Agathanın Anahtarı
Dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christie İstanbul’da gizemli şekilde ortadan kaybolur. Yazarın on bir gün boyunca yaşadıkları günümüzde dahi esrarını korumaktadır. Christie’nin sırra kadem bastığı günlerde kimlerle, nerede olduğunu açıklamaksa yine bir polisiye yazarına nasip oluyor; Ahmet Ümit kurgu olsa da bu sırrı ifşa ediyor. Agatha Christie’nin “kusursuz bir cinayetin olamayacağına” dair inancıysa belki de sonsuza dek değişiyor.
Kim başka birinin yerine ölmek ister ki?
Agatha Christie öyküsüyle açılan kitap, gücünü enerji yüklü kısa öykülerden alıyor. Başkomser Nevzat’ı daha çok sahada gördüğümüz, iyi bir polisiyeye has tüm incelikleri ve yüksek heyecanı bir arada barındıran Agatha’nın Anahtarı, belki de Ahmet Ümit’in en enerjik, deli dolu eseri.
Hiçbir şey söylemedi Talat, sadece kederli gözlerle baktı yüzüme. Şimdi eli kanlı bir katil değil, yüreği acıyla dolu bir baba duruyordu karşımda...
Beyoğlu Rapsodisi
Dostluk... Üç farklı yaşam tarzının birleştiği bir nokta
Orta yaşı geride bırakmış, tüm yaşamları Beyoğlu’nda geçmiş üç arkadaş; Selim, Kenan ve Nihat. Selim’in ağzından dinlediğimiz hikâyede üç arkadaşın, Kenan’ın ölüm deneyiminin ardından değişen hayatları ele alınıyor. Hayatını yeniden anlamlı kılmak için çırpınan Kenan, içine girdiği çukurun farkında değildir.
Beyoğlu’nda bir gayya kuyusu
Beyoğlu Rapsodisi yıllarca çekilmiş birçok fotoğrafın üst üste geçmiş bir hali adeta, sürekli kendini yenileyen Beyoğlu’nun santim santim çekilmiş dinamik bir panoraması. Ahmet Ümit İstiklal Caddesi’nin orta yerinde duran, üstünden atlayıp geçtiğimiz, sırlar ve acılarla dolu bir gayya kuyusunu başarıyla tasvir ediyor.
Burada öyle bir büyü vardı ki, şu anda benim yaptığım gibi, olanları sadece izlemekle yetinseniz bile, oyunun bir parçası olmaktan kurtulamazdınız. Çünkü bu caddeye adım atmak, bu sahnenin bir parçası olmayı kabul etmek demekti.
Grındelwaldının Suçları
Güçlü karanlık büyücü Gellert Grindelwald, Newt Scamander’ın yardımıyla New York’ta yakalanmıştı. Ama Grindelwald dediğini yaparak kaçar ve destekçilerini bir araya getirmek için yola koyulur; bunların pek çoğu Grindelwald’ın gerçek planlarından habersizdir, Grindelwald’ın asıl niyeti büyüdışı varlıklar üzerinde hâkimiyet kurmak için safkan büyücüleri başkaldırmaya teşvik etmektir. Albus Dumbledore, Grindelwald’ın planlarına engel olmak için eski Hogwarts öğrencilerinden biri olan Newt Scamander’ı görevlendirir, Newt karşısına çıkabilecek tehlikelerin farkında olmaksızın ona yardım etmeyi bir kez daha kabul eder. Büyücüler dünyası gitgide bölünürken, en sahici arkadaşlar arasında ve aile içinde bile sevgiyle sadakat sınanacak ve herkes tarafını seçecektir.
Fantastik Canavarlar: Grindelwald’ın Suçları uluslarası çoksatan Harry Potter kitaplarının yazarı J.K. Rowling’in yazdığı, beş filmden oluşacak bir film serisinin ikinci filminin senaryosudur. Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?’da yaşananlardan birkaç ay sonra 1927 yılında New York’tan Londra’ya, Paris’e, hatta Hogwarts’a taşınan bu gizemli ve sihirli hikâye, büyücüler dünyasında olağanüstü yeni bir bölümü ortaya seriyor.
Kırlangıç Çığlığı
Cinayet işlemek bizi insan değil, katil yapar. Bu duygudan haz almak ilkelliktir. Körebe lakaplı seri katil, 2012 yılında işlediği on iki cinayetin ardından kayıplara karışmıştır.
Kurbanlarını çocuk tacizcileri arasından seçen Körebe, yeniden öldürmeye başlar. Adalete duyulan güvenin yerini linç kültürünün aldığı bir devirde gizli bir kahraman olarak görülmesi onu çok büyük bir tehdide dönüştürür. Nitekim adalet, bireylerin kendi yöntemleriyle kirletemeyecekleri kadar kıymetlidir.
Benliğimizin farkına vardığımız an, acının pençesinde kıvrandığımız andır.
Kırlangıç Çığlığı dolambaçlı kurgusu ve yüksek temposuyla tipik bir Ahmet Ümit romanı olsa da toplumsal sorunlara karşı gösterdiği hassasiyet ve tepkiselliğiyle yazarın eserleri arasında özel bir yer edinmeyi başarıyor. Kırlangıç Çığlığı, ışık hızıyla değişen gündeme direniyor; fark etmemiz ve değiştirmek için eyleme geçmemiz gereken, kanayan yaralarımızı haykırıyor.
Her an uyanmaya hazır o muhteşem dürtüyü bastırmak, insanlığın en masum haline, en saf doğasına dönmemek için yıllarca ihanet ettim kendime. Kendimle birlikte bütün dünyayı da kandırdım. Neredeyse başaracaktım ama bırakmadılar, benim adıma onlar öldürmeye başladılar.
İşte bu yüzden geri döndüm…
Kaz Düşü
Kaz Düşü yok oluşlara, bozulmalara, düşmanlıklara, şiddete karşı dünyaya yeni gelmiş insan düşünü öne çıkaran, yanı sıra yeryüzünün ışığını, toprağın sesini, zamanın gücünü duyuran bir roman. Tuncer Erdem yazı ve çizgisiyle Hay bin Yakzan gibi ütopik romanlara özgü masalsı bir dil, şiirsel bir dünya yaratıyor.
