Kırık İnci (Karton Kapak)
Ben İnci Altınsoy’dum. En zayıf halkaydım ama o halka boğazlarına dolanıp kestiğinde benimle daha yeni tanışacaklardı ve o gün benim merhametim olmayacaktı.
Yaşadığı kayıplardan sonra hayatı tepetaklak olan sosyetik güzel İnci, kendini hiç beklemediği bir anda miras oyunlarının, ihanetlerin ve entrikaların ortasında bulur.
Bütün bunlarla başa çıkmaya çalışırken hayattaki en büyük şansı mı yoksa şanssızlığı mı olduğunu bilmediği Kılıç ile yolları tekrar kesişir.
Onu her şeyden ve herkesten koruyan gözalıcı koruması Kılıç, yaşadığı zor günlerinde en büyük destekçisi olur.
Sırlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır. Peki İnci öğrendiği gerçeklerle yaşamayı başarabilecek midir?
“Labirentin sonunda adalet vardı ancak labirentin yolunda hainler ve kan da vardı. Öldüğümü sandım ama bugün yeniden doğdum. Ben İnci Altınsoy’dum ve ne pahasına olursa olsun, ailemin intikamını alacaktım.”
Kırık Kanatlar – Modern Klasikler 118
Cibran’ın 1912’de yayımlanan romanı Kırık Kanatlar, Arap dilinde yazılmış ilk romanlardan biridir aynı zamanda. Selma Karami’yle Cibran olduğu tahmin edilen genç adamın imkânsız aşkının hikâyesi, pastoral şiir tadında bir aşk itirafıdır. Cibran bu içe işleyen metinde, Arap edebiyatında ilk kez din adamlarının yozlaşması ve kadın hakları gibi toplumsal meselelere el atar. Doğulu kadının yüzyıllar boyu gelenek karşısındaki âcizliğine, eşya gibi oradan oraya sürüklenmesine yönelik eleştirel bir tavır ortaya koyar.
Kırlangıç Bayırı Çocukları
Kırlangıç Çığlığı
Cinayet işlemek bizi insan değil, katil yapar. Bu duygudan haz almak ilkelliktir. Körebe lakaplı seri katil, 2012 yılında işlediği on iki cinayetin ardından kayıplara karışmıştır.
Kurbanlarını çocuk tacizcileri arasından seçen Körebe, yeniden öldürmeye başlar. Adalete duyulan güvenin yerini linç kültürünün aldığı bir devirde gizli bir kahraman olarak görülmesi onu çok büyük bir tehdide dönüştürür. Nitekim adalet, bireylerin kendi yöntemleriyle kirletemeyecekleri kadar kıymetlidir.
Benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.
Kırlangıç Çığlığı dolambaçlı kurgusu ve yüksek temposuyla tipik bir Ahmet Ümit romanı olsa da toplumsal sorunlara karşı gösterdiği hassasiyet ve tepkiselliğiyle yazarın eserleri arasında özel bir yer edinmeyi başarıyor. Kırlangıç Çığlığı, ışık hızıyla değişen gündeme direniyor; fark etmemiz ve değiştirmek için eyleme geçmemiz gereken, kanayan yaralarımızı haykırıyor.
Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar.
İşte bu yüzden geri döndüm…
Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer
Billy ve onun köpekleri Little Ann ile Old Dan. Billy, Oklahama’da, Cheroke Vadisi’nde ailesiyle birlikte yaşayan sevimli, rakun avına düşkün ve bu özelliğiyle çevresinde ün salmış sevimli, 12 yaşında bir çocuk. Azimli, diyaretli ve her türlü koşullarında yaşayabilen Billy’nin tutkusu iki av köpeği ve rakun avı. Old Dan, bir kaplan gibi güçlü kaslara sahip, ısrarcı ve avının peşini hiç bırakmayacak cinsten bir rakun avcı köpeği. Billy’e son derece bağlı ve onun yaşamının bir parçası. Little Ann ise ufak yapılı, son derece zeki, koku almada ve kurulan tuzakları hissetmede hassas, rakun avında Billy’nin sağ kolu. Birbirlerini çok seven bu üçlü, Cheroke’nin karanlık tepelerinde ve nehir vadilerinde avlanır. Yaşlı ve kurnaz rakunlarla köşe kapmaca oynarlar. Old Dan’ın gücü, Little Ann’ın aklı ve Billy’nin de onları vadinin en iyi av köpeği yapmak için inanılmaz bir azmi vardır. Bu üçlü şöhret ve zafere doğru koşuyorlardı ama farkında olamadıkları bir şey onları bekliyordu. Hüzün... Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer; adını ve Kızılderili efsanesinden alan, hiç unutmayacağınız, heyecanın doruklarında gezdiği, müthiş bir macera romanı olduğu kadar, içinde sevgi ve hüzün de barındıran, sıcacık bir ilkgençlik klasiği.
