İstila 2030
İsyan Günlerinde Aşk
Aldatanlar aldatmakla yetinmezler; onlar, ihanete uğrayandan bunun için üzülmemesini, kahırlanmamasını, dertlenmemesini, sevdiğinin bir başkasıyla yaşadığı hazzın üstüne kendi acılarının gölgesinin vurmasına izin vermemesini de isteyecek kadar bencilleşirler. İhanetin yarattığı ve hem aldatanın hem aldatılanın hayatına yayılan kederli gölgeyi, isterler ki aldatılan temizlesin, aldatanı vicdan azabından, suçluluktan, bir başkasını haksız yere üzmüş olmanın utancından kurtarsın; bunu elde edebilmek için aldattıklarının önünde alçalmayı, kendilerine acındırmayı, gülünç şaklabanlıklarla bir gülücük koparmaya uğraşmayı mubah sayarlar ama ne yaparlarsa yapsınlar bu armağanı aldattıklarından alamazlar; aldatılan, elinde kalan son silahı asla kendini aldatana gönül rızasıyla teslim etmez.
Ragıp Bey de, şehrin bir isyanla sarsıldığı o akşam, akıbeti meçhul bir yolculuğa çıkarken, istediği armağanı alabilmek için farkına varmadan kendisini acındırmaya uğraştı; eğer yaptığı şeyin farkına varabilseydi bunu asla yapmazdı ama o anda, kendi kederiyle soğumuş kadının bir tebessümüne, yarı karanlık odada tek başına Kuran okuyan yalnız kadının kendisine bağışlayacağı bir vicdan rahatlığına öylesine muhtaçtı ki kendisine hâkim olamadı. "Bir çatışma kaçınılmaz gözüküyor, gidip de dönmemek var, hakkınızı helal edin." Hatice Hanım'ın verdiği cevabı hiçbir zaman unutmadı: "Benim sizde bir hakkım yok."
İvan İlyiçin Ölümü Beyaz Kapak
İvan İlyiç’in Ölümü, hasta yatağında ölümü beklediği sırada, gerektiği gibi yaşamaya özen gösterirken mutlu bir yaşam sürmeyi unuttuğunu fark eden bir adamın iç hesaplaşmasının hikâyesidir. Zengin, saygın bir yargıç olan İvan İlyiç, ölümü bir bir yüzleştiği sarsıcı gerçeklerle birlikte karşılamak zorundadır.
Dünyanın en büyük romancılarından Lev Tolstoy, 1870’lerin sonlarına doğru kendisiyle girdiği derin hesaplaşma sonucu geçirdiği bunalımın ardından kaleme aldığı İvan İlyiç’in Ölümü’nde, insanın aklı ve yüreğinden hiç silinmeyen yaşam-ölüm olgularının olabildiğince nesnel ve soğukkanlı ama aynı ölçüde derin bir yaklaşımla dile getirir. Tolstoy’un hem yaşamında hem de yapıtında ayrıcalıklı bir yer tutan roman, sıradan bir insanın çöküşüne ve ölümüne çarpıcı yaklaşımıyla dünya edebiyatının da gözbebeklerinden biri olmuştur.
İyi Adamın On Günü
İyi Eşler
Küçük Kadınlar’ın sonunda, yeni edindikleri tecrübelerle birlikte sevgi dolu evlerinde bıraktığımız March kızlarının macerası üç yıl sonra kaldığı yerden devam ediyor ve çocukluktan kadınlığa uzanan yolculukları dönemin ekonomik ve toplumsal yapısıyla iç içe geçerek ilerliyor.
1869 yılında yayımlanan İyi Eşler, esas olarak kız kardeşlerin yeni ilişkiler kurmasına ve aile evinden ayrılışlarına odaklanır. Dört kardeş büyüyüp dünyadaki yerlerini buldukça, March ailesi için işler değişmeye başlar. Meg kendisi ve John için iyi bir yuva kurmak isterken, Jo yazmak ve seyahat etmek arzusundadır; Amy sanatını geliştirmeyi ve servet edinmeyi umar; Beth ise tekrar eski güzel günlerdeki gibi hissetmek ister. Bu arada Laurie de Jo’nun istediği gibi üniversiteye gider ve hayatını düzene sokmaya çalışır.
Roman hem Küçük Kadınlar’da başlayan hikâyenin devamı hem de Alcott’ın evlilik fikrine yönelik tutumunun bir özetidir. Genç kadınları sabır, sevgi ve merhamet gibi erdemlerle tasvir etse de dönem itibarıyla “geleneksel evlilik normlarıyla” mücadele ettiği söylenebilir, Jo özelindeyse okurun “romantik ideallerini” yıkar. Ayrıca kadınların birey olarak var oluşlarının ve meslek edinmelerinin önemi de sıkça vurgulanır.
