Montsuzlar
Güçlü öykülemesiyle çok sevilen eğitimci, yazar Ömer Açık, üçüncü romanında, okul koridorlarından yaşama uzanan felsefi bir hikâye anlatıyor. Sıklıkla kullanılıveren alfabetik sıralamayı sorgulayan roman, sürprizli kurgusuyla dikkati çekiyor. Sözün unutulan gücünü hatırlatan yazar, şiddetten uzak gerçekçi karakterler eşliğinde adalet, özgürlük, dayanışma gibi önemli kavramları tartışmaya açıyor. Umut dolu mahalle hikâyelerini anlattığı Menekşe İstasyonu ve Benim Babam Ömür Adam adlı çocuk kitapları keyifle okunan Ömer Açık’ın son romanı, her yaştan okura sesleniyor.
Veysel’le birlikte sekiz öğrencinin, lisenin havalı montlarından alamamasının tek nedeni, alfabetik sıralamadır. Onlar, okulun Montsuzlar’ıdır artık. İyi de, A’yı en başa koyup B’yi, C’yi peşine takmak ve en sona da Z’yi yerleştirmek kimin fikridir? Veysel, uğradığı haksızlığa karşı mücadeleye girişecek, imzasız bir bildiri de kartopu etkisi yaratacaktır. Artık herkes, öğretmenler de dahil, ezber uygulamaları sorgulamaktadır. Art arda yükselen sorular, yeni düşüncelerin önünü açacak mıdır?..
Metro 2035
Yıl 2035… Üçüncü Dünya Savaşı yirmi yılı aşkın bir süre önce dünyayı yok etmiş, yaşama dair izler yeryüzünden tamamen silinmiştir. Nükleer saldırının yakıp yıktığı koskoca şehirler artık toz ve külden ibarettir. Her şey paslanıp çürümekte, uydular yörüngede başıboş bir halde dönmektedir.
Sadece Moskova metrosuna sığınanlar hayatta kalır ve radyasyondan korunmak için, yerin onlarca metre altında bambaşka bir dünya kurarlar. Metro istasyonları da dinî ve ideolojik ayrımların hâkim olduğu birer şehir-devlet haline gelir. İktidardakilerin yazıp oynadığı bir tiyatro oyununu andıran bu hayatta, vatandaşlar gelecek kaygısından uzak, sadece günü kurtarma derdindedir.
Ama içlerinden biri, büyük bir hayalin peşinden koşmaktadır: Radyasyon seviyesi düştüğünde yeryüzüne geri dönmek ve insan gibi yaşamak. Bir zamanlar adına Dünya denilen koca boşlukta, hayatta kalmış olabilecek başka insanları arayan bu inatçı gencin adı Artyom’dur. Ve herkesin bu hayali takip etmesi için, metronun karanlık tünellerinde heyecan verici bir yolculuğa çıkacak, pek çok kirli sırrı açığa çıkaracaktır.
En büyük sürpriz ise Artyom’u günışığında beklemektedir…
Pia Mater
Pia Mater, bir roman ancak bildiğimiz romanlardan çok farklı. Yazarın tanımlaması ile o bir Nöro-Roman. Bir sinirbilimci olan Serkan Karaismailoğlu daha önce yayımlanmış olan Kadın Beyni Erkek Beyni ve Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum adlı kitaplarından sonra ilk defa bir roman denemesiyle okuyucunun karşısına çıkıyor. Ancak bu kitabında da gene bilim var. Bildiğimiz roman kurgusunun içine ustalıkla yerleştirilen bu bilimsel veriler, roman kahramanlarının eşliğinde bir hikâyeye dönüşüyor.
Macera, bilim ve heyecanlı bir kitap okumak istiyorsanız PİA MATER tam size göre. Elma Yayınevi bir ilki daha buluşturuyor okuruyla; Serkan Karaismailoğlu ve Nöro-Roman…
Nöro-Roman: Sinirbilimsel gerçeklerin, belli bir kurgu ve hayali karakterler eşliğinde okuyucuya sunulduğu bir roman türüdür.