Kırmızı Kazak
Kitaplarla iç içe geçmiş denemeleri okumak uzun sürer. Yıllar önce okuduğunuz kitaplar, elinizdeki denemelerle birlikte yeni boyutlar kazanır, derinleşir, zenginleşir. Okumadıklarınız yepyeni ufuklara çağırır. Bu nedenledir ki, okumadıklarınızı okumak, okuduklarınızı yeniden karıştırmak için sabırsızlanır, elinizdekini bırakır, “öteki metinler”le avarelik edersiniz.
Meltem Gürle’nin denemelerini de okumanız uzun sürecek, ara vereceksiniz, döneceksiniz, yeniden durup yeniden başlayacaksınız. Oturacaksınız, kalkacaksınız, araya başka kitaplar girecek. Elinizdeki kitabın kopyası eskiyecek ama okuduklarınız değil. Bu denemeler kendileri eskimeyecekleri gibi eskiden okuduklarınızı da tazeleyip yenileyecek.
Kırmızı Kurabiye
“Bu; aşkı kovalayan kelebeklerin kendini bulma hikâyesi…”
Verona sokaklarında âşık olduğu adamı bekleyen Sahra, hiç ummadığı anda Romeo’sunu karşısında bulduğunda,
sonunda mutlu sonlarına kavuştuklarını düşünür. Fakat çok geçmeden ortaya çıkan sırlar, Sahra ve Emir’in aşklarının bir kez daha sınanmasına sebep olur.
Âşık olduğu kadından uzaklaşıp inzivaya çekilen Emir Hanzade, bir düğüne davetsiz misafir olarak katıldığında aşırdığı tek şeyin düğündeki ikramlar olduğunu düşünürken, günün sonunda kendini gelini kaçırırken bulur. Yanındaki kadına yardım etmekten başka çaresi kalmayan Emir Hanzade, yakasını bu beladan nasıl kurtaracağını düşünürken işler iyice kontrolden çıkar.
Çünkü öğrendiklerinden sonra Rosa’ya verdiği sözü tutmak zorundadır.
Ayçöreği ve Elmalı Turta’nın ardından hız kesmeden devam eden hikâyede sona gelinirken,
Sahra ve Emir’in kaderini başkasına ait bir kalp değiştirecektir.
“Söz veriyorum, bu çektiğimiz acılar İleride anlatacağımız tatlı anılar olacak…”
Kırmızı Pazartesi
Kolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez’in 1981’de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya’da, hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli, ancaksonun baştan belli olması, kitaba sürükleyiciliğinden bir şey kaybettirmiyor.
Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.
Kırmızı Pelerin
Zamanında zihnimize yazılanlar, sonradan kaderimizi yazar…
Açık kapıdan kırmızı pelerinli bir kız giriyor içeri. Bir filmden, bir masaldan kopup gelivermiş gibi hali var. Sabah ezanı okunurken, gün daha tam doğmamış, etraf henüz tam aydınlanmamışken insanın içine bir ürperti gelir ya, ona benzer bir duygu içimi yalayıp geçiyor. Hayalet gibi…
Şu anda kapıyı bir açan olsa, bu kızın odanın ortasında, gözleri kapalı, pelerinin etekleri havalanmış, öylece döndüğünü, benim de keyifle onu seyrettiğimi görse ne düşünür acaba? Ne diyecek, “Biri deli, biri de deli doktoru” der. Onu huşu içinde seyrederken, “Acaba yaşadığı hangi acılar, içine düştüğü hangi çıkmazlar onu bir ruh doktorunun odasında böylesine döndürüyor?” diyorum içimden. İnsan bir psikiyatri kliniğine giderken neden böyle bir pelerin giyer, neden başına önü tüllü bir şapka takar ki… Bunların bir anlamı olmalı. Ve çok geçmeden yaşanan acılar, ince bir sızı gibi tel tel dökülüyor ağzından. Acının, korkunun, aşkın, sevdanın, umudun, umutsuzluğun en büyüğünü yaşamış bu kız.
Çocuklukta yaşanan bir tacizin, bu tacizin koyu gölgesi altında geçen yılların, yalnızlığın, kimsesizliğin, her şey bitti derken açılan yepyeni kapıların, kısaca iyisiyle kötüsüyle macera dolu, dokunaklı bir hayatın hikâyesi bu; çok masum bir aşk hikâyesi aslında.
Kitabın bir yerlerinde mutlaka kendinizle ve sizde iz bırakanlarla karşılaşacaksınız. Umarım onları iyi tanır, önce kendinize, sonra da onlara biraz daha hoşgörüyle yaklaşabilirsiniz.