İyi Geceler Bay Tom
İyi Kız. Kötü Son
İyi Bir Kızın Cinayet Rehberi devam ediyor. İyi Kız, Kötü Son’da daha fazla karanlık sır gün yüzüne çıkıyor... Pip, yaşadığı kasabada yıllar önce işlenen cinayeti çözdüğü araştırmasının ardından bir daha asla böyle işlere bulaşmamaya karar verir. Ancak bu kararı, araştırması sırasında başından geçenleri anlattığı bir polisiye podcast’i hazırlamasına engel olmaz. Kendini suç vakalarının tam orta yerine atmadan, onları sadece anlatmakla yetinerek geçirdiği vakit hoşuna gitmiştir. Derken o cinayetin yıldönümünde kasabada bir kayıp vakası yaşanır. Anma töreninde neredeyse tüm kasabalıların gördüğü Jamie Reynolds bir anda sırra kadem basmıştır. Jamie’nin ailesi Pip’ten yardım ister. Bu isteği reddedemeyen Pip yeni bir araştırmanın içinde bulur kendini. Araştırdıkça da kasabanın karanlık sırlarıyla yüzleşir. Çok geç olmadan Jamie’yi bulabilecek midir? Peki ya kendisi? Bu olayı çözdükten sonra hâlâ güvende sayılabilecek midir?
İyi Köpekler Kötü Köpekler Ve Kuzey Toprakları
Jack London’ın köpeklere ilgisi, dünya klasikleri içinde yer etmiş Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş gibi romanlarından ibaret kalmadı. Çocukluğu çiftliklerde geçen Jack London neredeyse köpeklerle büyümüş, çiftlikten ayrıldıktan sonra bağı zayıflasa da onlara olan ilgisini asla yitirmemişti. Yazarlık yaşamı boyunca çeşitli vesilelerle onlara ilişkin gözlemlerini zenginleştirdi ve öykülerine yansıttı. Elinizdeki kitapta yazarın farklı yıllarda yazdığı üç köpek öyküsü bir araya getiriliyor. “Kahverengi Kurt” (1906), “Ah O Benekli” (1907) ve “Batard” (1902) öyküleri insana yalnızca sadakatiyle değil, cesareti, dirayeti, zorbalığı, kibri, hıncıyla eşlik eden üç ayrı köpeği işleyerek insanın hayvanlarla kader ve duygu ortaklığını çarpıcı biçimde sergiliyor.
İyileşme Zamanı
Düştüm.
Hiç kalkamayacağımı zannedecek kadar uzun kaldım yerde.
“Oysa başlarda her şey ne de güzel başlamıştı. Benim için tüm zorlukları kolaylaştırıyor olması, her şeyin sorumluluğunu alma hevesi çok konforluydu itiraf etmeliyim. Ancak zaman geçtikçe evde karımla değil annemle yaşıyormuşum hissine kapılmaya başladım."
Serinin dördüncü ve son kitabı “İyileşme Zamanı” nda Asfar ve Çolpan'ın evlilikleri büyük bir sıkıntıdan geçiyor. Asfar evi terk etti ve Çolpan perişan.
Ama biliyoruz ki bütün acılar geçer. Bütün yangınlar bir gün mutlaka söner.
Asfar ve Çolpan evliliklerini iyileştirebilecek mi?
Soğuyan kalpler yeniden birbirine nasıl ısınır?
Yas duygusuyla nasıl baş edilir?
Funda Uçuk Er, bir aile danışmanı olarak evli çiftlere vermek istediği mesajları şaşırtıcı güzellikte bir kurguyla okuyucuya sunuyor ve kitabın kapağını kapattığınızda içinizdeki müzik çalmaya devam ediyor.
İz
Yakın çevremizde benzerlerini görebileceğimiz gerçeklikte bir baba-kız öyküsü.
Minicik çocuk ellerimi avucunun içine hapsettiğinde, yüreğim yüreğinde eriyordu babacığım.
Parmaklarım büyüdü diye mi tutmuyorsun artık ellerimi?
Keşke hep küçük kalsalardı...
Ne oldu da ayrıldı ellerimiz baba?
Hiçbir zaman soramadım bunu sana. Sormak istediğimde fırsat olmadı, fırsat olduğunda cesaretim...
Kariyerinde zirveye ulaşmış ünlü avukat Vedat Karacan’ın intiharıyla başlıyor öykü. Bu beklenmedik ölümün ardında yatan gizi çözmek, Verda’ya düşmektedir.