Adam bir türlü anlamıyordu. Beyin üzerine onlarca kitap ve araştırma okumuştu. Bu konuda kendisini önemli bir şekilde geliştirmişti ama gene de anlayamıyordu. Nasıl olur da bir başka insanı bu kadar net içinde hissedebilirdi ki. Onu gördüğü her an, sahip olduğunu sandığı bütün organlarının aslında ne kadar bağımsız ve başına buyruk olduklarını bir kez daha algılıyordu. Yıllardır beraber yaşadığı kalbi artık başkası için atıyordu, beyni desen çoktan olay yerini terk etmişti. Kendi hücreleri bile dinlemiyordu adamı. Bir insanın hücresi neden bir başkası için kendi vücuduna ihanet ederdi ki... Ama adam bir şeyden çok emindi. Tüm hücrelerinin kendisini terk edeceğini de bilse, onu gördüğü tek bir anı bile dünyada hiçbir şeye değişmezdi.
Yer Altında Bir Şehir
Av Ciltli
Zamanın çok öncesinden gelen bir savaş ve tüm bunlardan habersiz bir genç kız…
Annabelle Jefferson, Hiddenfield kasabasına adımını attığı an bir şeylerin yolunda olmadığını biliyordu. Fakat bu kadar akıl almaz olayların tam ortasına düşeceğini asla tahmin edemezdi.
Ağaçların arasındaki tapınağın anlatılmamış hikayesi, kanlı bir tarih ve aydınlık ile karanlığın bitmek bilmez çatışması…
Tüm bunların ortasında Annabelle’i, karşısına çıkan tehlikelerden koruyan ama rengini asla belli etmeyen bir genç adam: Jay Sullivan.
Peki ya Annabelle’i, Jay’den kim koruyacaktı?
Kendi avına aşık olan bir avcı, yok edecek mi avını hiç düşünmeden?
Ya da Koruyabilecek mi onu kendisinden?
Kötü Çocuk 4
Siyahın içindeki beyaz noktanın vedası…
Neredeyse ölmek bir şey değiştirmez. Kayla dünyaya gözlerini yeniden açtığında her şey eskisi gibiydi. Bocaladığında onu ayağa kaldıracak arkadaşları ve ailesi vardı. Ta ki yeni bir hata yapana dek…
Üniversite yeni arkadaşlıklar doğurdu. Yetişkin olma yolunda karşılaşılan zorlukların yanında bazıları hata yapmaya devam etti, bazıları gerçeklerin farkına vardı. Bu sefer attıkları adımlar ve aldıkları kararlar onlara gerçek arkadaşlığı öğretti.
Bazen ruhunu biri parçalar, bazen de bunu kendine sen yaparsın. Kayla ve Meriç’in önce kendilerini iyileştirmeleri gerekiyordu. İkisi de bunu farklı yollardan denedi.
Aile olmaya çalışan iki farklı evde, iki çocuğun hikayesi…
“O zaman turuncu umudumuz olsun, baş belası.”
Düşman Okullar 1 Ciltli
"İnsanın, çıkmaz sokağa girdiği anda duvarı yıkacak kardeşleri olmalı yanında."
Bir yapbozun parçaları olan insanlar, daima zıt kutuplarda olduklarını sanarak kendilerini kandırırlar.
İki okulun öğrencileri aslında çok iyi dost olabilecekken, saçma bir öfke kıvılcımını büyük bir yangına dönüştürüp, senelerce kendilerini bu yangında yanmaya mahkûm ederler. Öyle ki, birbirlerine karşı duydukları kin ve nefret, zamanla 'Düşman Okullar' diye anılmalarına yol açar.
Peki, Düşman Okullar'ın öğrencileri bir yerden sonra sıkılırsa ve düşman olmak istemezse ne olur?
Bu, içinde fırtınalar kopmasına rağmen fısıldayamayan insanların hikayesi…
Bu, adına nefret denilerek inkâr edilen duyguların aşka dönüşmesinin hikayesi…
Bu, dostluğun hikayesi…
Gözlük 1 Ciltli
Müzik dinler, söyleyemeyip ağzına mühürlediği kelimeleri parmak uçlarından bloguna aktarırdı. Yağmurlu bir günde söylenen bir ezginin ardına yaslanmış yorgun ruh ile o gün tanıştı. Ruhu kaybetmişti ama kalbi kazanmaya hazırdı.
Birçok insana göre, sıradan bir hayatı vardı Ege’nin. Sosyalleşme adına yaptığı her şey elinde patlamış ve kendini birdenbire kaybedenlerin tarafında bulmuştu. Okulunda farklılıkları yüzünden sevilmeyen, dışlanan, alay edilen Gözlük'ün tekiydi. Arkadaşı yok muydu? Evet, bir tane vardı. "Bu kadar melankoli insana zarar verir," diyerek başlayan, "Sorma! Çarkıfelek izlerken bile ağlıyorum!" ile devam eden bir internet arkadaşlığıydı onunki.