Gülseren Budayıcıoğlu, 3 Kasım 2022, İstanbul
Bir kitabı yarıya gelince hemen koşup diğerini almak... Okumaya kıyamamak,
okumadan duramamak…
Kırmızı Zaman
Bu romandaki İstanbul, efsaneler, insanlar, balıklar, kayıklar, iskeleler, saraylar, dehlizler, kesik başlar, mezarlar, hastaneler, morglar, denizkızları, cinayetler, katiller, cellatlar, deliler, yani her şey uydurmadır. Efsanelerin yalanı abartılmış, insanların hayatına olmadık benekler atılmış, şehir baştan yaratılmıştır. Yok eğer, “Bunların hepsi gerçek, Haliç’te kırmızı bir kayık durur ve içinde Zaman Dayı yaşar, eski mezarlarda kesik cellat kafaları yatar, küçük kızlar mezar taşlarına dünyanın en güzel şiirlerini yazar, genç bir adam paramparça bir baba arar, her şeyi gören bir kambur hep susar ve İstanbul’un altında sır dolu dehlizler var,” diyen biri çıkar da beni yalanlarsa, ne mutlu bana. Kırmızı Zaman renkler ve isimlerle, sözcük ve sözlüklerle, söylence ve gerçeklerle, efsane ve inanışlarla örülü, kadim zamanlarla günümüzden hikâyeleri İstanbul’da kesiştiren bir roman. Yahut gerçeğin karanlık gölgesinin vurduğu bir masal… Sergilediği sınırsız düş gücüne karşın katı gerçeklere de yer vermesiyle yayımlanalı beri güncelliğini ve özgünlüğünü koruyor.
Kış Bahçesi
Kıskanç Adam
Yunan bir polis dedektifi, özel yaşamındaki bazı tecrübeler yüzünden bir kıskançlık uzmanına dönüşmüştür. Kalimnos Adası’nda bir Alman turist kaybolduğunda adaya o gönderilir. Uzakta başka bir ülkede, bir taksi şoförü, şirket sahibine ait aracın arka koltuğunda karısının küpesini bulur. Küpenin orada ne işi vardır? Ve Londra’ya giden uçakta bir kadın, kocasının onu en yakın arkadaşıyla aldattığını öğrendiği için canına kıymak üzeredir. Yanında oturan adam kimdir?
Kıskanç Adam ve Diğer Öyküler yedi suç öyküsünden oluşuyor. Nesbo, romanlarındaki tüyler ürperten suçları, zekâyı, beklenmedik sürprizleri, ince mizahı ustalıkla öykülerine taşıyor.
Çoksatan Harry Hole serisinin yazarı Nesbo ilk öykü kitabında romanlarının ayırt edici ana unsurlarını sergiliyor: Zekice kurgulanmış olay örgülerinde, arada insani duygu parıltıları gösteren derinden arızalı karakterler, içlerindeki karanlık tarafından sürekli yok edilme tehlikesi altındalar.
- Booklist
Kısmet Değilmiş
Kız Kardeşim İçin
Anna hasta değil, ama on üç yaşına dek sayısız ameliyat, nakil ve operasyon geçirdi, iğneler vuruldu. Hepsi ablası Kate’in çocukluğundan beri yakasını bırakmayan lösemiyle mücadele edebilmesi için.
Kate ile tam doku uyumu olması için laboratuar ortamında genleri özel olarak seçilen özel üretim bir çocuk olan Anna, ablasına ilik verebilmesi için dünyaya getirilmişti bu rolünü ve hayatını hiç sorgulamadı.. bugüne dek.
Şimdi ise ergenlik çağındaki çoğu genç gibi Anna da gerçekte kim olduğunu sorgulamaya başlıyor ve sonunda çoğu insan için akla getirmesi bile mümkün olmayan bir karar alıyor; ailesini paramparça edecek ve sevdiği ablası için belki de ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir karar.
Çok önemli etik tartışmaları körükleyen kışkırtıcı bir roman olan Kız Kardeşim İçin, bir ailenin ne pahasına olursa olsun verdiği hayatta kalma mücadelesini ve ibret alınacak bir ahlak öyküsünü anlatıyor.
“Picoult kestirilemez bir ihtişamla yazıyor.”
Stephen King
"Picoult'nun son romanı ile uykusuz gecelere hazır olun. Sadece, elinizden bırakamayacağınız bir hikaye dersek, bu eserin hakkını yemiş oluruz. Elinizde tuttuğunuz muhteşem, yürekleri dağlayan, tartışmalar ve ikilemlerle dolu, dürüstçe anlatılmış bir kitap."
Booklist
"Picoult son derece karmaşık bir konuyu cesurca ve açıkça ele alıyor ve kitabına inanılmaz şaşırtıcı bir nokta koyuyor."
Publishers Weekly
Uluslararası çok satan yazar Jodi Picoult en güçlü romanı Kız Kardeşim İçin ile huzurlarınızda.
