Lal Umutlar – Ephesus Yayınları
Layla
Leoparı Kaybeden Kız
Leyla Yokuşu
Leylan
“Bu hayatta her şeyiyle güvenebildiğiniz en az bir kişi olmalı. Yoksa kendinizi hep yalnız hissedersiniz. İnsanların çoğu yalnızdır o yüzden, yapayalnız. Yaşananlar kelepir bir hayatın ikinci el versiyonu gibidir. Yaptığınız hiçbir şey size ait değildir, benliğinize, özünüze. Hayatınız, tümüyle güvensiz bir ortamın mecburen size yaptırdıklarından ibarettir.
“Saf çocukluk halinizden geriye yüzünüzde ‘memur gülüşü’, dudaklarınızda ‘gammaz öpüşü’ kalır. Öptüğünüz yer kirlenir, güldüğünüz zaman herkes incinir. Elinizde etrafı yeşil dantelli beyaz bir mendil de yoksa temizleyemezsiniz hiçbir yerinizi.
“Ben Serap’ı böyle sevdim, en saf halimle, uzaktan.”
Yaşadığımız bu nefes aldırmayan, “tuhaf” dönemin Diyarbakır’da başlayıp İstanbul’a, oradan Zürih’e uzanan ve Nusaybin’de sonlanan hikâyesi... Muktedirlerin kirli sırıtışlarına inat, hülyasının, serabının üzerine titreyen, acısını içinde koyultsa da yalan ve şiddet üzerine kurulu “zulüm makinesini” sabırla, mizahla, yoldaşça dayanışmayla, zekayla maskara eden insanlar: Kudret, Bedirhan, Sema, Mutlu, Zeliha ve sonrasında Celal. Hayatı “büyük insanlık”a zehretmeye yeminli o “makinenin” katı/soğuk gerçekliğine bir an olsun gevşemeyen bir varoluş mücadelesiyle, bilgece bir meydan okuyuşla göğüs geren karakterler…
Leylanın Evi
Leyla’nın Evi, insanlığın en yıkıcı sorunu göç ve en temel ihtiyacı barınma konularını merceğe alan bir İstanbul romanı.
Edebiyatın güçlü kalemi Zülfü Livaneli’nin gözlem yeteneği ve edebi gücüyle harmanlanan elinizdeki eser Leyla, Roxy, Yusuf ve Ali Yekta Bey’in hayatlarının birbirine karışma hikâyesini anlatıyor.
Usta edebiyatçı bu kez “mülk trajedisine” odaklanıyor. Hayatın olağan akışında bir araya gelmesi mümkün olmayan karakterler üzerinden aşktan paraya, modernizmden geleneğe, birçok konu tartışmaya açılıyor.
Bir yanda yalılarda büyüyen ve varlığını “unutmamak” üzerine inşa eden Leyla Hanım, diğer yanda “anın” hırsları ile çevrelenmiş insanlar… Bir yanda hayattaki tüm prangalarına, hatta ailesine ve adına dahi meydan okuyan Roxy, diğer yanda geçmişi sır olarak kalmaya mahkûm edilenler…
Zülfü Livaneli’nin edebiyatımızda özel bir yer edinen romanı Leyla’nın Evi, tarihi motifleri içeren zengin arka planıyla İstanbul’un değişen çehresini merkeze alırken, okurları geçmiş ve bugün arasında sorularla dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Peki, bu yolculuk bir kuşak çatışması mı yaratacak, yoksa kuşaklar arası bir köprü mü kuracak?
Leyla’nın Evi, iktidar ve güç sahibi olmanın tehlikesine karşı her satırında mücadele ve umudun şarkısını mırıldanan bir Livaneli anlatısı.
Lilith – Eksik Parça Yayınları
Havva’dan önce Lilith vardı.
Lilith ve Âdem, Cennet Bahçesi’nde eşit ve mutludurlar. Ta ki Âdem, Lilith’in kendi iradesine boyun eğip onun altına yatması gerektiğine karar verene kadar. Lilith bunu reddeder ve sonsuza dek cennetten kovulur.