Geriye dönüp baktığında yüzleştiği keşke’leriyle, pişmanlıklarıyla ve içini kavuran devasa bir özlemle sürecektir babasının izini...
Iza’nın Şarkısı
Iza, babası ölünce yalnız kalan annesini yanına almak ister. Doktor kızıyla gurur duyan yaşlı kadın, sürdürdüğü taşra hayatını, anılarını, alışkanlıklarını, bir anlamda kimliğini bırakıp başkente taşınır. Ne yazık ki, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, savaş sonrasında büyük bir hızla değişen Macar toplumunda, yalnızlık ve kuşak çatışması anlamına gelmektedir bu.
Szabó ilk kez 1963 yılında yayımlanan romanında, insani değerlere en bağlı, en idealist kişilerin bile yakınlarını anlamakta nasıl yetersiz kalabileceğini, insan ilişkilerine sızan empati yoksunluğunu anlatıyor.
Magda Szabó’yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da.
- Hermann Hesse
John Barleycorn
Jack London’ın ölümünden dört yıl önce yazmaya başladığı ve yayımlandığında büyük tartışmalar çıkaran John Barleycorn, yazarın son başyapıtı kabul edilir. Jack London eşi Charmian’ın da önerisine dayanarak, bütün bir ömrüne, yaratıcılığına olduğu kadar yıkımlarına da eşlik eden alkol kullanımıyla acımasız bir hesaplaşmaya girişir. Otobiyografik bir bakışla kendi çalkantılı yaşamının ve karakterinin derinlerine inen yazar için söz konusu “zehir”, insanın evrensel çelişkilerini, bu arada erkeklik durumunu ayrıntılarıyla ortaya koyan bir mercek haline gelir. Jack London’ın bu özel ve klasik yapıtını açıklayıcı notlarla da zenginleştirerek, bütün boyutlarıyla okura sunuyoruz.
Kabil
José Saramago ölümünden önce yazdığı ve yayımlandığı ülkelerde büyük tartışmalara yol açan son romanında insanlığın kutsal kitaplardaki başlangıcına geri dönüyor.
Adem ile Havva’nın oğlu, kardeş katili, “sürgün ve gezgin” Kabil’le çıkılan bu yolculuk, Eski Ahit’in loş ve tekinsiz diyarlarında, zaman ve mekân kavramlarını altüst ederek, süreğen bir şimdiki zaman içinde, edebiyatla felsefenin kesiştiği dar alanlarda dolaştırıyor okuru.
Kaçamak
Kaçırdıklarımız
Hepimiz bir şeyleri seçmekle başka şeyleri kaçırdığımız hissine kapılırız zaman zaman. Bir hayatı seçmekle başka hayatlardan mahrum kaldığımızı düşünürüz. Psikanalist ve yazar Adam Phillips’in kitabının adı bu kaçınılmaz ve içinden çıkılmaz duruma atıfta bulunuyor.
Ama kitabın konusu bununla sınırlı değil: Her zamanki incelikli ve özgün bakış açısıyla Phillips, temel insani duygu ve tecrübelerden bazılarını mercek altına alıyor.
Küçüklüğümüzden beri yakından tanıdığımız hüsran neden kaynaklanır?
Bu ve benzer sorular üzerine kafa yorarken Phillips, başta Shakespeare ve Freud olmak üzere edebiyatın ve psikanalizin önde gelen isimlerinden faydalanıyor ve ele aldığı eserlere taze bir soluk getiriyor.
Kader Gayrete Aşıktır
Kader Oyunu
Kadife Pantolonlu Çocuk
Kadimzamanlar Ve Diğer Vakitler
Dört melek tarafından korunan Kadimzamanlar, evrenin kalbidir. Burada zaman farklı akar. Bu ne hükümetlerin, ne generallerin ne de başkanların tarihidir. Kadimzamanlar’ın her sakini kendi zamanının hikâyesini yazar: İnancını yitiren toprak sahibi Popielski, geçmişinden kopmak istemeyen Michal, kendini ormana hapseden Kötü Adam, savaşla birlikte vicdanını yitiren Ivan Mutka, dünyanın karmaşasını emen kahve öğütücüsü, deliliğin sınırlarında dolaşan ve kabul edilmeyen Başak, ölümün yaşamı olan mantar miselleri, ağlamayı unutan Pawel, değişimlerle çalkalanan insan karşısında hiç değişmez gözüken meyve bahçeleri… Peki kim yazmaktadır zamanın kaderini?