Kızıl Elma Oğulla Buluşma
Eserleri 176 dilde tercüme edilen Cengiz Aytmatov, hiç şüphe yok ki dünya edebiyatında en fazla tanınan Türk yazarıdır. Yazdığı her eseri büyük bir zevkle okunan Aytmatov, bir arada sunduğumuz bu iki hikâyesinde güçlü bir sembolizm kullanmıştır. Kızıl Elma, Aytmatov’un ilk dönem eserlerindedir ve o, bir şehir hikâyesi olmanın yanı sıra, aynı zamanda bir aşk hikayesidir. Kızıl Elma’da aşkın o tertemiz heyecanı; Oğulla Buluşma’da ise bir babanın evladına duyduğu ıstıraplı hasreti anlatılıyor... Her iki hikayenin ortak özelliği ise, Aytmatov’un bu hikayelerdeki duyguları en net, en saf halde okuyucuyla buluşturmuş olmasıdır. Bu yönüyle de onun hikayeleri, bir solukta okunacak kadar sürükleyicidir.
Kızıl Kahkaha – Modern Klasikler 135
Andreyev’in Rusya’nın Rus-Japon Savaşı’ndan (1904) ağır bir yenilgiyle çıkmasının ardından kaleme aldığı Kızıl Kahkaha, savaşın akıl almaz mezalimi üzerine yazılmış en sarsıcı metinlerden biridir. Bir Rus subayının Mançurya’daki korkunç taarruz sırasında tuttuğu bölük pörçük günlük, onun ölümünden sonra savaşa katılmayan kardeşi tarafından tamamlanır. Genç subay kendi ordusunun mermilerine hedef olarak bacaklarını yitirmiştir. “Kızıl Kahkaha” onun için yaralı, sakatlanmış, paramparça bedenlerin; “kanla kızıllaşan toprakların” simgesidir: “Dünya çıldırdığında böyle gülmeye başlar.” Savaş alanındaki vahşet, hem sonu gelmeyen yürüyüşün tükettiği askerleri hem de bütün bu acılar karşısında büyük bir acze düşen doktorları delirtmiştir. Subayın kardeşi savaşı dışarıdan izlese de ölümü ve acıyı kanıksayıp duyarsızlaşmış, o da tıpkı subay gibi akıl sağlığını yitirmiştir. Savaş öyle akıl dışı bir hale gelmiştir ki oğlunun korkunç bir ölümle can verdiğini gazetelerde okuyan bir ana, bir ay boyunca ondan mektup alır. Ölülere ölülerden mektup gelir. Kızıl Kahkaha, giderek toplu bir cinnete dönüşen savaşın yol açtığı muazzam yıkımın, altüst ettiği hayatların, insanlıktan çıkıp deliliğe sığınanların trajik öyküsüdür.
Kızıl Karma
Mayıs 1968’de Paris adeta yangın yeriyken, genç bir kadının bir yoga pozisyonunda, çıplak ve parçalanmış cesedi bulunur. Polis Jean-Louis Mersch, cinayeti soruşturmaya başlar. Maktulün arkadaşları Hervé ile Nicole de ona yardımcı olurlar. Bir başka kadın arkadaşları daha cinayete kurban gittiğinde, ölümün kendi çevrelerinde kol gezdiğini düşünmeye başlarlar.
Mersch, Hervé ve Nicole bu cinayetlerin Hindistan’la bağlantılı olduğunu anladıklarında Kalküta’dan Varanasi’ye uzanan bir maceraya atılır ve korkunç gerçeği Ganj Nehri’nin kıyılarında keşfederler. Ama karma sonlanmamış, kötülüğün son halkasıyla yüzleşmek için gidilecek son bir durak kalmıştır...
Jean-Christophe Grangé, cinayetlerin peşinde koşarken kendi kaderlerini de değiştiren üç çarpıcı karakter ve hiç düşmeyen bir tempoyla, bir kez daha kötülüğün sınırlarını araştırıyor...
Kızıl Veba
Yıl 2013... Hızlanan kalp atışları, yükselen ateş ve kasılmalar; kızıla çalan yüzler ve vücutlar... Derken telaşsız bir uyuşukluk ağır ağır vücudu kaplıyor, kalbe ulaştığındaysa her şey için çok geç... Bir felaket, çığrından çıkmış bir salgın, yıkıcı bir pandemi dünya nüfusunun tamamının üzerinde telafisi imkânsız bir hasar bırakıyor. Modern kurumlar birbiri ardına çökerken, teknoloji ve bilim işlevini kaybediyor; renkli, capcanlı yeryüzü bir veba salgınıyla tek renge bürünüyor.
1912 yılında yayınlanan Kızıl Veba, kültürün, uygarlığın, hatta kelimelerin anlamını yitirdiği; vahşetin, ilkelliğin ve orman kanunlarının hüküm sürdüğü bir tuhaf devirde, 2073 yılında, Kızıl Ölüm'den sağ çıkmayı başaran bir adam ve vahşi torunlarının toza dumana bulanmış hikâyesini anlatıyor. Tanklar, tüfekler yerini sapan ve mızraklara bırakırken yerle yeksan olmuş medeniyetin hatıraları tek bir kişinin belleğinde canlılığını korumayı sürdürüyor.
Jack London'dan uygarlıktan ilkelliğe, imkânsızdan bilinmeze doğru yol alarak gerçekleşen bir kehanet, postapokaliptik bir sarmal...