Şeytanlaştırılan ve kenara itilen Lilith, Tanrı’nın kendisine boyun eğmeyi kabul eden Havva’yı yaratmasını öfkeyle izler. Ancak Lilith’in bir sırrı vardır: Bilgi Ağacı’nın meyvesini çoktan tatmıştır. Bilgelikle donanmış olan Lilith, Tanrı’nın eşi ve dengi, Cennetin Kraliçesi Aşera’nın neden kayıp olduğunu bilmektedir. Lilith’in bir planı vardır: Havva’yı kurtaracak, Aşera’yı bulacak, dünyaya dengeyi geri getirecek ve Cennet’teki hak ettiği yeri yeniden kazanacaktır. Lilith’in adalet arayışı onu Antik Sümer’in zigguratlarından İsrail Kraliçesi İzebel’in sarayına ve Roma Yahudiyesi’ndeki radikal bir vaizin yanına kadar tarih boyunca yönlendirir. Nuh’un karısı Norea, İzebel ve Mecdelli Meryem, Lilith’in aydınlanmasına yardımcı olurlar.
Modern çağda, eşitsizlik üzerine kurulu bir dünyanın feci sonuçlarını gözlemlerken, Lilith nihayet zamanın başlangıcında kadınlara ve tüm insanlığa yapılan yanlışı düzeltmek için ne yapılması gerektiğini anlar.
“Aydınlatıcı, büyüleyici ve saygın; feminist mit yeniden anlatılarına güçlü ve değerli bir katkı.”
– Jennifer Saint Ariadne’nin yazarı
“Madeline Miller ve Jenny Saint hayranları bu etkileyici feminist yeniden anlatıma bayılacaklar.”
– Rosie Andrews, Leviathan’ın yazarı
Lisey’in Hikayesi
Lisey ve kocası Scott yirmi beş yıl süren evlilikleri boyunca birbirlerini derin bir aşkla sever. Aralarındaki bağ öylesine güçlüdür ki birçok insan bunu tuhaf bulur. Karanlık ve korkunç bir geçmişi olmasına rağmen Scott pek çok ödül kazanmış başarılı bir yazardır; ancak geçmişte yaşadığı olaylar, hayal ve gerçek arasında gidiş gelişleri bir ömür boyu yakasını bırakmaz. Yazarın ölümünden sonra basılmamış romanlarından çıkar sağlamak isteyen kişiler karısının peşine düşer. Lisey, uğursuz tehditler başladığında hayatta kalmak için Scott'ın gücüne, ışığına ve aynı zamanda sonsuz karanlığına ihtiyacı olduğunu anlar. Kocasıyla arasındaki bağı koparmayan genç kadın, kâbuslarının arasında saklı korkunç bir yerde duran Scott'a ulaşır. Lisey'in Hikâyesi; yaratıcılığın kaynakları, deliliğin çekiciliği ve aşkın gizli dili hakkında yazılmış bir King başyapıtı!
"Lisey'in Hikâyesi; olağanüstü bir evliliği, şefkat ve güç içinde yükselen, çok canlı betimlemelerle süslü bir aşkı anlatmaktadır. Bu kitap duygusal ve gerçeğe yakın kahramanlarıyla son zamanlarda edebiyat dünyasına yepyeni bir nefes getirdi. Lisey Landon ve kız kardeşine hayran oldum, Scott'ın çektiği acıları yüreğimde hissettim ve sonunda içtenlikle dile getirdiği acı tatlı sona gelince kitabı tekrar baştan okumam gerektiğini düşündüm. Sanki çok yakın dostlarıma veda ettiğimi hissettim. İşte Stephen King böyle bir yazar. Mesleğinin doruğunda. Son sayfaya gelene dek büyülenerek okuyacağınız bir roman.
Listerdalein Gizemi
Heyecan verici, gizemli, aynı zamanda gerilim dolu on iki öykü… Lordun gizemli kayboluşu, trendeki tuhaf karşılaşma, garip bir cinayet soruşturması, emekli dedektifin katil avı, bir sepet vişne arasına gizlenmiş gerdanlığın sırrı, gerilim romanları yazarının cinayetten tutuklanması, tuhaf bir evlilik teklifi, Raca’nın kaybolan zümrüdü.
Tüm bu öykülerin tek bir ortak noktası var: O da Agatha Christie'nin usta kalemi.
“Tüm bu öyküler hiç istisnasız deneyimli ve usta bir yazarın elinden çıkmış...”