Bir sabah kendini göl kıyısında bulan, geçmişini yitirmiş bir insan yüzü; yanı başında sazlıklara sığınıp düşlere dalmış bir yabankazı; dertlerine derman arayan yalnız yolcular... Gölün ötesinde görünen köydeyse ölüm ve şiddet kol geziyor.
“Bense sımsıkı sarılmışım yerkabuğunun üst tabakasına. Hayatı bilmediğimden. Dünyayı tanımadığımdan. Farkında olmadan geldiğim bu yere bağlanıp kalmışım. Küçücük bir yeryüzü parçasının içinde debelenip duruyorum. Sonsuz dünyaya, yerkürenin ufuktaki eğimine doğru bakınca, yeraltına kulak verince daha iyi anlıyorum bunu.
Sonuçta acemisiyim bu dünyanın. Kanatlanamayan puhu yavrusu, göç yolunda görülen kaz düşüyüm...”
Dünya Artık Daha Güzel
Devekuşuna Mektuplar – 2 Yaz Boz Tahtası
Yaz Boz Tahtası Haldun Taner’in Devekuşuna Mektuplar başlıklı köşe yazılarından oluşan ikinci kitabı. 1970’li yıllarda günlük olaylar, toplumsal, siyasal, kültürel gelişmeler, değişmeler ve en önemlisi tekrarlanan sorunlar çevresindeki görüşleri ilgiyle izlenen, gazete yazarlığına bir kültürel derinlik, edebi lezzet getiren bir yazardı Haldun Taner. O günlerde Haldun Taner gibi tiryakisi olan yazarların köşe yazıları okurlarınca kesilir, biriktirilir, saklanırdı. O yüzden de bu yazılardan oluşan kitaplar büyük ilgi görürdü. Haldun Taner, Yaz Boz Tahtası’nda bir araya getirdiği, Milliyet gazetesinde yayımlanmış, güncelliğini yitirmeyen yazılarında yine eleştirel aklını, ince zekâsını, kıvrak dilini ustalıkla kullanıyor. Sağlam düşüncenin duruluğu, derinliklerdeki çelişkileri yakalayan çok yönlü bakış açısı bu kitabında da dikkati çeken bir özellik.
Haldun Taner, “yaz boz tahtası” olmaktan kurtulamayan bu ülkenin meselelerine kafa yoranların gözardı edemeyecekleri bir yazar.
Berlin Mektupları
Berlin Mektupları Haldun Taner’in 1935-1984 yılları boyunca öğrenci ve yazar olarak bulunduğu Almanya gözlemlerini içeriyor: Hitler’in yükselişi, siyasal mücadeleler, soğuk savaş yılları, füze rampaları, yeşiller hareketi, hava kirliliği, Türk işçiler sorunu, Alman Çeşmesi... Yirminci yüzyıl Almanyası tarihsel, toplumsal, siyasal, kültürel açıdan renkli bir üslupla gözler önüne seriliyor. Taner kitabın ilk baskısına yazdığı önsözde “Hikayelerim çevrildikçe piyeslerim orda oynandıkça, kongre ya da konferans için çağrıldıkça, sık sık Almanya’ya gittim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kara günlerini, bunun içinden nasıl kurtulduklarını ilgi ile izledim. Gözlemlerimi, izlenimlerimi sık sık, ya gezi notlarımda, ya köşe yazılarımda anlattım.” diyor.
Devekuşuna Mektuplar – 1 Önce İnsan
Haldun Taner’in ilk düzyazı kitabı Önce İnsan, 1957-1960 yılları arasında Tercüman gazetesinde Devekuşuna Mektuplar başlığı altında yayımlanmış yazılardan oluşuyor. 1960’ta Devekuşuna Mektuplar adıyla çıkan kitaba Önce İnsan adı sonraki baskılarda eklenmiştir.
Taner kitabın ilk baskısına yazdığı önsözde “Bu satırların yazarı, Türkiye’de her devirde, her iktidara karşı tarafsız bir aydınlar denetlemesinden yana oldu... Uzun yüzyıllar kültür, düşünce özgürlüğü, eleştirme ve demokrasi geleneğinden yoksun kalmış geri toplumlarda, başıboş bırakılmış iktidar hevesinin ve dar parti tekelciliğinin insanları ne zorbalıklara, ulusu ne çıkmazlara götürebileceğini tarih bize bir kereden fazla gösterdi.” diyor
Babamın Bavulu
“Yaşadığı kent İstanbul’un hüzünlü ruhunun izlerini sürerken, kültürlerin birbiriyle çatışması ve kaynaşmasının yeni simgelerini buldu.”
2006 yılının Aralık ayında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken sözlerine “Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, elyazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana.” diye başlayan ve konuşmasını “bugün babam aramızda olsun çok isterdim.” cümlesiyle tamamlayan Pamuk, “Babamın Bavulu” adlı Nobel tarihinin en içten ve en iyi hazırlanmış konuşmalarından biriyle tüm dünyada büyük yankı bırakmıştı.
Babamın Bavulu’nun 2007 Şubat’ındaki ilk baskısı, yazarın aynı adlı Nobel konuşmasının yanısıra, 2005 yılında Alman Yayıncılar veKitapçılar Birliği Barış Ödülü’nü alırken yaptığı “Kars’ta ve Frankfurt’ta” konuşmasıyla, 2006 Nisan’ında Oklahoma Üniversitesi’nde Puterbaugh Ödülü’nü alırken yaptığı “İma Edilen Yazar” konuşmalarını içeriyordu.
Bu yeni basımda ise, Pamuk’un 2012 yılında Avrupa kültürüne katkı yapan yaratıcılara verilen Sonning Ödülü’nü (Danimarka) alırken yaptığı “Avrupa Fikri” adlı konuşması da yer alıyor.
Babamın Bavulu, Pamuk’un dünyasına ve yazarlığına adım atmanın en özlü kılavuzu...