Kızıl Veba – Modern Klasikler 152
Jack London, 1912 yılında İngiltere’de London Magazine’de yayımlanmaya başlayan Kızıl Veba yapıtıyla “kıyamet sonrası” edebiyatın öncüleri arasına girmiştir. Nüfustaki, bilim ve teknikteki, ekonomideki sıçramaların büyüsüyle gözlerin kamaştığı bir çağda yazar, uygarlığımızın kırılganlığını anımsatır. Yapıtı milyonlarca insanın doldurduğu şehirlerin ve kırların ıssızlığa teslim oluşundaki hızı bütün çarpıcılığıyla ortaya koyar. Yalnızca nüfusun değil, bilginin, üretimin, hatta dilin yitirilişi, eski uygarlıkla köprü olan bir profesörün gözünden yeni insanlığa anlatılır. Peki yeni insanlık bu ihtiyara kulak verecek midir? Kızıl Veba’da yirminci yüzyılın başından yüz yıl sonrasına, 2010’lar dünyasına bakan Jack London’ın öngörülerindeki keskinlik, kitabı bir klasik olmanın ötesinde, günümüz için hâlâ canlı bir eleştiri kılıyor.
Kızıla Boyalı Saçlar
Türkiye’de 38 baskıda 110.000 adede ulaşan unutulmaz roman gözden geçirilmiş yeni baskısıyla
“Taksitle kitap sattığı bir kız vardı. Ona ha bire kitap götürüyordu ama o hiç ödeme yapmıyordu. Bir sabah Aleka’nın, yirmi bin drahmiden fazla tutan kitap alışverişi yaptığının farkına vardığında durumun ciddiyetini anladı. ‘Aleka neler oluyor? Babana birkaç kuruş vermesini söylesene,’ dedi. ‘Benimle evlen, ödeşelim. İster misin?’ dedi Aleka da. Bu dünyada her şeyi doğal karşılayan Luis kabul etti. ‘İsterim,’ dedi.”
14 yıl önce Türkçede ilk yayımlandığında kısa sürede en çok okunan kitapların başına yerleşen, yine kısa sürede 100.000’den fazla okura ulaşan Kızıla Boyalı Saçlar’ın sıradışı kahramanı Luis, kendini özgürlüğe adamış, bir insana, bir işe, bir yere kesinlikle bağlı kalmak istemeyen, kafasına eseni yapan, hayallerinin peşinden koşan sevimli bir serseri.
Zorbalar, serseriler, fahişeler, genelevler, kenar mahalleler, gecekondular, erkek delisi kadınlar, kadın delisi erkekler, üçkağıtçılar, küçük burjuvalar, eski solcular, dolandırıcılar bu kitabın dokusunu oluşturuyor. Bir dönemin ve insanlarının resmini çizen Kızıla Boyalı Saçlar; okuru kışkırtıyor, gözlerini gerçek hayata, hayatın gerçeklerine çevirmesini sağlıyor. Yalın ve mizah dolu bir anlatım; egemen sisteme ve sistemin savunucularına, benimseyenlerine karşı gözü pek, alaycı, sert bir eleştiri.
Yazarının tanımıyla “Kızıla Boyalı Saçlar insan özgürlüğüne yazılmış bir övgü.” Her birimiz içimizden Luis gibi olmayı biraz arzular, ama onun gibilere imrenmekle, öykünmekle kalmaz mıyız?
Klara İle Güneş
“Güneş her zaman bize ulaşmanın yolunu bulur.”
Günümüzün en büyük yazarlarından Kazuo Ishiguro, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıktan sonra yayımlanan ilk romanı Klara ile Güneş’te, yeni teknolojilerin etkisiyle köklü değişimler geçirmiş bir toplumda yaşanan, sevgi, umut ve fedakârlığa dair unutulmaz bir hikâye anlatıyor.
Sıra dışı gözlem yeteneğine sahip bir yapay zekâ olan Klara, kendisi gibi “Yapay Arkadaş”ların satıldığı mağazadaki yerinden insanları izleyip dış dünyayı öğrenmeye çalışır, onu yeni evine götürecek o özel çocuğu sabırla bekler. O çocuk nihayet çıkageldiğinde, Klara kendini ezici kaygılar ve kırılgan umutlarla dolu bir dünyada bulacak, sarsılmaz bir adanmışlıkla bağlandığı Güneş’in yardımıyla bir mucizeyi gerçek kılmaya çalışırken insan denen canlıyı bütün zaafları ve çelişkileriyle tanıma fırsatı bulacaktır.
“Klara ile Güneş dingin duygusal yoğunluğu sayesinde Ishiguro’nun büyük bir düzyazı üslupçusu olarak yerini sağlamlaştırıyor.” Evening Standard
“Beni Asla Bırakma’yı sevenlere göre bir roman: O kitabın DNA’sındaki duygusal açıklık, kendimizi dışarıdan görebilme niteliği ve insanlığa dair ‒tam olarak iyimser denemese de‒ şefkatli, dokunaklı ve hakiki bakış burada da mevcut.” The Times
“[Kazuo Ishiguro] büyük bir duygusal güce sahip romanlarında, dünyayla bir bağlantımız olduğu yanılsamasının altında yatan dipsiz uçurumu açığa çıkardı.”