The Times Literary Supplement
Lohusa Şerbeti
Avukat Ergün Kazanır’ın, kocasından boşanmak isteyen danışanıyla imtihanı… Üstelik uğraşması gereken tek sorun bu da değil.
Hamile eşine destek olabilmeyi kendine görev edinen Ergün Kazanır, mesleğini de ihmal etmez. Yeni çocuk yeni masraflar demektir ne de olsa. Çok çalışmalıdır Ergün Kazanır, çok.
Kaderini değiştirecek davayı beklerken karşısına Kader’in boşanma davası çıkar. Ergün Kazanır, aklıselim davranıp kocasını onu aldatmakla suçlayan yeni anne Kader’i boşanma kararından vazgeçirmeyi başarır.
Ama bu hamlesi pişmanlık duyacağı olaylar zincirinin ilk halkası olacaktır. Lohusa şerbeti ile ekilen şüphe tohumları akşamları eve geç gelmelerle yeşerecek ve Avukat Ergün’ün evliliğini de içine alarak büyüyecek… Ergün’ün eski eşi Nurcan’ı da unutmamak gerek. Acaba yolları nasıl kesişecek?
Ergün Kazanır, polisiye öğelerle bezenmiş Lohusa Şerbeti’nde okuru hem güldürüyor hem de heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor.
Lola Ve Komşu Çocuk
New York Times Çoksatan:
- 2012 YALSA En İyi Genç Edebiyatı
- 2013 ALA Rainbow Seçkisi
- 2012 The Inky Awards Silver Inky Ödülü Adayı
- 2011 Goodreads Choice Award En İyi Genç Yetişkin Romanı Adayı
Lola ve Komşu Çocuk, hem tatlı bir aşk hem gerçekçi bir dostluk hem de John Green ve Rainbow Rowell sevenlerin zevkle kucak açacağı bir kendini bulma hikayesi.
Geçmişinde kalan çocuk, gelecekteki aşkı olabilir mi? Henüz kendini geliştirme aşamasındaki tasarımcı Lola Nolan modaya inanmıyordu... O, kostümlere inanıyordu. Kıyafet ne kadar parıltılı, eğlenceli ve farklı, yani etkileyiciyse o kadar iyiydi. Ve Lola'nın hayatı, özellikle de seksi rockçı erkek arkadaşı varken mükemmele gayet yakındı. Ta ki Bell ikizleri olarak da bilinen Calliope ve Cricket mahalleye tekrar taşınıp Lola'nın derinlere gömdüğünü düşündüğü acı verici geçmişini günyüzüne çıkarana kadar.
"Stephanie Perkins bizim neslimizin Jane Austen'ı. Hikayeleri kısa sürede unutamayacağınız kadar büyüleyici.
-Tahereh Mafi, Bana Dokunma romanının çoksatan yazarı-
"Büyülü… Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu gerçek anlamda hatırlatıyor."
- Cassandra Clare, New York Times çoksatan yazarı
"Zekice diyaloglar, taptaze karakterler ve bir sürü yakıcı temas... Sarah Dessen hayranları, aşk ve gerçekliği incelikle birleştiren Stephanie Perkins'i zevkle okuyacaklar."
- Kirkus Reviews
"Perkins, insanların farklılıklarını kabullenmenin ancak aşk ile mümkün olduğunu son derece iyi bir şekilde gösteriyor."
- Booklist
"Zekice kurgulanmış diyaloglar ve seksi bir romantizm... Lola'nın fazlasıyla mütevazı espri anlayışı ve Perkins'in, onun gelgitli duygularını yazmaktaki becerisi birleşince ortaya elinizden bırakamayacağınız bir kitap çıkıyor."
- Publishers Weekly
"Çok modern, çok eğlenceli ve tartışılacak sorularla dolu."
- Romantic Times Book Reviews
Londradan Sevgilerle
“Nasıl ki nergisler her bahar donmuş topraktan kendilerini gösterebiliyorsa ben de acıma dayanabilirdim.”
Zorlu bir boşanma sürecini atlatmaya çalışan Valentina, yıllardır görüşmediği annesinin öldüğünü ve ona Londra’da Kitap Bahçesi isimli bir kitabevini miras bıraktığını öğrenince Amerika’dan İngiltere’ye uzanan bir yolculuğa çıkar.