“Pamuk, roman sanatını biz Batılıların elinden aldı ve bambaşka birşey haline getirdi.”
Doppler
“Merak uyandıran, huzursuz eden, duygu yüklü bir metin; yazar için yeni bir sanatsal başarı.”
- Stein Roll, Adresseavisen
“Loe’nun Naif. Süper’den bu yana yazdığı en iyi kitap.”
- Sindre Hovdenak, VG
“Uzun zamandır yayımlanan en komik kitap.”
- Michael Nilsen, Politiken
Babam öldü.
Dün bir geyik avladım.
Ne diyebilirim.
Ya o ya ben, birimiz canından olacaktı.
Andreas Doppler: Bir başarı abidesi! İki çocuklu başarılı bir aile babası; başarılı bir tadilattan geçmiş güzel bir evi ve çok başarılı olduğu iyi bir işi var. Bir gün ormanda dolaşırken bisikletten düşüyor. Otların arasında yarı baygın bir halde uzanırken, uzun zamandır hissetmediği bir huzur doluyor içine: Neredeyse hiç tanımadığını fark ettiği babasının ölümü iyiden iyiye içine otururken, yeni banyo için fayans seçimi gibi banal düşüncelerden ve beynini kemiren o anlamsız çocuk şarkılarından kurtuluveriyor.
Birkaç gün sonra işini, evini ve ailesini terk edip ormana taşınıyor. Doğa güzel, karanlık ve derin; ayrıca Bongo var: Kendini geyikten başka her şey sanan ve kart oyunlarından zerre kadar anlamayan bu afacanla bir “avcı toplayıcı” gibi yaşamaya çalışan Doppler, yağsız süt krizine girince, bir adım daha ileri gidip takas ekonomisine geçiyor...
Norveç’in en çok okunan yazarlarından Erland Loe, 1969'da, Norveç’in kuzeyindeki Trondheim şehrinde doğdu. Normal bir Norveçli çocuğun gitmesi gereken bütün okullara ve birkaç tane de çocuk yuvasına devam etti. Öğrenci değişim programı çerçevesinde Fransa’da bulundu. Ayrıca üniversitede sinema ve edebiyat eğitim gördü. Askere gitmeyi reddedip sivil kuruluşlarda zorunlu hizmette yer aldı. “Stella Polaris” tiyatro topluluğunda her işe koşan adam olarak çalıştı. Kurt Kudurdu adlı çocuk kitabı 2001'de, Kadının Fendi adlı romanı 2007'de beyazperdeye aktarıldı. Senaryosunu yazdığı “Varoluş Mücadelesi” adlı dizi film, NRK kanalında halen gösterilmektedir.
(Aschehoug Ödülü, 2013)
Günden Kalanlar
Bir roman düşünün ki asıl anlattığı, tek bir satırında dahi geçmeyen duygular, umutlar, hayal kırıklıkları, özlemler olsun. Kazuo Ishiguro’nun benzersiz tarzını en iyi ortaya koyduğu eserlerinden biri olan Günden Kalanlar böyle bir roman...
İngiliz malikanelerinin ihtişamını yitirdiği dönemin son büyük başuşaklarından biridir Stevens. Amerikalı yeni işvereninin arzuladığı düzeni kurmak için birlikte çalıştığı eski kahyayı ziyaret etmeye karar verir ve İngiliz taşrasında bir yolculuğa çıkar. Yol boyunca karşılaştığı manzaraların ve insanların yarattığı izlenimler anılarıyla ve mesleğinin gereklerine dair düşünceleriyle birleşerek, özenle bastırdığı duygularını ortaya sererken, hayatını idealleri uğruna harcayan Stevens basmakalıp fikirleri ve saplantılarıyla okurun kalbini fetheden eşsiz bir kahramana dönüşür.
Dokunaklı bir dramın özündeki komiği okura yaşatmayı başaran Günden Kalanlar, edebiyat tarihinin köşetaşlarından biri.
“Katman katman açılan, büyüleyici bir roman.”
- The New York Times
“Okuru fark ettirmeden sarsan, parlak bir roman.”
- Newsweek
“Bir yazarın varabileceği en yüksek mertebe... Hayranlık uyandıracak derecede cesur ve bütünlüklü bir anlatı.”
- The New York Review of Books
Gömülü Dev
Romalılar Britanya’yı terk edeli çok olmuş. Viraneye dönmekte koca ülke. Neyse ki ortalığı kasıp kavuran savaş bitmiş.
Britonlar’dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar. Başlarına türlü belanın geleceğini de biliyorlar, fakat üstü örtülmüş sırlarını aydınlatacak ateşten haberleri yok henüz. Bir de yollarının kesişeceği kişiler var: Sakson savaşçı, öksüz oğlan ve tıpkı Axl’la Beatrice gibi geçmişinde kaybolmuş, hatıralarının vaat ettiklerine ve alıp götürdüklerine yenik bir şövalye. Hep birlikte sürüklendikleri macera bir kurtuluş mu olacak, yoksa yeni bir felaketin habercisi mi?
Kazuo Ishiguro’dan unutuş ve anıların gücü üzerine zamanı aşan bir öykü; özenle korunmuş bir aşka, intikama ve savaşa dair bir mesel. ‘’Gömülü Dev’’, hüzünlü, gizemli, her satırı iz bırakacak bir roman.
“Dünyanın yaşayan en büyük yazarı Kazuo Ishiguro’dan yeni bir roman. Bir başyapıt.”
- David Walliams
“Kazuo Ishiguro öyle tuhaf ve harika bir roman yazmış ki!.. Benzersiz, okuru esir alan bir roman.”
- David Sexton, Evening Standard
Korkulu Bir Gün
Öksüzlüğümüz
Dinmek bilmez karmaşadan yorgun bir dünya; yaklaşan yeni felaketin işaretlerini okuyan gözlerde kaygı. Çözdüğü davalarla Londra sosyetesini büyüleyen dedektif Christopher Banks, 1930’ların bu gergin atmosferinde, bütün tehlikeleri göze alarak Şanghay’da bıraktığı geçmişinin karanlığına dalıyor.