2017 Nobel Edebiyat Ödülü’nün gerekçesinden
Koca Tembel
Kırılganlığın ve ironinin mutlak iktidarına selam duran Romain Gary, Émile Ajar personasının doğuşunu müjdeleyen Koca Tembel'de, gürül gürül akan bir kentte içine düştüğü yalnızlık belasından, görünmez kolların bedenini sarmaladığı gündüz düşleriyle kurtulmaya çalışan ve çareyi doğa kanunlarına meydan okurcasına devasa bir piton sahiplenmekte bulan bir adamın hikâyesini anlatır.
Yalan-Roman'da -mış gibi yapmaktan çoktan vazgeçip artık var olduğunu özgürce haykırabilen Émile Ajar'ın Koca Tembel'deki metaforik doğumu, baş karakterin artık gizlemeye son verdiği esrik benliğinden sıyrılışıyla paralelleşir. Kelimeler bocalayıp kıyıya vurur, gerçeklik absürdün sahneyi ele geçirmesiyle daha az can yakar; alay, saplantı, hezeyanlar; hepsi onu insan"mış gibi yapma"nın yükünden kurtarıp pullu bir derinin ardına saklanmasına önayak olur.
Delilikte saklı masumiyeti sözdizimsel ve anlamsal müdahaleler, fallik göndermeler, uçarı espriler ve insan-oluşa dair radikal eleştirilerle okuruna kanıtlayan, Fransa'nın iki Goncourt ödüllü tek yazarı Romain Gary'nin Émile Ajar müstearıyla yayınladığı ilk romanı Koca Tembel, önceki edisyonlarda yer almayan alternatif sonuyla ilk kez Türkçede.
Kolaysa Ağlama
Kütüphaneci yazar Suzan Geridönmez'den, gençlikte alınan kararlar üzerine düşündürücü bir ilk roman!
Annesinin zoruyla gittiği psikolog, günlük tutmasını isteyince, Mert önce tepki gösterir. Zaten babası öldüğünden beri yaşamındaki her şey tepetaklaktır. Okulu değiştirilmiş, arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalmış, yeni okulunda ne sisteme ne öğrencilere alışabilmiştir. Yine de bilgisayarda tutmaya başladığı günlük, zamanla yaşamına yeni bir bakış açısı kazandırır. Bir gün psikoloğun muayenehanesinde sınıf arkadaşı Celile'yle karşılaşması onu çok etkiler. Celile'nin geçireceği ameliyatın tarihi, giderek yakınlaşan iki gencin önündeki sınav için beklenmedik bir karar almalarına neden olacaktır...
Almanca'dan dilimize yaptığı çevirileri de Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Suzan Geridönmez, ilk gençlik romanında "sınav"a hazırlanan bir delikanlıyla genç kızın yaşadıklarını anlatıyor. Kitap, farklı nedenlerle yaşıtlarına benzemeyen bu iki gencin birbirleri ve aileleriyle ilişkilerine olduğu kadar, okul yaşamlarındaki iniş çıkışlara da gerçekçi bir açıdan yaklaşıyor. Günümüzün eğitim anlayışlarının genç bireyi nasıl etkilediği, aile ve okul dayanışmasının önemi ve arkadaşlıkların insan yaşamındaki belirleyici rolü üzerine, her yaştan okurun keyifle okuyacağı yüksek tempolu bir ilk roman.
Koloni – Delidolu Kitap
Kongoya Ağıt
Köpekbalığı Dişleri
Köprü Kitaplar 15-Yolun Başındakiler
Edebiyat ustası Cemil Kavukçu ilk gençlik romanıyla Köprü Kitaplar'da!
Öykücülüğümüzün ödüllerle taçlanan büyük adı Cemil Kavukçu, ilk gençlik romanı Yolun Başındakiler'de eğitim sistemimizin ezeli sorunlarını bir ortaokul öğrencisinin gözünden anlatıyor. Derslerin karatahta önünde anlatıldığı bir dönemde, yasakçı ve ezberci eğitim sisteminde var olma mücadelesi veren gençlerin romanı, ülkemizde süregelen birçok soruna incelikle değiniyor. Yarattığı etkileyici karakterlerle, erkek ve kız çocukların eğitimde fırsat eşitliğine sahip olamamasının, eğitimcilerin disiplin sağlamak için kullanılan sert yöntemlerin gençler üzerinde bıraktığı olumsuz etkileri işleyen Kavukçu, çok katmanlı bir kurgu sunuyor. Roman, ergenliğin utangaç ilk aşkları, çalışan çocuklar gerçeği ve haksızlıklara karşı dayanışma gibi evrensel temalarıyla derinleşiyor. Özgün Köprü Kitaplar koleksiyonunun 15. kitabı, her yaştan okur için vazgeçilmez bir başyapıt.