Çocukluğundan beri gerçek bir kitapsever olan Valentina Londra’nın en güzel semtlerinden birindeki kitabevini görür görmez bu masalsı yere âşık olur. Her girenin neşe ve huzur bulduğu Kitap Bahçesi, Valentina henüz bilmese de annesinin onun için hazırladığı sürprizlerle doludur. Ne var ki kitabevinin yüklü bir vergi borcu vardır ve Valentina annesinin mirasını yaşatmakla onu satmak arasında bir karar vermek zorundadır.
Londra’dan Sevgilerle, Londra’nın pastel renkli sokaklarında Valentina’nın kalbini yepyeni bir şehre açıp kayıplarını, kırgınlıklarını ve bitmiş evliliğini temize çekmesinin umut dolu hikâyesi...
Lord Edgware’ İ Kim Öldürdü ?
Jane, kocası ile arasının açıldığını ve ondan kurtulabilmek için cinayeti bile göze alabileceğini söylediğinde Dedektif Poirot da oradaydı. Şimdi, o korkunç adam öldürülmüştü ve ünlü dedektif oyuna getirildiğini hissediyordu. Ayrıca, ortada çözüm bekleyen sorular vardı: Jane bir yandan arkadaşlarıyla yemek yerken bir yandan da aynı saatlerde kütüphanesinde akşam vaktinin keyfini çıkaran Lord Edgware’i nasıl bıçaklayarak öldürebilirdi? Üstelik lord, boşanmaya razı olduğuna göre Jane’in adamı öldürmesi için nasıl bir nedeni olabilirdi?...
M.ö.1177’Den Sonra-Medeniyetlerin Kurtuluşu
"Dönüm noktası olacak bir kitap: anlaşılır, ayrıntılı ve aydınlatıcı." Nassim Nicholas Taleb, Siyah Kuğu'nun çok satan yazarı Eric H. Cline, bu kitapta M.Ö. 1177: Medeniyetin Çöktüğü Yıl adlı eseriyle başlattığı hikâyeyi devam ettirerek Geç Tunç Çağı Çöküşü'nden sonraki dönemi inceliyor. Tarih sahnesindeki büyük medeniyetlerin çöküşlerinin ardından toparlanma ve dönüşüm süreçlerine odaklanıyor. Tüm Ege ve Doğu Akdeniz'i etkileyen uluslararası ağın bozulmasıyla birlikte her bir toplum hayatta kalma mücadelesi vermiştir. Medeniyetlerin yapabilecekleri, yeni normalle başa çıkmak, uyum sağlamak ya da dönüşmekti, ki yapamadıkları takdirde tarih sahnesinden tamamen silinmeleri de kaçınılmazdı. Geç Tunç Çağı Çöküşü'nden sonraki dönemde sadece hayatta kalanların nasıl başardığı değil, aynı zamanda ortadan kalkan medeniyetlerin neden başarısız oldukları da araştırmanın konusudur. Bu kitapta, coğrafi bir yaklaşım benimsenerek her bir toplumun zaman içinde nasıl tepki verdiği ve bu tepkilerin birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduğu incelenmektedir. Arkeolojik buluntulara, yazıtlara ve mektuplara dayanarak entelektüel bir şeffaflık hedefleyen ve okuyucuya her bir toplumun hikâyesini anlatmayı amaçlayan Cline, günümüz dünyasındaki potansiyel felaketlerle başa çıkmak için geçmişten öğrenilen derslerin hayatımıza nasıl tatbik edilebileceğini de ele almaktadır. Geçmiş medeniyetlerin çöküşü ve yeniden inşası üzerine yapılan araştırmalara değerli bir katkı sunduğu bu kitapta okuyucuyu tarihin derinliklerinden bugünün dünyasına götürmektedir.
Maça Kızı 8 – 1. Kitap Ciltli
"Eşittik ve birbirimizi dengeliyorduk."
"İki kapalı kart… Maça kızı ve sinek ikili… Maça kızını çekmek isteyen iki kişi… Eşittik. Peki, hangimizin daha çok ihtiyacı vardı bu karta? İşte burada eşitlik bozuluyordu. Şüphesiz ki benim ondan daha çok ihtiyacım vardı; deniz gözlü çocuğu kurtarmam gerekiyordu.