Öyküsünü nasıl anlatırsa anlatsın, satır aralarında beliren arayış, umut ve yitiriş girdabına kapılmış Banks’in güncesi iç içe geçmiş iki metin sunuyor adeta. Şatafatlı hayatlar, parlak başarılar, kahramanlık, fedakârlık ve tevazu perdesinin ardında, örselenmiş bir çocuğun ve çevresini sarmış ruh kardeşlerinin, kederli hikâyesi...
Çağdaş dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Kazuo Ishiguro’dan gerçeklerin acılığını yankılayan bir hayaller âlemi...
“Edebiyatın sunduğu olanakları yepyeni noktalara taştığını hissettiren az sayıda romandan biri.”
- Sunday Times
“Öksüzlüğümüz’de ruhsal ve siyasal gerçeklerin nasıl hünerli bir biçimde ortaya konduğuna bakarak bile, Ishiguro’nun ne denli cesur ve büyüleyici bir yazar olduğunu söyleyebiliriz.”
- The Guardian
“Öksüzlüğümüz, Ishiguro’nun şimdiye kadar ki en büyük başarısı.”
- New York Times
Kazuo Ishiguro 1954 ’te Japonya ’nın Nagazaki şehrinde doğdu. Eğitimini, babasının Ulusal Oşinografi Enstitüsü ’nde çalışmaya başlaması üzerine beş yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği İngiltere ’de tamamladı. Kent Üniversitesi ’nde İngilizce ve felsefe eğitimi aldı. 1982 ’de ilk romanı Uzak Tepeler (çev. Pınar Besen, 1992) yayımlandı ve Winifred Holtby Memorial Ödülü ’nü kazandı. 1986 ’da yayımlanan ikinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı’yla (çev. Suat Ertüzün, 2008) Whitbread Book of the Year Ödülü ’nü aldı, Booker Ödülü ’ne aday gösterildi. 1989 ’da yayımlanan üçüncü romanı Günden Kalanlar (çev. Şebnem Susam, 1993), Booker Ödülü ’nü kazandı ve 1993 ’te James Ivory tarafından filme alındı. 1995 ’te Cheltenham Ödülü ’nü alan romanı Avunamayanlar (çev. Roza Hakmen, YKY, 2009) 2000 ’de Booker Ödülü ’ne ve Whitbread Ödülü ’ne aday olan Çocukluğumu Ararken (çev. Nilden Beyazıt Tunç, 2002) yayımlandı. Son romanı Beni Asla Bırakma (çev. Mine Haydaroğlu, YKY, 2005), yayımlandığı yıl Time tarafından İngilizceyazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterildi, Alex Ödülü ’nü aldı ve National Book Critics Circle Ödülü ’ne aday oldu.
Yalnızlık Paylaşılmaz
Yarın düzenleyecekler aşklarımızı,
Ner’deyse.
Huysuzluğumuz ondan.
Perdeleri kapatmalı mı?
Perdeyse.
Yaşamlarımızın, doğumlarımızın
Tadı kaçmadan..
Gökteyse, yerdeyse,
Bir şeyse.
Çarpık çizdiriyorlar,
Karanlık yazdırıyorlar,
Canından bezdiriyorlar..
Kırgınlığımız ondan.
Acı-acı güldürüyorlar..
Hırçınlığımız ondan.
Ağlamaca karamsarlık tütüyor
Buram-buram
Konularımızdan..
Burukluğumuz ondan.
Kısa dizelerle, çağdaş bir içerikle kurduğu, kendine özgü dokunaklı söyleyişiyle bir hayat dersi gibi okunabilecek şiiri genç kuşak okurların her zaman ilgisini çeken, Yalnızlık Paylaşılmaz dendiğinde akla gelen ilk şair Özdemir Asaf bir kez de tek vuruşta okumak için en sevilen kitabıyla bütün yalnızlıklara sesleniyor.
Cevdet Bey Ve Oğulları
Orhan Pamuk'a ilk ününü getiren bu büyük roman İstanbullu bir ailenin yetmiş yıllık serüvenini hikâye ediyor. Yazarın "Ülke, Aile, Roman" üzerine sonsözüyle...
Nişantaşlı bir ailenin 20. yüzyılın başından itibaren üç kuşak boyunca serüvenlerini anlatan bu kitap ev içlerinin renklerini, zamanın akışını, günlük sıradan konuşmaları akılda yer eden kahramanlar aracılığıyla saptarken, okura geleneksel romandan alınacak hazları bütünüyle veriyor. Abdülhamit döneminin son yıllarında, İstanbul'un ilk Müslüman tüccarlarından küçük dükkân sahibi Cevdet Bey'in tutkusu, hem işlerini büyütmek, zenginleştirmektir hem de "Batılı anlamda" çağdaş, modern bir aile kurmak. Kökü taşraya uzanan geleneksel ailesini bir yana bırakarak bu isteklerini gerçekleştirmeye girişen Cevdet Bey'in ve oğullarının hikâyesi, bir anlamda modernleşme uğraşı içindeki Türkiye Cumhuriyeti'nin özel hayatının da hikayesidir. Ev içlerinin, yeni apartman hayatının, Batılılaşan büyük ailelerin, Beyoğlu'na çıkıp alışveriş etmelerin, radyo dinlenen pazar öğleden sonralarının dikkat ve sevgiyle anlatıldığı bu panoramik roman, Orhan Pamuk'a hak ettiği ünü getiren olgun bir ilk kitaptır.
"Pamuk adeta okurun elinden tutup onu kendi dünyasında dolaştırıyor, birbirinin içine geçen sahnelerle, karşılaşmalarla ve konuşmalarla her şeyi en ince ayrıntısına kadar çözümlüyor."
-Frankfurter Allgemeine
Masumiyet Müzesi
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Nobel ödüllü büyük yazarımız Orhan Pamuk'un harikulade aşk romanı bu sözlerle başlıyor.