İlkokulu bitirmenin heyecanı hepsini sarmıştı. Artık siyah önlük yoktu, haylazlık yüzünden zil çalana kadar kapı arkasında tek ayak üstünde beklemek yoktu. İsmet, ortaokula başlayacağı için gururlu ama kaygılıydı. Yeni okulunda, öğretmenler tek bir bakışla herkesi tir tir titretirken, bu yıldırmalara pabuç bırakmayan bir grup öğrenciyle tanıştı: İbretlikler. Bir yandan da, Hatice'ye beslediği duygularla ne yapacağını bilemeyen İsmet, İbretlikler'e özenir gibiydi...
"İlkgençlik çağı, gençlik yıllarının başıboş yaşamı ve bu yaşamların içinden çıkan genç kişilikler az yazılmıştır. Böyle kişileri, pek bilmediğimiz dünyaların içinden çıkarıp önümüze öylesine canlı biçimde getiren Kavukçu'nun bu kitabı, son zamanlarda okuduğum en önemli gençlik romanlarından biri. Kuşağımızın büyük ustasını yakından tanımak için iyi bir başlangıç."
Semih Gümüş
Köprü Kitaplar 17-Dört Kozalak
Ödüllü koleksiyon “Köprü Kitaplar”ın 17. kitabı, Karin Karakaşlı’dan.
Sınav yolunda koşanlar, yaşam yolunda tökezleyenler...
Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği, 2010 Memet Fuat Yayıncılık Ödülü’yle taçlanan “Köprü Kitaplar” dizisinin 17. kitabını, edebiyatımızın duyarlı kalemlerinden şair, yazar Karin Karakaşlı yazdı. Karakaşlı, farklı kültürel ortamlarda büyüyen dört genci bir araya getirdiği romanında, sınav kaygısının genç bireyleri nasıl etkilediğini duygu dolu, yalın bir dille anlatıyor. Başarmaları gereken bir sınavın yanı sıra, hayatta yürüyecekleri bir yol da oluşturmaya çalışan gençlerin, kültürel ve toplumsal farklılıkları anlamlandırma çabaları ve dayanışmayla her türlü önyargıyı, zorluğu aşma azimleri romanın güçlü duygu dünyasını düşünsel unsurlarla zenginleştiriyor. Çağdaş Türk edebiyatının özgün yazarlarını çocuklarla ve gençlerle buluşturan “Köprü Kitaplar” koleksiyonunun 17. konuğu Karin Karakaşlı’nın bu romanı, gençler, öğretmenler ve aileler için, birlikte çıkabilecekleri bir edebi yolculuk şansı.
Üniversite sınavları yaklaşmaktadır; bambaşka kültürel ve sosyal aile yapılarında büyüyen dört gencin yolu, iki genç öğretmenin evinde kesişir. Her yıl seçtikleri “özel” öğrencileri sınavlara hazırlayan öğretmenlerle bir yandan ders çalışırken, bir yandan da yaşama ilişkin sorularına cevap arayan gençler, gerçek bilgi üzerine kafa yorar ve dostluğun gücünü keşfederler...
Karin Karakaşlı, İstanbul’da doğdu. Sanit Georg Avusturya Lisesi’ni ve Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yu¨ksek Okulu Mu¨tercim Tercu¨manlık Bölu¨mu¨’nu¨ bitirdi. Ku¨ltu¨r sanat sayfası editöru¨ olarak çalıştığı Agos gazetesinde yazı işleri mu¨du¨rlu¨ğu¨ yaptı. Gu¨nlu¨k yaşamdan su¨zdu¨ğu¨ çoğu hu¨zu¨nlu¨ öyku¨leri, incelikli bir anlatımla kaleme alan Karakaşlı’nın, öyku¨ kitaplarının yanı sıra bir romanı, köşe yazılarını topladığı bir deneme kitabı ve şiir kitapları yayımlandı. 1994 Gençlik Kitabevi Öyku¨ Yarışması’nda u¨çu¨ncu¨lu¨k, 1995 Gençlik Kitabevi Öyku¨ Yarışması’nda birincilik kazanan Karakaşlı, 1998 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödu¨lu¨’ne de değer göru¨ldu¨. Bu¨tu¨nu¨yle gözden geçirilerek Gu¨nışığı Kitaplığı tarafından yeniden yayımlanan gençlik romanı Ay Denizle Buluşunca, 1997 Bu Yayınevi Roman Yarışması’nda mansiyon almıştı. Çocuklar için yazdığı ilk kitap olan Gece Gu¨neşi yine Gu¨nışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan Karakaşlı, İstanbul’da yaşıyor, Agos’ta yazıyor.
Köprülü Kitaplar 23- Ağaçlı Gül Ve Hayal
Ödüllü Köprü Kitaplar koleksiyonunun 23. kitabını Berna Durmaz yazdı!