Bir yaz tatilinin başlangıcında, arkadaşlığı, umudu, âşık olmayı öğreneceği bir maceraya atıldığının farkında olmadan takıldı Tuğçe’nin peşine. Okulun yaz kampı, beraberinde tüm soru işaretlerini de getirdi. Aylardır internetten konuştuğu Heiley17 isimli kullanıcının da aynı kampta olduğunu öğrendiğinde, kovalamaca ve oyunlar başlamış oldu.
Peki, Heiley17 kimdi ve neden saklanıyordu? Kalbi ejderhanın ateşinde mi atacak, yoksa kırgın bir yüreğe merhem mi olacaktı?
Ona yazmak, durduk yere gelen ağlama isteği gibiydi.
Kötü Çocuk 3
Siyahın içindeki beyaz noktanın acı hikayesi…
Yeni arkadaşlıklar, farklı yakınlaşmalar, dengelerin değiştiği bir yaz tatili…
Atahan Koleji'nin son sınıf öğrencileri, hayatlarının sınavına hazırlanırken, ailelerinin çizdiği gelecek planına uymakla, kendi kimliklerini bulmak arasında kalırlar.
Kayla ise, yoğun ders programının yanı sıra on sekizinci yaşına girecek olmanın gerginliğini yaşamaktadır. Meriç'le ilişkileri belli bir düzene girmiş olsa da, aniden ortaya çıkan çocukluk arkadaşı, Kayla'nın kendisini güvensiz hissetmesine sebep olur. Giderek içine gömüldüğü karanlığın bir gün onu terk edeceğine inanmaya başlayan Kayla, tüm yaşamını değiştirecek bir karar vermek üzeredir.
Ailelerine benzemek istemeyen ama daha fazlasını da hak etmediklerini düşünen iki genç, hata yapmadan ilerleyebilir mi?
Meriç ve Kayla’nın birbirlerini bulma hikayesi daha yeni başlıyor…
Acı, daha önce hiç bu kadar tanıdık gelmemişti.
“Sen kaybolmuş her ruhun umudusun.”
Hasbelkader
Karantina 1 Ciltli
Yıldızları görebilmek için duvarları arasında yaşadığımız evimizden vazgeçtik.
"Sadece bedenlerimizi değil, ruhlarımızı da karantinaya aldılar. Ne bu karantinadan çıkabiliyoruz, ne de birbirimizden ayrılabiliyoruz. Bundan sonraki tek savaşımız bu karantinadan kurtulmak. Kurtulduğumuzda da birlikte olacağız, ama özgür…Savaş bitti, ve biz sağ kaldık.Savaş bitti, ve biz hala ayaktayız."
Zeynep, yeni okuluna başladığı ilk gün kendini bir felaketin ortasında bulmuştu. Salgın bir hastalık nedeniyle okulu karantinaya alınmış, akşamında ise kendini okulun karanlık koridorlarında bir kız öğrencinin cesedinin başında bulmuştu. Üstelik yalnız değildi, onlar da yanındaydı; mahşerin diğer üç atlısı.
Bu, yalnızca bedenleri değil ruhları da karantinaya alınmış dört kişinin hikâyesi. Bu, onların özgürlüklerine ulaşmak için yaşadıkları esaretin hikâyesi. Bu, birbirlerinin her şeyi haline gelen, gökyüzündeki son yıldız yanıp kül oluncaya kadar birlikte olacaklarına söz veren dört arkadaşın hikâyesi. Bu, mahşerin dört atlısının hikayesi.
Şimdi, bizimle misiniz?
Yafesin Kılıcı
Türkler “Barak” derlerdi, kara tüylü köpeğe,
Böyle ad verirlerdi, büyük soylu köpeğe.
Aslında efsaneler, bir köpek anarlardı.
Onu da köpeklerin, atası sayarlardı.
Bu köpek soylu idi, çok büyük boylu idi,
Av çoban köpekleri, hep onun oğlu idi.
Kuzey-batı Asya’da güya “İt-Barak” vardı,
Türklerse İç Asya’da, onlara uzaklardı.
Başları köpek imiş, vücutları insanmış,
Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış.
Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş,
İlâç sürünürlermiş, ok mızrak batmaz imiş.
Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti,
Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti.
On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi.
Kadınlar yardım etti, orada savaş dindi.