Yüzde elli ihtimale kalmıştı tüm umutlarım. Bora Karabey kartlardan birini rastgele seçti. İşletmeci, bana kalan kartı açtı. Karşımda sinek ikili duruyordu. Ardından, Bora Karabey elindeki maça kızını masanın üzerine koydu.
Kaybetmiştim. Yüzde elli ihtimalle bana gelebilecek maça kızı, Bora Karabey’e gitmeyi tercih etmişti. Bora Karabey, maça kızıyla beraber bir servet kazanmıştı. Sevinmemişti bile, yüzünde mimi oynamıyordu. İfadesiz kara gözleri, yıkılan hayallerime bakıyordu; ben ise bana ihanet eden maça kızına…
Maça kızı, yalnızca Anıl’ın hayatını mahvetmemişti; o parayı toplamaya çalışan, hastane odası önünde dualar edip ağlayan herkesi öldürmüştü aslında.
Bizden deniz gözlü çocuğu alacaktı maça kızı."
Maça Kızı 8 – 2. Kitap
“Geçmişle gelecek arasında zamansızlaşıyorduk.”
“Anne ve babası öldüğünde, masalları tükenen küçücük bir kız çocuğu vardı. Bergamot ağaçlarının altında, ailesiyle son mutlu oldukları an’da zamanı durdu farz etmişti küçük kız.
Eksilerek büyümüş, bir kokunun peşine düşmüş, karşılıksız bir aşka yenilmiş, tek başına ayakta kalmak zorunda olduğunun farkına vararak yaşamış ve bir gün eğer düşerse, babasının ona anlattığı masallardaki kahramanın gelip kendisini bulacağına ve düştüğü o yerden onu kaldıracağına inanmıştı.
Küçük kız, kahramanı olacağını söyleyen ama hiçbir zaman bunu başaramamış deniz gözlü çocuğu kurtarmak için kahraman olmaya kalkmış ve öyle bir zindana düşmüştü ki; her yer kapkaranlıktı.
Çünkü o zindanda Kara vardı.
Kara, küçük kızın elinden tuttu ve onu yerden kaldırdı. Çünkü Kara, masalları tükenen küçük kızın, bir gün zora düştüğünde kendisini kurtaracağına inandığı kahramanıydı.
Ve Bora bilmiyordu ki, küçük kız kahramanını kendi bile fark etmeden bağrına basmıştı. Bu dünyada, Kara’yı seven tek kişi olma pahasına da olsa mücadele edecek ve ondan asla vazgeçmeyecekti.”
Maça Kızı 8 – 4. Kitap
“Kimdim ben, hiç olmaktan başka?”
“Gözleri gözlerimle sevişiyordu ve bu sevişmeden nice kırgınlıklar, küskünlükler, dargınlıklar doğuyordu. Doğan her bir duyguyu sevmeye çalışıyordum belki de, ondan ve benden bir parça diye. Gözlerine bakmamı söylüyordu, zamanın birinde. Sadece gözlerine bakmamı. Eğer gözlerine bakarsam anlayacağımı. Ya da korkmayacağımı. Ne söylüyordu zamanın birinde, belki de hatırlamıyordum. Gözlerine bakmam gerektiğini biliyordum sadece. Bunu o söylemese de biliyordum. Çünkü benim için onun gözlerine bakmak, bir balığın yüzmesi kadar içgüdüsel bir eylemdi. Bir balıktım ben, onun okyanus karası gözlerinin hasretiyle, cehennem ateşinde yanan. Geride kalan zaman diliminin saniyeler mi yoksa dakikalar mı olduğunu bilmesem de okyanusa bir kez daha düşmek için tek bir saniyenin yeteceğini anlamıştım. Alev alev yanan gözleri, tüm bedenimi cayır cayır yakıyordu ve ben serinlemek için ona muhtaç hissediyordum. Bundan nefret ediyordum.”
Maça Kızı 8 – 4. Kitap Ciltli
“Kimdim ben, hiç olmaktan başka?”
