Adı Sıfır
İnsanın kalbine, dünyanın geleceğine dron uçuşu…
Dış dünyadan habersiz yaşayan bir genç. Ekranlardan ve bilgisayarlardan oluşan steril bir dünyada, kimseyle temas etmeden tek başına büyüyen biri. Tek bir canlıya dokunmadan, yağmura, kara maruz kalmadan. Bu sanal hayattan gerçek dünyaya adım attığı o gün, on altı yıldır bildikleri işine yaramaz olur...
Çağdaş İtalyan edebiyatının ödüllü yazarlarından Luigi Ballerini, bilimkurguyla distopyayı ustaca harmanlıyor. Teknolojiyle biçimlenen dünyanın geleceğine “dronlar eşliğinde” bakıyor, aile kavramını sorguluyor, okura sarsıcı keşifler sunuyor. Günlük yaşamın her ânını ele geçiren teknolojinin etik sınırlarını ve kullanım amaçlarını sorgulayan roman dünyanın geleceğini düşünenleri, insanın en temel duygularında keşfe çıkarıyor. Edebiyat yayıncılığında 10. yılını kutlayan ON8, ödüllü yeni kitabıyla her yaştan okura güncel tartışmalar sunuyor.
2016 Bancarellino Ödülü En İyi Gençlik Kitabı
Dünyanın, kendisinin Dünya dediğinden çok daha büyük olduğunu, insanların bir arada yaşadığını, birbiriyle konuştuğunu, birbirine dokunduğunu, tartıştığını, âşık olduğunu şimdi benden de duydu. Kimsenin yalnız başına büyümediğini ve her zaman birbirimize ihtiyacımız olduğunu, ama özellikle de kişinin yalnızca bir ses olamayacağını, bir bedeni de olması gerektiğini ona anlatmaya çalıştım. Sarılacak, okşayacak, sevecek bir beden. Kavga ettiğin, sonra da barış yaptığın bir beden. Koşan, düşünen, hata yapan, uyuyan, gülen, acı çeken bir beden.
Adsız Ülke
Adsız Ülke, Fransız yazar Fournier’nin 1914’te cephede vurularak ölmeden önce yayımlanan tek romanıdır. Otobiyografik nitelikler de taşıyan roman 1913’te yayımlanır yayımlanmaz olağanüstü bir başarı kazanır ve Fransız edebiyatının klasikleri arasına girer. Fransa’nın Sologne bölgesinde geçen bu macera romanı, François Seurel’in ağzından, kasabada dört gün boyunca ortadan kaybolan yakın dostu Augustin Meaulnes’un yaşamını anlatır.
Alain-Fournier’nin yapıtının zenginliği, büyüklüğü, ölümsüzlüğü, insanın yalın varlığını, onun gerçek duygularını sergilerken, zaman zaman düş ortamına kaysa bile, gerçekçiliğinden kaynaklanmaktadır. Başta Fransız romanı olmak üzere çağdaş romana yaptığı büyük ve sürekli etki, yazarın insanı arayan, “olmaz”ı “olur”a dönüştürmeye adanmış yazınsal seçiminde somutlanmaktadır. Yazar, yaşamının yalın gerçeği ile düşlerini karıştırıp Adsız Ülke’nin gerçek ve düş arasında gidip gelen dünyasını yaratmıştır.
Aelita – Modern Klasikler 161
Aleksey N. Tolstoy’un 1923 yılında yazılmış ve pek çok dünya diline çevrilmiş yapıtı Aelita, çağın fizik, astronomi ve tarih görüşlerini sentezleyen bir serüven. Bir Sovyet mucidi ile eski bir Kızılordu neferi, Mars’ta yeni bir uygarlık savaşının içinde buluyorlar kendilerini. Sosyal eşitliği kurma iddiasındaki bir ülkeden gelip ilahi bir ilgi ve korkuyla karşılanıyorlar. “Göklerin Oğullarını” ilahi tahtlarından indiren ilk etken, çökmekte olan eşitsiz Marslı uygarlığının güzel prensesi Aelita’nın aşkı oluyor, ikincisi ise isyan. Yayımlandığından bu yana pek çok kez sinemaya uyarlanmış Aelita, zamanın göreliliği, roket fiziği, Sovyet sistemi gibi temalardan yararlanan yazarın “Batı’nın Çöküşü” teorileriyle tartışması olarak da değerlendirilir.