Dünya edebiyatının önde gelen seslerinden, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Olga Tokarczuk, Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler’de dünyanın bir mikrokozmosu olarak irdelenen bu mitsel Polonya kasabasından kesitler sunuyor; 1914’ten 1980’e kadar insanlığın değişimini, Kadimzamanlar’da yaşayan üç neslin arketip fertleri üzerinden anlatıyor. İki savaş arasındaki çöküşü, masalsı olduğu kadar vurucu bir tonda resmederek okuru varlık, hiçlik, zaman, modernite, fanilik üzerine düşünmeye çağırıyor.
“Muhteşem bir yazar.” ?Svetlana Alexievich
“Tokarczuk ile birlikte, Nobel sadece bir kadın yazarı seçmedi, yüzyılının sesini seçti. Olga Tokarczuk, şiirsel üslubu ve akılda kalan hikâyeciliğiyle dönemine iz bırakan bir yazar.” ?Didier Jacob, L’Obs
“Merak uyandıran, dokunaklı bir roman.” ?The Independent
“Tokarczuk’un büyüleyici gerçeklikteki becerisi, hayranlık verici dengesiz bir evren ve unutulmaz bir hikâye yaratıyor: Kadimzamanlar, sadece güvenlik duygusunu değil, mekân ve zaman algısını da kaybettiğimiz bir yer.” ?Exberliner
“Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler garip bir şekilde sakinleştirici bir etkiye sahip. Güçlü ve uzun bir süre yankısı sürecek, unutulmayacak bir hikâye.” ?World Literature Today
Kadının Işığı
Romain Gary'den gecenin kör karanlığında arşınlanan sokaklara geri dönenlere, kaçınılmaz bir ölüm karşısında yitip gitmemekte direnenlere, alayın ve ironinin iktidarına göz kırpanlara, ama en çok da artık orada olmayan, bir başka surette yeniden karşılaşılacağına inanılan sevgiliyi bekleyenlere bir vasiyet, bir elveda, parıltılı bir aldatmaca: Kadının Işığı...
Çiseleyen yağmur altında bir taksinin kapısı aralanır, dalgın adamla kederli kadının bedenleri, göz kırpışları, kederleri çarpışır. Peşpeşe yuvarlanan kadehlerle diller sürçmeye, bellek asla uğramaması gereken dehlizlere sızmaya başladığında mutsuzluk sarhoşu bu iki yabancı için ölümü, hüznü ve vedayı birbirlerinin kollarında duyumsama vakti gelip çatmış demektir. Ölümden ölesiye korkan faniler tarihin en görkemli oyununu, yaşamın ta kendisini oynamaya başlar. Tek bir gecede yitirilenler ve yakıp kavuran özlem, ölümün üzerinde yükselerek dolar başkalarının boşalttığı yerlere...
Kadınlar Okulu
Kağıttan Son Turna Kuşu
Kahire Modern
1922 yılında Mısır İngilizlere karşı tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eder. Kral Faruk yönetimi altında bağımsızlık fikrine alışmaya çalışan bir toplumda, yeni çelişkiler yaratacak fikirlerin, köktenciliğin ve Arap milliyetçiliğinin tohumları atılmaktadır. Bu ortamda yoksul bir aileden gelen ve kısa yoldan zengin olma hırsıyla yanıp tutuşan bir üniversite öğrencisi olan Mahcub, yükselme tutkusuyla her türlu¨ ödev duygusuna ve ahlaki ilkeye sırt çevirir. Açlığın pençesinde geçen yılların ardından, hiç düşünmek sizin karşısına çıkan ilk memuriyet fırsatına tutunur. Ancak hayata ve toplumu oluşturan değerlere karşı sinik bir tutum benimse yen bu genç adamın ödemesi gereken büyük bir bedel olacaktır. Necib Mahfuz, 30’lu yılların başında devrimlerle çalkalanan, yol ayrımındaki Mısır toplumunun ek siksiz bir panoramasını sunuyor. Kahire Modern, bir grup üniversite öğrencisinin kesişen hayatları üzerinden Kahire’nin zengin ve yoksul kesimlerini, sosyal ve düşünsel dokusunu, bürokrasi aygıtındaki yozlaşmayı, açlığı ve öfkeyi, sınıf atlama tutkusuyla körleşen karakterleri olağanüstü bir canlılıkla gözler önüne seriyor.