Oğuz bu bölgeleri, “Kıpçak-Beğ”e il verdi,
Bunun için Türkler de oraya “Kıpçak” derdi…
-Oğuz Kağan Destanı
Metro 2034
Metro 2033
Can Veren Pervaneler 7 – Babıali Kültür Yayıncılığı
Klasik şiirimizden, şairlerimizden bahsederken, dostlarımız, sevdiklerimiz, sevenlerimiz, “Biraz kendinden bahset, nereden geldin, hangi yollarda gezdin, hangi merhalelerden geçtin, bu günlere nasıl geldin?” dediler.
“Efendim, yakışık almaz, bizde münasip bir vaziyet değildir “ben” demek. Bizden ancak “bende” olur.” dediysek de,
“Can Veren Pervaneler deyince akla Hayati İnanç geliyor. Hayati İnanç deyince de şiir, nasihat, güzel sözler ve gönül sultanları… Hayati İnanç’ın bu hamuru nasıl yoğrulmuş, kimler yoğurmuş, şekil vermiş, bunu yine, en iyi, en güzel Hayati İnanç anlatır, başkasına söz düşmez. Hayati İnanç’ı sevenlere; onun gibi olmak, okumak, anlamak, anlatmak isteyen gençlere bir rehber, bir yol haritası lâzım.” sözleriyle ortaya koydukları kuvvetli teze verecek bir cevabımız yoktu.
Yine de, kıymetli okuyucularımızın kıymetli vaktini işgal etmek, kronolojik bir biyografi kitabı okutmak niyetinde değiliz.
Bu defa, biraz dertleşmek, biraz tecrübelerden, hatıralardan bahsetmek istedik.
Biraz bu fani dünyanın her birimizin sırtına yüklediği hüzün küfelerinden, biraz ayaklarımıza vurduğu acıtan prangalardan söz ettik.
İçinden çıkılmaz gibi görünen belâların, musibetlerin çaresini anlattık.
Mutluluğa, huzura, selamete kavuşmanın; kelimelere, mısralara, beyitlere yansıyan formüllerini paylaştık.
Ve elbette şiirsiz, şairsiz olmaz deyip, sözlerin hasından, manaların zirvesinden bir demet arz ettik.
Şimdi aramızda olmayan, gönüllere ışık saçan, çok kıymetli bir büyüğüm, “Bizi arayan, kitaplarımızın satırlarının arasında bulur.” demişti.
Acizane, “hayati” meseleleri “inançla” anlatırken, her kelimeye, her cümleye özendik, “Söz Hayâtîdir!” dedik.
Sürç-i lisan ettiysek affola!
Hiç ayrılığın olmadığı yerde buluşmak ümidiyle…
Konferansları binlerce kişi tarafından takip edilen, videoları milyonlarca kişi tarafından izlenen, klasik şiirimizi her yaştan insanımıza hatırlatan, sevdiren, hukukçu, yazar, televizyon programcısı ve sunucu, divan şiiri üstâdı Hayati İnanç, Can Veren Pervaneler serisinin 7. kitabıyla, bir sohbet deryasında, okuruyla adeta baş başa bir yolculuğa çıkıyor.
Can Veren Pervaneler 6 – Babıali Kültür Yayıncılığı
Aşkın anayasası madde bir: Ayrılık!
Aşkta kavuşmak olmaz. Aşk dediğiniz şey kavuşmayı katiyen kabul
etmez.
Aşığın içi titrer, ağlar sızlar kavuşmak için.
Ama o, kavuşmanın yakınından dahi geçecek olsa, kavuşsa,kavuştuğunda yanacağını bildiğinden, kavuşulmasa derdindedir.
Ağlaması şart! Fakat ağlamanın da bir şartı var:
Ağlayacaksan, gözlerinden akan yaş bildiğimiz yaş olursa , saymam,
kabul etmem. Kan ağlaması icap eder aşığın.
Ve demelidir ki aşık;
Dünyanın tacının, tahtının saltanatının tamamını bana verseler ey
sevgili, senin köyünün çevresini terk edip de, o tacı başıma alıp,
bahtiyarlık taslamam.
Eğer aşkın kanunu yazılacaksa yeniden, zamanında yazmışlar işte!
Yeniden yazmaya ne hacet?
Amma mesele şu:
Aşk nedir?
Ve hangi aşk?
Can Veren Pervaneler 4 – Babıali Kültür Yayıncılığı
İçinde bulunduğumuz modern çağda öyle bunaldık, modern kültür adıyla savrulduğumuz kültürsüzlük içinde öyle daraldık ki âsûde zaman ve mekânlardan bir teselli arar olduk. Hayhuy içinde hayatın manasını da lezzetini de yitirip yarış atı gibi sadece koşuyoruz.
