday Azil'de içinde yaşadığımız toplumsal yapıya yönelen eleştirisini, modern insanın "hiç"leşme sorunsalını, gerçek, hayal, kâbus arasındaki geçişler ile zaman ve mekân geçişlerini, yer yer sertleşen ifadelerle öyle ustalıkla aktarıyor ki, okuyucuyu adeta tokatlıyor.
Yazdıklarıyla uçları zorlayan genç yazar Hakan Günday her ne kadar yeraltı edebiyatı yapmadığını söylese de, insanı rahatsız ve tedirgin edici, hem sisteme karşı olan hem de sistemle iç içe geçen karakterlerine ustalıkla can veriyor. Günday, ana karakteri Asil'in psişik özelliğine ve dünya algısına uygun bir dili de büyük bir beceriyle kullanıyor. Roman boyunca çok sayıda felsefi tanımlama ve tespit, ana karakterin üslubuyla sıralanıyor.