1975'te bir bahar günü başlayıp günümüze kadar gelen, İstanbullu zengin çocuğu Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun'un hikâyesi: Hızı, hareketi, olaylarının ve kahramanlarının zenginliği, mizah duygusu ve insan ruhunun derinliklerindeki fırtınaları hissettirme gücüyle, Masumiyet Müzesi, elinizden bırakamayacağınız ve yeniden okuyacağınız kitaplardan biri olacak.
Masumiyet Müzesi'ni okurken yalnız aşk hakkında değil, evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki bütün düşüncelerinizin derinden etkilendiğini ve kitabın rengârenk dünyasından hiç ayrılmak istemediğinizi göreceksiniz.
Romanı yazdıktan dört yıl sonra, 2012’de, Pamuk romanıyla aynı adlı müzeyi Çukurcuma’da açtı. Şimdiye dek on binlerce ziyaretçinin gezdiği müze için ünlü sanat tarihçisi Simon Schama, Financial Times gazetesine yazdığı yazıda, “Dünyadaki en güçlü, en güzel, en insanî ve en etkileyici çağdaş sanat eseri,” diye yazdı. “Aynı zamanda hem şiir hem karamizah gibi; hem zarif ve şefkatle dolu, hem de kutu kutu, vitrin vitrin, estetik olarak muhteşem.”
Çıplak Deniz Çıplak Ada ( Bir Ada Hikayesi 4)
Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlaradan, kırımlardan, sürügünlerden arta kalan insanların, Yunanistan'a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır. Dörtlünün son kitabı Çıplak Deniz Çıplak Ada'da, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuştur ama tam olarak değil. Lena Ana'nın hasretle yolunu beklediği kayıp oğulları geri dönmüştür ama bütün balıkçıların reisi Hıristo'nun başına beklenmedik bir olay gelir. "Yaşar Kemal şiirsellikle yaşanmışın tadını birleştiren büyük bir ustadır." Hubert Juin, Le Monde, (Fransa) "Yaşar Kemal, insanoğlunun çektiklerini hırs dolu bir beceriyle anlatan yürekli bir yazardır. O, isyan ve öfkesini, insanlara karşı batı yazarlarında az görülen bir güvenle desteklemesini bilmiştir." New Statesman "Bir epik kültürün bu ölçüde derinliklerine inmiş birini daha bulmak çok güç." Norrtelje Tidning, (İsveç) "Yaşar Kemal çağdaş edebiyatın eşine az rast lanır devlerinden biridir." Le Figaro, (Fransa)
Sırlarla Dolu Konak
Çok sevdiği dedesi ile babasını bir kazada kaybeden Yiğit'in hayatı köklü bir biçimde değişir. Yaşadıkları şehirden ayrılıp annesi, kız kardeşi ve babaannesiyle İstanbul'a taşınırlar. Yeni hayatına güçlükle alışan Yiğit, arkadaşı Mehmet'le gizlice girip çıktıkları terk edilmiş konakta bir gün davetsiz bir misafir bulur. Ve o dakikadan sonra hepsinin hayatı, tahmin bile edemeyecekleri şekilde değişir. Şaşırtıcı rastlantılarla ağların ince ince örülüp birbirine bağlandığı Sırlarla Dolu Konak, Filiz Özdem'den hayaller, rüyalar, geçmiş ve geleceğin iç içe geçtiği; sevgi, dostluk, acı, umut ve vefa üzerine etkileyici bir ilkgençlik romanı.
Büyük Defter – Kanıt – Üçüncü Yalan
Zamanın ve adın olmadığı bir coğrafyada, savaşın, felaketin, yoksulluğun ortasında anneannelerine emanet edilmiş küçük ikizler, bir yandan hayatı anlamaya çalışırken bir yandan da ne pahasına olursa olsun hayata sıkı sıkı tutunmaya çalışırlar. Gün gelir ikizlerin yolu ayrı düşer. Bir daha görüşebilecekler midir? Belki de, sınırları aşmak, sadece mekanları ve kişileri değil, kimlikleri ve hatta geçmişi bile değiştirebilir... Agota Kristof'tan savaş, yıkım, göçmenlik, kimlik, insanlık ve yazmak üzerine tüyler ürpertici bir üçleme.
Yolda
Osman boyuna gökyüzüne bakıyor... Bir parça bulut... Bazan bir ak bulut gölgesi, üstlerinde bir an kalıp geçiyor... Gözler bulut gölgesinin arkasında... Gün tepede... Ekin sapları çatırdıyor. Yarılmış, kızgın toprak, Osmanın ayaklarının altında... Osmanı habire hoplatıyor. Canını dişine takmış Osman. Alttan yanıyor, tepeden yanıyor. Ciğerine kızgın bir demiri sokuyorlar gibi... Sıcak... Dünya kamaş kamaş... Göz açıp on metre ileriye bakılmıyor. Zeynep deste yüklerken Osmana dönüp baktı. Baktı ki Osmanın bacakları zangır zangır titriyor. "Osman," dedi. "Osman... Osmanım, böyle yaya gidip gelme. Seni atın üstüne bindireyim."
Robinson Crusoe – Yapı Kredi Yayınları
"Sağ olarak karaya ayak basabilmiştim; gözlerimi yukarıya kaldırarak daha birkaç dakika önce hiçbir umut yokken şimdi kurtulmuş olmamdan dolayı Tanrı'ya şükrettim. Böyle, mezarın eşiğinden dönercesine kurtulan bir ruhun yaşayacağı coşkunluklarla sevinçleri gerçeğe uygun olarak anlatmak başarılabilecek bir şey değildir sanırım; boynuna ip geçirilmiş de tam asılmak üzere olan bir caniye suçunun bağışlandığı bildirilecek olursa, şaşkınlıktan kendini yitirip yüreği durmasın diye, gerektiğinde kan alacak bir cerrahın o anda hazır bulundurulması yasasına hiç şaşmıyorum artık: Apansız gelen sevinçler, acılar gibi, sarsar ilkin." "Issız Ada": her çocuğun... ve çocuk kalmakta ısrarlı her büyüğün vazgeçemediği tek düş; "Issız Ada": uçsuz bucaksız bir serüven... ve tüm zorluklarına karşın sınırsız özgürlük; "Issız Ada": bir tek kişilik ütopya! Önce Robinson'un, sonra Robinson ile Cuma'nın, en son, orada yerleşmeyi seçen bir avuç insanıyla Ada'nın hikayesi!