Edebiyatımızın gelmiş, geçmiş söz ustalarının eserlerinden seçilen eşsiz mısraların orijinallerinin ve aslına en yakın ifadelerle manalarının zevkle okunarak en güzel şekilde öğrenilmesi, onların “aşk” deyince, “maşuk” deyince neyi kastettiklerinin anlaşılması en büyük arzumuzdur. Birer mütefekkir olan şairlerimizin mısralarından günümüze şifa damlaları sunmaya çalıştık. Azdan çoğa işaret var. Birkaç yüreğe merak düşürebilirsek bu kitap maksadına ulaşmış olacak.
Hukukçu, yazar, televizyon programcısı ve sunucu Hayati İnanç, yaptığı programlar ve verdiği konferanslarda bir dantel gibi işlediği o yüksek edebiyat dünyamızın sırlarını “İşte geldik gidiyoruz - Can Veren Pervaneler 4” kitabıyla vermeye devam ediyor.
Can Veren Pervaneler 3 – Babıali Kültür Yayıncılığı
Sevgili Peygamberimizin âşıkları, O’nun güzel ahlakını asırlar boyunca saf, temiz hislerle kaleme aldıkları; mana içinde mana yüklü beyitlerle, kıtalarla anlattılar. Eskiden olduğu gibi bugün de, yarın da bu aşk, bu muhabbet hiç bitmeyecek.
Edebiyatımızın ilk öncülerinden günümüze kadar gelmiş, geçmiş söz ustalarının eserlerinden seçilen çok hususi numuneler bu kitapta paylaşılarak; istikbâlimizin ümidi evlatlarımıza bu hususta destek olmak amaçlandı. Bu vesileyle, bu müstesna eserlerin sahipleri bir daha hürmetle yâd edileceklerdir.
Divan edebiyatımız, her yönden örnek alınacak mükemmel eserler hazinesidir. Bu paha biçilmez hazineden seçilen eşsiz mısraların orijinallerinin ve aslına en yakın ifadelerle kısa izahatlarının zevkle okunarak en güzel şekilde öğrenilmesi, böylece bu sanat dalımızın yaşatılması en büyük arzumuzdur.
Hukukçu, yazar, televizyon programcısı ve sunucu Hayati İnanç, yaptığı programlar ve verdiği konferanslarda bir dantel gibi işlediği o yüksek edebiyat dünyamızın sırlarını “Bu Sevdadan Usanmazım - Can Veren Pervaneler 3” kitabıyla vermeye devam ediyor.
Adı Sıfır
İnsanın kalbine, dünyanın geleceğine dron uçuşu…
Dış dünyadan habersiz yaşayan bir genç. Ekranlardan ve bilgisayarlardan oluşan steril bir dünyada, kimseyle temas etmeden tek başına büyüyen biri. Tek bir canlıya dokunmadan, yağmura, kara maruz kalmadan. Bu sanal hayattan gerçek dünyaya adım attığı o gün, on altı yıldır bildikleri işine yaramaz olur...
Çağdaş İtalyan edebiyatının ödüllü yazarlarından Luigi Ballerini, bilimkurguyla distopyayı ustaca harmanlıyor. Teknolojiyle biçimlenen dünyanın geleceğine “dronlar eşliğinde” bakıyor, aile kavramını sorguluyor, okura sarsıcı keşifler sunuyor. Günlük yaşamın her ânını ele geçiren teknolojinin etik sınırlarını ve kullanım amaçlarını sorgulayan roman dünyanın geleceğini düşünenleri, insanın en temel duygularında keşfe çıkarıyor. Edebiyat yayıncılığında 10. yılını kutlayan ON8, ödüllü yeni kitabıyla her yaştan okura güncel tartışmalar sunuyor.
2016 Bancarellino Ödülü En İyi Gençlik Kitabı
Dünyanın, kendisinin Dünya dediğinden çok daha büyük olduğunu, insanların bir arada yaşadığını, birbiriyle konuştuğunu, birbirine dokunduğunu, tartıştığını, âşık olduğunu şimdi benden de duydu. Kimsenin yalnız başına büyümediğini ve her zaman birbirimize ihtiyacımız olduğunu, ama özellikle de kişinin yalnızca bir ses olamayacağını, bir bedeni de olması gerektiğini ona anlatmaya çalıştım. Sarılacak, okşayacak, sevecek bir beden. Kavga ettiğin, sonra da barış yaptığın bir beden. Koşan, düşünen, hata yapan, uyuyan, gülen, acı çeken bir beden.