Ağaçların gölgesinde büyüyenlerin duyduğu bir ses var! Çağdaş öykücülüğümüzün ödüllü yazarlarından Berna Durmaz’dan, aşırı kentleşmenin, yoksulluğun ve fırsat eşitsizliğinin soluksuz bıraktığı insanların, acımasızca yok edilen doğayla benzerliğini vurgulayan lirik bir roman.
Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği ödüllü Köprü Kitaplar koleksiyonunun 23. kitabı, aynı zamanda Durmaz’ın çocuklar ve gençler için yazdığı ilk kitabı. Hayat koşusunda türlü engellerle karşılaşanların, doğayla derin bağlar kurarak uyum içinde yaşayanların ve birbirine umutla tutunanların sesini, gerçekçi anlatımı ve zarif üslubuyla yücelten roman her yaştan okuru etkileyecek nitelikte.
Köyündeki okul kapanınca eğitimini sürdüremeyen Hayal’in en büyük isteği okumaktır. Ancak, hasta Gül Nine’sine eşlik etmek için amcasının İstanbul’daki evine gitmesi gerekir. Büyük şehirde onu, dev gökdelenlerin gölgesinde, çamur içinde bir gecekondu mahallesi karşılar. Okula gönderilmeyi umsa da beklediği gün bir türlü gelmez, çaresiz kuaförde çalışmaya başlar. Mahalleyi saran sesin gizemi ise her geçen gün insanları daha fazla etkilemektedir...
“Hayal belleklerde kalacak bir karakter. Arkadaşları Selim, Akın ve kuzeni Ertan da... Berna Durmaz, Ağaçlı Gül ve Hayal’in karakterlerini tasarlarken onların her birine farklı kişilikler vermeyi düşünmüş, bunun da üstesinden iyi gelmiş. Romanı okuyup bitirdikten sonra da, bütün karakterler gözlerimizin önünde capcanlı duruyor.”
Semih Gümüş
Köprülü Kitaplar 24-Kış Güneşi
Hayat hem gülmektir, hem de ağlamak!
Editörlüğünü Semih Gümüş’ün üstlendiği Köprü Kitaplar koleksiyonunun 24. kitabını, çağdaş edebiyatımızın ödüllü ustalarından Sibel K. Türker yazdı. Dağılmış bir ailenin umut yaratmak uğruna ödediği bedelleri genç Ekin’in gözünden anlatan roman, zorlu bir Ankara kışında yaşananları resmediyor. Birbirini anlamanın, yüzleşmelerin ve sevginin sınırlarında gerçekçi bir hikâye anlatıyor. Sibel K. Türker, yazdığı bu ilk gençlik romanında yalın anlatımı ve zarif üslubuyla kalplere dokunuyor, büyümenin sancılı ama keşiflerle dolu sokaklarında yürüyüşe çıkarıyor.
O kış Ekin için her şey zordur. Ayrılmış anne babası, kardeşi Can’ın uğruna yıllar sonra bir araya gelmiştir. Çalışan annesi zorunlu gebeliğiyle baş etmeye, yeniden eve dönen babası ise tasarım pastalar yaparak hem Can’a, hem aileye yetmeye, kendini sağaltmaya çabalar. Ekin, ebeveyninin koşullara gösterdiği uyumdan etkilense de, bir türlü kardeşini ziyarete cesaret edemez. Lise arkadaşları Gizem ve Özgür olmasa kış sanki hiç bitmeyecek gibidir…
“Hemen her genç okurun ilgisini çekecek, kendi hayatından kesitler bulacağı bir hikâye. Romanın, Ekin dışında bir dizi başka karakteri de var. Yaşayan karakterler. Onların sahiciliğini, bütün hikâye içindeki yerlerini hiç bozmadan korumayı iyi biliyor Sibel K. Türker.” Semih Gümüş
Kopyalanmış Adam
Tertuliano Máximo Afonso boşanmış, karamsarlık içinde tekdüze bir yaşam süren bir tarih öğretmenidir.
Keyfi biraz yerine gelsin diye arkadaşlarının önerdiği bir filmi videoda izlemek üzere alır. Aynı gece evdeki gürültülere uyanınca filmin videoda kendi kendine oynadığını görür. Filmdeki figüranlardan biri kendisinin beş yıl önceki haline tıpatıp, ikiz gibi benzemektedir. Tertuliano bu adamın izini sürmeye çalışır; saplantıya dönüşen arayışının tedirgin edici, hatta dehşet verici sonuçlara ulaşacağını anladığında ve adamın kim olduğunu öğrendiğinde garip bir hikâye gibi başlayan olay, kimlik ve benlik üzerine karmaşık bir düşünceler silsilesine dönüşecektir. José Saramago’nun lirik bir anlatımla sunduğu bilinç akışı yöntemiyle okur, metropol yaşamının birey üzerindeki etkisini de bu olağanüstü hikâyenin katmanlarında buluyor.
Kopyalanmış Adam sinemaya da Düşman adıyla uyarlanmıştır.