“Gözleri gözlerimle sevişiyordu ve bu sevişmeden nice kırgınlıklar, küskünlükler, dargınlıklar doğuyordu. Doğan her bir duyguyu sevmeye çalışıyordum belki de, ondan ve benden bir parça diye. Gözlerine bakmamı söylüyordu, zamanın birinde. Sadece gözlerine bakmamı. Eğer gözlerine bakarsam anlayacağımı. Ya da korkmayacağımı. Ne söylüyordu zamanın birinde, belki de hatırlamıyordum. Gözlerine bakmam gerektiğini biliyordum sadece. Bunu o söylemese de biliyordum. Çünkü benim için onun gözlerine bakmak, bir balığın yüzmesi kadar içgüdüsel bir eylemdi. Bir balıktım ben, onun okyanus karası gözlerinin hasretiyle, cehennem ateşinde yanan. Geride kalan zaman diliminin saniyeler mi yoksa dakikalar mı olduğunu bilmesem de okyanusa bir kez daha düşmek için tek bir saniyenin yeteceğini anlamıştım. Alev alev yanan gözleri, tüm bedenimi cayır cayır yakıyordu ve ben serinlemek için ona muhtaç hissediyordum. Bundan nefret ediyordum.”
Macbeth
Madagaskar’da Mavi Bir Düş
Madam Bovary
Madam Bovary Yeni Beyaz Kapak
Ünlü İngiliz romancı ve eleştirmen Arnold Bennett, klasik edebiyat tanımını yaparken, “Herkesin okuduğu sanılan ve herkesin okuduğunu sandığı kitap,” demişti. Italo Calvino’ya göre ise klasik, “İlk okunduğunda verdiği keşif duygusunu her okunuşunda yeniden veren kitap”tır. Fransız edebiyatında “gerçekçiliğin babası” olarak kabul edilen Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si, bu iki ustanın klasik tanımlarına en uygun düşen eserlerden biridir.
19. yüzyıl taşra burjuvazisinin yaşamını gerçekçi bir bakış açısıyla sergileyen, ilk yayımlandığında ahlakdışılık suçlamasıyla dava konusu olan Madam Bovary, hem edebiyatta yeni bir çağ açmış hem de eskidikçe yenileşen, yaşlandıkça gençleşen pek az romandan biri olarak günümüze ulaşmıştır.
Mağara – Kırmızı Kedi Yayınevi
Kentlerde giderek yayılan dev alışveriş merkezlerinin ve yaşam sitelerinin hayatımızda yarattığı değişiklikler üzerine, Saramago’nun her zamanki incelikli üslubuyla kotardığı bir roman, Mağara.
Günümüz dünyasının yükselen trendleri olan tüketim ve steril yaşam mekânlarının sembolü olan bir ‘Merkez’le, basit, geleneksel ama hakiki duygularla dolu üretken yaşamın sembolü yaşlı bir çömlekçiyi karşı karşıya getiren büyük usta Saramago, basit bir durumu hayranlık uyandıran felsefi bir alegoriye dönüştürüyor: Sıcak masalsı anlatısı ve sempatik karakterleri, devasa reklam kampanyalarıyla birer harikalar diyarı olarak sunulan yaşam projelerinin insan ruhunun Platonik mağarasından öteye geçemeyeceğini gösteriyor.
“Proust’ta olduğu gibi, Saramago’nun cümlelerinden birinin içine çekilmek de, bir dolambaçtan biçim alan bir dünyaya çekilmektir.”
- The New York Times Book Review
“Hayatta kalma mücadelesi veren sıradan insanlara heyecanlı, muhteşem yazılmış, son derece büyüleyici, eski moda denebilecek kadar romantik, yer yer de çarpıcı bir bakış.”
- Book Magazine
''Pek Çok Okurun da İnandığı Üzere, Belki de Yaşayan en Büyük Romancı OLan Olağanüstü Bir Yazardan Bir Başka Başyapıt.''
- The Boston Globe
Mahalle Sineması
Sevim Ak, bu kitabındaki öyküleri, küçük bir kız çocuğunun ağzından anlatıyor. Eski sinemacı Artist Kenan'ın yardımıyla, evin odunluğunda bir sinema salonu hazırlıyor çocuklar. Kenan Amca da sinema salonu hazırlıyor çocuklar. Kenan Amca da sinema makinesinin yerleştiriyor oraya. İlk gösterilen film 'Yüzbir Dalmaçyalı'dır. Sonra, mahalledeki ayakkabı tamircisi Hasan Usta'nın dükkanındaki oyuncaklar.