Düş Hırkası
Pal Sokağı Çocukları – Yapı Kredi Yayınları
Nemecsek, Boka ve Pal Sokağı'nın öbür çocukları 1907 lımıroa Budapeşte'nin yoksul Jozsefvaros semtinden yola çıktılar. Bugün artık bütün dünyada tanınıyorlar. Bugüne kadar bütün dünyada her yaştan milyonlarca insan onların dokunaklı hikayesini okudu; tıpkı Budapeşteli çocuklar gibi onlar da Boka'nın cesaretine hayran oldu, Nemecsek'in ürkek ama kararlı kahramanlığı karşısında gözyaşlarını tutamadı. Şimdi artık Pal Sokağı Çocukları'nın Arsa'sında kocaman çok katlı evler var. Ama ne gam: Dünyanın bütün çocukları Pal Sokağı'ndandır!
Bay Lear
"Raslantıdan kaçma. Rastlantının kucağına düş, o senden akıllı," diyen Oktay Rifat, 1982 yılında yayımlanan üçüncü romanı Bay Lear'de, Shakespeara'in krallığını kızları arasından bölüştürmek isteyen ve sahip olduğu gücü paylaştırmaya kalkışınca kendisini trajik olayların kucağında bulan yaşlı kralı Lear gibi bir yaşlı adamın çevresinde kurar hikayesini. Bir de yıldızım vak kimi zaman başımı kaldırıp baktığım, her seferinde bulduğum. Bir üçgenin uçlarıyız. Kıyıdaki yıldız pencere, gökteki yıldız taraçada ben. Denize bakmadan eve giremem.Eve girmeden denizi düşünemem. Ay ışığında, aralık bıraktığı kapıyı itiyorum usulca. Elimi tutuyor, elleri soğuk. Vermekten çekiniyor elini soğuk olduğu için biliyorum bunu.Perdesini aralıyor, oturuyoruz yan yana ağaçlara karşı ağır memeleri avucumda. Perdeleri inik her zaman. O gün açıktı, bugünkü gibi aklımda, bahçenin ağaç karartısı, yanızlığı ve susuzluğu ömrün ve her çeşmenin başında duran o nöbetçi bendim, kendim için, onun için. O durağa varmamız gerekli. Yan yana oturduk ayı görünmeyen gecenin acık karaltısında. Belli ki bir dolap ve sandalye bize bakıyor. Tiftik battaniyenin tüyleri uzun, saçları ağzıma giriyor, elim en sıcak kuyuda.Ata binip dönüyorum yalıya.At yok. bir kamçı vuruyorum sağrısına ağaçların içinden düz gidiyor önce, yamaçtan aşağı sarınca ağaçların içinden düz gidiyor önce, yamaçtan aşağı sarınca yitiyor gözden. Fatma yok dönmedi. Uzandık yan yana. Geldi korkarak iç dinezine gecenin elime uzattım ve tuttum. At kapıda bekliyor yalıda. Kayık daha bitmedi.
Işık Bahçeleri
Çağdaşımız Mani... Hoşgörü peygemberi Mani...
Amin Maalouf diğer romanlarında olduğu gibi yine bir karakterin yaşamı üzerinden dünyaya açılarak yapıtını kuruyor. Mani'nin inancı ve öyküsü Hıristiyanlık çağının şafağında, İsa'nın ölümünden iki yüz yıl sonra başlar. Bizim çağımızın da kahramanı olabilecek Mani, yaşam öyküsüyle, son nefesine kadar savunduğu inancının oluşturduğu kişisel tarihiyle, o dönemden yani 2. yüzyıldan beri hala varolan politik sorunlara da işaret etmiş oluyor.
Mani'den bugüne, "sanat ve coşku kaynağı olan kitaplarından, bağışlayıcı dininden, coşkulu arayışlarından, insan, doğa ve tanrısallık arasında uyum isteyen çağrısından geriye" çok az şey kalmış olsa da; bağnazlık ve iktidar hırsı yapıtını yok etmeye çalışsa da Amin Maalouf onun Aydınlıklar'a açılan inancını ele alıyor ve Mani'nin öyküsüyle bugüne "ışık" tutuyor:
Çağın getirdiiği felaketleri öngörmeyi nasıl öğrenebiliriz?
Doğunun Limanları
"Adana'da ayaklanmalar olmuştu. Ahali, Ermeni mahallesini talan etmişti. Altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların bir provası. Ama bu kadarı bile korkunçtu. Yüzlerce ölü. Belki de binlerce. Nubar'ınki de dahil, sayısız ev yakılmıştı. Ama Nubar şimdi ender rastlanan Arsinoe adındaki karısı, on yaşındaki kızları ve dört yaşındaki oğullarıyla birlikte kaçmayı başarmıştı." Can çekişen Osmanlı İmparatorluğu ve Beyrut ile Fransa arasında yaşamı sürüklenen İsyan. Doğu'nun Limanları bu yüzyılın başını, bir insanın trajik öyküsünün içinden anlatıyor.
Yolların Başlangıcı
Göçenler, kalanlar, tartışmalar, aşklar, söylenceler, din değiştirmeler, küskünlükler, bağışlamalar, gerçek insanlar... Yazar annesinden aldığı, titizlikle saklanmış aile belgeleriyle dolu bir bavuldan hareketle kendi ailesinin olduğu kadar insanlığın da yakın geçmişine ışık tutuyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve Atatürk'e ilişkin çok ilgi çekici yorumlar da içeren kitapta iki kahraman öne çıkıyor: Maalouf'un dedesi Butros ve dedesinin kardeşi Cebrail. İki kardeşin yazışmalarından ortaya çıkarılan olay örgüsü, göçebe ruhu, ülküleri, koşulları, koşullar karşısındaki farklı insan tutumlarını küçücük notlardan ya da uzun araştırmalardan aydınlığa kavuşturup Beyrut'tan Küba'ya uzak anakararları birleştiriyor. Yolların Başlangıcı sürgündeki yazarın tek yurduna, ailesine adadığı bir aşrk şarkısı.