Kahvaltı Sofrası
Kahve Soğumadan Önce
Kalbime Sessizliği Anlatamadım
Aşk sabır, aşk vefa, aşk hoşgörü ve sadakat... Aşk mutluluğu bekleyen gönüllerin özlem bestesini yapan kutsal bir dua... Aşk gurur ve kalpten silinmeyen duygularla ebediyete yazılan teslimiyet mektubu... Şayet aşkın vuslat varsa hayatın en anlamlı süsü olur. Ayrılık varsa susan gönüllerin sır kasasında toprağa düşen kaderi olur...
Bir taşra hikâyesi bu...
Yıllara yayılan, gelecek kuşaklara dokunan hazin bir aşk...
Kan davasının yıktığı yuvalar, ayırdığı gönüller...
Gerçek huzurun, barışın ve aşkın peşinde, arayış içindeki kalpler...
Bugüne kadar 50’yi aşkın eseriyle, Türk edebiyatının dikkat çekici yazarlarından biri haline gelen Ahmed Günbay Yıldız’dan okuru alıp sürükleyecek, aşka ve hayata dair sorularla dolu, çarpıcı bir roman: Kalbime Sensizliği Anlatamadım...
Kalbin Görünmez Öfkeleri
Kalbindeki Cesaret
Aden heyecanlanmıştı. “Cesaret ne demek?”diye sordu.
“Cesaret, korkularına rağmen hayallerinin peşinden gitmen demektir.” dedi Edi.
“Cesaret, hayallerinin peşine düştüğünde yolda kalmaman için gereken yakıt gibidir.”
Kalbindeki Cesaret hayatı anlama ve kendini tanıma yolunda sevgiden ilham alanların öyküsüdür...
Kalede 1 Başına
Kalıntı 1 Ciltli
Genç psikiyatrist Ezel Asral bir gün tüm hayatını değiştirecek bir iş teklifi alır.
Ünlü iş adamı Barbaros Özekli, Ezel’den şizofrenhastası kızını tedavi etmesini istemektedir.
Ezel bu küçük kıza yani Karmen’e yardım etmeyikabul eder ancak bilmediği bazı şeyler vardır.
Karmen’in yaşadığı ürkütücü kaleye taşınan Ezel,günler geçtikçe evde farklı bir gücün hüküm sürmekte olduğunu fark eder.Kanlı bir labirentin girdabının içine çekilirken hayatında gerçek sandığı her şeyinaslında gerçek olmadığını öğrenir.
Ezel, artık aşk ve korku dolu birçıkmazın içindedir.
Karanlığın içindeki kalıntılar,kendini yeniden inşa etmeye başlamıştır.
“Bu bir peri masalı değildi,mutlu bir roman hiç değildi; bu sadece bir lanete kurban gitmiş tutkulu bedenlerinesaretini anlatan bir dramaydı.”
Kalıntı 2 Ciltli
Karanlığın kanlı kalbi, bir elmas gibi parlamaktadır sonsuz döngünün içinde.
Haris'in lanetinden kurtulmasıyla birlikte dünyaya emsalsiz bir sis çökmüştür. Özgürlüğüne kavuşan Haris,daha da güçlenmiş ve kötülüğünü evrene yaymaya çoktan başlamıştır. Gerçekliğine asla inanmayacağı busavaşta Ezel de yerini almıştır. Yaşadığı vahşetlerin içine şimdi biraz daha imkânsızlık eklenmiştir.
Ezel artık sadece Karmen'e olan aşkı için değil,insanlık için de savaşacaktır. Haris her geçen gün dipsizkaranlığa daha da sahip olurken Ezel'in tek amacı onu kendi karanlığında boğmaktır.Ancak Ezel bu amaç uğruna neleri kaybedeceğinin farkında bile değildir. Karanlığın kanlı kalbine ulaştığında kendi ellerinin de temiz kalamayacağını henüz bilmiyordur. Öğrendiğinde ise o kalbi çoktan ellerinde tutuyor olacaktır.
Kalıntılar, karanlığı tamamen ele geçirmeye başlamıştır.
“Ya ben kazanacaktım ya evren ama her ikisinin sonunda da kaybeden ben olacaktım.”
Kalk Yerine Yat
Hayat bazen bir uyku sersemliğiyle karşılar bizi. Üstümüze bir ağırlık basar, olmayacak yerde uyuyakalırız, tutulup kalır her yanımız. Hep özlemini çektiğimiz bir ses gelip uyandırır sonra, “Kalk, yerine yat” der ve insan bu sesin sıcaklığına tutunur. Ve evet, herkes günün birinde yerini bulur.
Şermin Yaşar’dan sağda solda uyuyakalmaktan tutulup kalmış, günün birinde uyanıp yerini bulmuş insanların sıradan ve bir o kadar da olağanüstü öyküleri…