Kuşlar Kralı Nikola öyküsündeki, kuşlar gibi uçmaya çalışan küçük Cem. Pembe geceliği, pembe ponponlu terlikleriyle odasından hiç çıkmayan, korku romanları okuyan Pembe Hala. Mahalledeki 'Yeni Moda Kuaför' Semiha Hanım. Günün her saatinde neşeli, şen şakrak Elma Kokulu Kadın Sevda Teyze. Müzisyen olmak isteyen Bisikletli Postacı. Mahallede oturan herkesi koşucu yapmaya çalışan Mavi Eşofmanlı Adam. Bir cadıya benzeyen Çiçekli Kadın. Dünyayı dolaşmayı kafasına koymuş kapkara çocuk Gezgin. Bunlar, kitabımızdaki öykülerin kahramanları. Küçük kızın dostları.
Mahkum
Mahşer
Mahşer, cephede vatanı, milleti uğruna savaşıp gazi olan ve İstanbul’a döndükten sonra kendisini intiharın eşiğinde bulacak kadar hayal kırıklıkları yaşayan Nihat’ın romanıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın sebep olduğu çalkantıların, fakirlik ve ruhî bunalımların ferdî ve toplumsal ölçekte yol açtığı ahlakî çöküntüleri, gerçekçi bir atmosfer içinde sunan Peyami Safa, daha romanın ilk sayfalarından başlamak üzere, idealist bir insanın hayatta kalmak için ne gibi fenalıklarla yüzleşmesi gerektiğini okuyucuya gösterir. Nihat Çanakkale’de omzundan yaralandığı için gönderildiği İstanbul’da gördüğü manzara karşısında, artık Türkiye’nin “masumlar, temizler, alicenaplar, faziletkârlar, hasbiler, iyi niyet sahipleri ve büyük kalpli insanlarla reziller, çalıp çırpanlar, imansızlar, sonradan görmeler, seviyesizler, sütü bozuklar, hainler ve katillerin omuz omuza yaşadığı bir mahşer yeri” olduğuna inanmaya başlar.
Mahşer (Tam Metin)
"Mahşer, macera, aşk, kehanet, alegori, fantezi ve realizm öğeleriyle harmanlanmış harika bir roman." -The New York Times Book Review Biyolojik denemeler yapılan bir kuruluştan kaçan biri, kısa süre sonra domino etkisiyle insanların yüzde doksan dokuzunu yok edecek mutasyona uğramış ölümcül bir grip mikrobunu yaymaya başlar. Hayatta kalmayı başaran korku ve şaşkınlık içindeki bir avuç insan kendilerini kurtaracak bir lider arayışı içine girer. Ve iki aday ortaya çıkar... Colorado’da bir halkevi kurmakta ısrar eden 108 yaşındaki hayırsever rahibe Abagail ve kötülükten başka bir şey düşünmeyen, kargaşadan mutlu olan şiddet yanlısı "kötü adam" Randall Flagg... Yalnızca düşlerde var olabileceğini sandığımız karanlık bir hikâye...
Mahur Beste
Mahur Beste’de Tanpınar’ın Huzur ve Sahnenin Dışındakiler adlı romanlarında önemli bir motif olan "Mahur Beste" teması önemli yer tutar. Mahur beste, acı bir aşk hikayesinin klasik musiki kalıplarıyla soyutlanmasıdır. Tanpınar, klasik Türk musikisini medeniyetimizin özlü bir yansıması olarak kabul eder. Mahur Beste’de Tanpınar’ın diğer eserlerinde de görülen medeniyet meselesi büyük bir ağırlıkla ele alınır. Mahur Beste, Tanzimat sonrasında toplum hayatımızın her yönüne yansıyan değişim ve başkalaşımın yansıtıldığı ve her fırsatta tartışıldığı bir roman özelliğindedir.
Mai Ve Siyah Günümüz Türkçesiyle
Halid Ziya’ya kadar, romancı muhayyilesiyle doğmuş tek muharririmiz yoktur. Hepsi roman veya hikaye yazmaya hevesli insanlardır.