Ağacın Çürüğü
Ağacın Çürüğü, Baldaki Tuz, ustadır Arı ve Zulmün Artsın Yaşar Kemal'in gazetelerde, dergilerde yayınlanmış toplumcu ve gerekçi bir bakış açısıyla kaleme aldığı yazılarından ve konuşmalarından derlenen kitaplardır. Yazarın düşünce ve yazarlık serüvenine tanıklık eden bu yazılar halkın yıllardır içine sürüklendiği karanlığın belgeleridir. "Sayın muhbir vatandaş, sen bu yurdun çürümesinin başlangıcıydın ve sonu olacaksın. Senin bol bol işlediğin yerde, hangi toplum olursa olsun, bir düşmanlıklar kargaşası çıkar...Sayın muhbir vatandaş, sen bir ölçüsün. Senin oyunaların en korkuncusun." Yaşar Kemal "Yaşar Kemal büyük bir yazardır. Onun eserlerini okumak, zengin kazanımlar sağlayan büyük bir serüvendir." Fönstet (İsveç)
Allahın Askerleri
Yaşar Kemal İstanbul'un çeşitli semtlerinde çocuklar arasında dolaşarak onların hikâyelerini anlatır. Küçük yaştaki bu çocuklar, sokarlarda yatıp kalkıyor olmalarına, kimsesizliklerine, hor görülmelerine, açlığa rağmen hâlâ hayatta, hâlâ insan kalmaşılardır. Allahın Askerleriyle yapılan röportaj zengin bir dille hüzünlü bir hikâyeye dönüşür. "Yaşar Kemal yaylaların sözlüğü..." Ceyhun Atuf Kansu "Yaşar Kemal, baştan beri, yoksullar ve doğa konularında olduğu gibi, çocuklar konusunda da son derece duyarlı bir yazar oldu. Yapıtlarında sık sık çocuklara başrolü vermekle kalmadı, onların yaşamlarını, sıkıntılarını, düyaya bakışlarını da bir dizi röportajla ele aldı. Onun röportajlarının yayımlanmasından 10-15 yıl sonra, Türkiye'de sanki birdenbire, bir sokak çocukları patlaması yaşandı ve hâlâ da yaşanıyor. Türkiye'de bugün kendi kaderine terk edilmiş on binlerce çocuk var. Dünyada ise bu durumda milyonlarca çocuk var." Süha Oğuzertem
Yer Demir Gök Bakır
Başı dara düşenler, yarattıkları düş dünyasında bulurlar yollarını. Ayakta kalabilmek için sığındıkları bu dünya bir yandan onları yaşatırken, bir yandan da hikalerini örer. Dağın Öte Yüzü üçlüsü darda kalanların yarattıkları düş dünyasının büyük ve görkemli hikayesidir. Üçlünün ikinci kitabı Yer Demir Gök Bakır bütün mümkünlerini yitirmiş köylülerin kendi yarattıkları ermişin işaret ettiklerine bakarak hayatta kalmalarını anlatır. Roman kendi mitini yaratmanın tanığı, düş dünyasının gücünün kanıtıdır. Fransız Eleştirmenler Derneği'nce "Yılın en güzel romanı" seçildi. "Birden bu barok kişilerin harikulade serüvenine kapılırsınız, acımasız gerçekle efsane arasında gider gelirsiniz. Yaşar Kemal ya da bir halkın dehası."
Martine Bauer, Le Matin de Paris, (Fransa) "Yaşar Kemal'in özgün ya da bilge bir anlatıcıdan çok daha başka bir şey olduğunu bir kez daha kabul etmek gerekir. (...) Yazar halkı sanki gerçekten tek bir bütünmüş gibi, kişileri de anlatımı da aynı şiirsel imgelemi ve aynı büyüleyici çekiciliği taşır." Journal de Centre, (Fransa) "Toprağa ve gökyüzüne kenetlenmiş köylünün sert yaşamını düşleyebilenler, bir gemiye biner gibi binsin bu demirden toprağa, bizlere sonsuza dek yasak edilmiş bu serüveni yaşasınlar." M. Rieux, Que Lire, (Fransa) "İnsanlara karşı acımasız bir toprağın temposu..." Pierre A. Willemart, L'Actuel Bruxelles, (Belçika)
Peri Bacaları (Yky)
Romanlarında Anadolu insanının gerçek dünyasını destansı boyutlara taşıyan, yaşanmış ve yaşanan gerçeği mitlerlin, efsanelerin evreninde çoğalan Yaşar Kemal,sadece bir romancı ve halkbilimce değil, gazetelerimizde modern röportaj yazarlığının da kurucusudur. Onun, her biri yayımlandığı dönemde olay yaratan röportajlarında gerçek, hayat buldu ve okuyucuyu sarstı. Bu Diyar Baştanbaşa dörtlüsünün üçüncü kitabı Peri Bacaları bir İstanbul çocuğunun gözünden Anadolu köylerine uzanır, süngercilere varır, Van Gölü'ne Çukurova'ya uğrar, doğaya misafir olur. Peri Bacaları Yaşar Kemal'in sözcüklerinde periler diyarına dönüşür. "Dersin ki Asyanın bozkırından çadırlarını alıp, atlarına binip, devesini, koyununu, keçisini, malını toplayıp Anadoluya bir periler kavmi geldi.Her biri bir taşa dokundu, nakış oldu. Tuttuğu taş nakış oldu. Sonra kümbet oldu, cami, kervansaray, han oldu... Kafan bir an periler üstüne çalışmışsa bu böyledir. Çaresiz." Yaşar Kemal "Ortaya konan bu müthiş hakikatler karşısında ne söyleyeceğimi şaşırdım. İçimden taşanları, kalemime gelenleri yazmamak için kendimi zorlayarak susuyorum ve şahsen hiç tanımadğım bu cesur ve dürüst kalem arkadaşımı alnından öpmekle iktifa ediyorum." Hüseyin Cahit Yalçın, Ulus 6 Eylül 1953
Bozkırkurdu
Uçarı bir "yaşam" insanı olmaya kalkışan katıksız bir "düşün" insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu'nun hikayesi.
Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken bilinçli ya da bilinçsiz yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.
Gecenin Sonuna Yolculuk
"Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil, ezberlenmek ister."
-Friedrich Nietzsche
Dr. Louis-Ferdinand Destouches ya da Celine (1894-1961), Gecenin Sonuna Yolculuk'u 1932'de yazdı. 1. Dünya Savaşı'nın ardından, ikincisine çeyrek kala. Kan kokuyor. Kan, yoksunluk, hastalık, ölüm, sıcak, tuvalet, yara, et, yine de kahkaha...
Biz, tam yetmiş yıl sonra, yeniden indiriyoruz Yolculuk'u kızağından. Adını hiçbir şeyle birlikte anmadan, karşılaştırmalar yapmadan. Bir biçem, bir dil, gecenin sonunda insanlığın en aşağı katmanlarıyla bir yüzleşme, bizi içeri, daha içeri çeken, boynumuza parmaklarını geçiren, ısıran, tüküren, hırlayan, ölesiye korkan ve korkutan. Yani yaşayan. Bir kıpırdanma başladı bile, parmaklarımızın ucunda, gözeneklerimizden içeri sızan bir şey var. Böyle bir yüzleşmeye katlanabilecek mi insan?
Gecenin Sonuna Yolculuk'un Türkçe çevirisini Yiğit Bener yaptı, yayımlanmasından tam yetmiş yıl sonra. Ortaya çıkan metni, Celine'in Türkçesini, Vüsat O. Bener, Erhan Bener okudu... ve daha birçok kişi. Yaklaşık bir altı yüz sayfa bilediler, sipsivri. Bundan sonrası geceye ait.
Harry Potter 4 ( Ateş Kadehi )
Büyücülük okulunda dördüncü sınıfa geçen Harry, yaz tatilinde Dursley'lerden izin koparıp arkadaşlarıyla birlikte Quidditch Dünya Kupası finalini izlemeye gider. Bu yıl Hogqarts'taki en büyük yenilik ise, Üçbüyücü Turnuvası'dır. Üç rakip büyücülük okulunun katılımıyla gerçekleşen bu etkinlik yüz yıldan beri ilk kez düzenlenmektedir. Harry, istemediği halde, yaşı bile tutmadığı halde, kendini bu Turnuva'nın içinde bulur. Oysa onun tek istediği, büyücülük standartları içinde olabildiğince "normal" bir yaşam sürmek, yeni büyüler öğrenerek kendini geliştirmek, Cho'yla ilgili hayaller kurmak, Ron ve Hermione'yle hoşça vakit geçirmektir. Ancak, alnındaki yara izinin ikide bir acıması, korkunç olayların yaklaşmakta olduğunun habercisidir... Harry Potter ve Ateş Kadehi'nde J.K. Rowling, dizinin önceki kitaplarında tanık olduğumuzdan hem çok daha eğlenceli, hem de çok daha ürkütücü bir büyücülük dünyasının kitaplarını açıyor bizlere. "Sıkıcı tek bir sayfa yok... Olay örgüsü olağanüstü bir yap-boz gibi bütünleniyor." -Sunday Express- "J.K. Rowling bekleneni veriyor... Bu, şimdiye kadar yazdığı en iyi kitap." -Sunday Telegraph-
Harry Potter 3 ( Azkaban Tutsağı )
“Mahsur kalmış cadıların ve büyücülerin acil durum taşıtı Hızır Otobüs’e hoş geldiniz. Asanızı tuttuğunuz elinizi uzatın, otobüse atlayın, sizi istediğiniz yere götürelim.”
Sirius Black adında azılı bir katil, tüyler ürpertici Azkaban kalesinde tam on iki yıl boyunca tutsak kalmıştır. Tek lanetle on üç kişiyi birden öldüren Black’in, Karanlık Lord Voldemort’un hizmetkârı olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Bir yolunu bulup Azkaban’dan kaçan Black’in peşinde olduğu bir tek kişi vardır: Harry Potter. Harry, büyücülük okulunun sihirli duvarları arasındayken, arkadaşları ve öğretmenleriyle birlikteyken bile güvende değildir. Çünkü aralarında bir hain olabilir.
Kayıp Zamanın İzinde Albertine Kayıp
" 'Mademoisselle Albertine gitti!' Istırap, insan psikolojisine, psikoloji biliminden çok daha derinlemesine nüfuz eder. Daha bir dakika önce, hislerini tahlil ederken, Albertine'le son bir kez görüşmeden, bu şekilde ayrılmanın, en çok istediğim şey olduğuna kanaat getirmiş, Albertine'in bana verdiği hazların vasatlığıyla beni mahrum ettiği hazların bolluğunu karşılaştırıp kendimi çok zeki bulmuş, onu artık görmek istemediğim, sevmediğim sonucuna varmıştım. Oysa, 'Mademoisselle Albertine gitti' sözleri, kalbime öyle bir acı saplamıştı ki, bu acıya pek uzun süre dayanamayacağımı hissediyordum. Benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi." Marcel Proust'un dev yapıtının 6. cildi Albertine Kayıp, tam da Mahpus'un bittiği yerden başlıyor: "Mademoiselle Albertine gitti!" Hizmetçi Françoise'ın bu ünleminin yankısı, romanı genişleyen halkalarla kuşatılıyor: Andree'yle yüzleşme, birbirini izleyen telgraflar, Boulogne Ormanı'ndaki sarışın, birbirini yankılayan Combray ve Venedik... Gelgitin ardından, bir gondol gezintisinde ağır ağır açılan yeni ufuklar.