- Ahmet Hamdi Tanpınar
Tereddütsüz söyleyeceğim ki yazdıklarımın hiçbirisini yazmamış olmak ihtimalini o kadar büyük bir hüzün duymayarak düşünebiliyorum. Fakat Mai ve Siyah için böyle değil! Onu yazmış olmak isterdim. Ve pek iyi etmişim ki yazmışım. Onun için, eksiklikten arınmıştır, baştan ayağa meziyettir demiyorum. Fakat onda hemen bütün ben varım, benim bir daha geri gelmeyecek olan emellerle, hülyalarla ve onların yanı başında hüsranlarla, elemlerle dolu olan gençliğim var. Hatta yalnız benim değil… Bütün gençler var... Memleketimin bedbaht gençliği var. Sizler varsınız...
- Halid Ziya Uşaklıgil
Kitap olarak ilk defa 1898’de basılan Mai ve Siyah’ın bu baskısı hazırlanırken Halid Ziya’nın romandaki düzenlemelerini de içeren 1938 baskısı esas alındı. Bu iki baskı karşılaştırılıp yıllardır süregelen hatalar tek tek saptandı. Açıklamalı notlarla ve ilk baskıdan görsellerle zenginleştirilen roman, yazarın üslubuna müdahale edilmeden günümüz Türkçesine uyarlandı. İlk defa okuyucuyla buluşmasının üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçse de bu başyapıt, hala tefrikasına başlanıldığı günkü kadar yeni. O günden bugüne, ülkenin bütün kuşaklarınca okundu, tartışıldı, tekrar tekrar yorumlandı. Daha önemlisi, hep sevildi. Çünkü Mai ve Siyah, bizim romanımız.
Malamander
Malma İstasyonu
Marina
Marslı
Goodreads okurlarına göre 2014’ün En İyi Bilim Kurgu Romanı!
Altı gün önce, Mark Watney Mars’a ayak basan ilk insanlardan biriydi. Şimdi ise, orada ölmesi neredeyse kesin.
“Çok uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitap. Zeki, eğlenceli ve gerilim dolu. Marslı, bir romandan isteyebileceğiniz her şeye sahip.”
- Hugh Howey, Wool serisinin yazarı
“Sürükleyici… Defoe’nun Robinson Crusoe’su sanki daha zeki biri tarafından yazılmış gibi.”
- Larry Niven, Hugo, Nebula ve Locus ödüllü Halka Dünya romanının yazarı
“Bu kitap tam da benim gibi okuyucuların seveceği türden.”
- John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı serisinin Hugo ve Locus ödüllü yazarı
“Andy Weir’in yazdığı Marslı şimdiye kadar okuduğum en iyi bilimsel bilimkurgu romanı. Bu romanı –başka bir kitap hakkında hiç böyle bir şey söylemedim– edebi anlamda da elden bırakmak mümkün değil.”
- Dan Simmons, Hugo ödüllü Hyperion serisinin yazarı
“Marslı aklımı başımdan aldı!”
- Ernest Cline, Başlat romanının yazarı
“Aksiyon ve uzay macerasının kusursuz bir karışımı.”
- Library Journal
Martı
Martın Eden Yeni Beyaz Kapak
Jack London’ın, kendi hayatından izler taşıyan romanı Martin Eden, denizci bir gencin kişiliğinden ödün vermeden sınıf atlama çabalarını anlatıyor. Zengin bir ailenin kızına âşık olan Martin Eden, ona erişebilmek uğruna kendini ilme ve ünlü bir yazar olma hayaline adıyor; bu hayal uğruna takıntılı denilebilecek bir şekilde varını yoğunu ortaya koyuyor.
Edebiyat tarihinin kuşkusuz en özgün karakterlerinden biri olan Martin Eden, azmi ve zekâsıyla yalnızca işçi sınıfını değil, dahil olmaya çalıştığı burjuva dünyasını da aşıyor. Böylece maskelerin ardında yatanı görüyor, toplumun gerçek yüzünü idrak ediyor. Neticede her iki sınıfa da ait olamamanın yorgunluğu, yazarlık serüveninde çektiği fiziksel ve ruhsal zorluklara eklenince Martin, derin bir yalnızlığa sürükleniyor. Başarı sürecinin haşinliğinin sonunda başarının tatminsizliğiyle karşı karşıya kalıyor. Jack London’ın başyapıtı olan bu trajik roman, okurlarını tıpkı Martin’in hayatı gibi dalgalı bir yolculuğa çıkarıyor.