Afacanlar Çetesi
Ağacın Çürüğü
Ağacın Çürüğü, Baldaki Tuz, ustadır Arı ve Zulmün Artsın Yaşar Kemal'in gazetelerde, dergilerde yayınlanmış toplumcu ve gerekçi bir bakış açısıyla kaleme aldığı yazılarından ve konuşmalarından derlenen kitaplardır. Yazarın düşünce ve yazarlık serüvenine tanıklık eden bu yazılar halkın yıllardır içine sürüklendiği karanlığın belgeleridir. "Sayın muhbir vatandaş, sen bu yurdun çürümesinin başlangıcıydın ve sonu olacaksın. Senin bol bol işlediğin yerde, hangi toplum olursa olsun, bir düşmanlıklar kargaşası çıkar...Sayın muhbir vatandaş, sen bir ölçüsün. Senin oyunaların en korkuncusun." Yaşar Kemal "Yaşar Kemal büyük bir yazardır. Onun eserlerini okumak, zengin kazanımlar sağlayan büyük bir serüvendir." Fönstet (İsveç)
Ağaçkakanlar
“Fakat düşün bir kere, dünya o kadar, o kadar, o ka-dar geniş ki burada minnacık bir arazi parçasına sıkışıp kalmak aptallık olur. Deden anlatmıştı, taaa uzaklardan gelmişler. Bil bakalım ne kadar uzaklardan?” Fakat Upuy cevap vermedi. Rengi solmuş gibi, isteksiz bir şekilde babasına baktı. Ve dalgın dalgın, “Ne kadar uzaklardan?” diye sordu. “Tam bir milyon kanat vuruşu uzaktan.”
Cahit Zarifoğlu, hayal ve gerçeğin içinden filizlenen bir hikâye ile selamlıyor bizi. Anne ve baba ağaçkakanların korkuları yaşamlarına yön verirken ceviz ağaçlarının üzerinden hızla geçen yavru kuş, rüya içinde rüyaya, gerçek içinde gerçeğe dikkatle bakmamız için kanat çırpıyor.
Agathanın Anahtarı
Dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christie İstanbul’da gizemli şekilde ortadan kaybolur. Yazarın on bir gün boyunca yaşadıkları günümüzde dahi esrarını korumaktadır. Christie’nin sırra kadem bastığı günlerde kimlerle, nerede olduğunu açıklamaksa yine bir polisiye yazarına nasip oluyor; Ahmet Ümit kurgu olsa da bu sırrı ifşa ediyor. Agatha Christie’nin “kusursuz bir cinayetin olamayacağına” dair inancıysa belki de sonsuza dek değişiyor.
Kim başka birinin yerine ölmek ister ki?
Agatha Christie öyküsüyle açılan kitap, gücünü enerji yüklü kısa öykülerden alıyor. Başkomser Nevzat’ı daha çok sahada gördüğümüz, iyi bir polisiyeye has tüm incelikleri ve yüksek heyecanı bir arada barındıran Agatha’nın Anahtarı, belki de Ahmet Ümit’in en enerjik, deli dolu eseri.
Hiçbir şey söylemedi Talat, sadece kederli gözlerle baktı yüzüme. Şimdi eli kanlı bir katil değil, yüreği acıyla dolu bir baba duruyordu karşımda...
Ağustosta Görüşürüz
Lagünün durgun mavi sularının yanında tek başına oturan Ana Magdalena Bach, otelin barındaki adamları seyrediyor. Yirmi yedi yıldır mutlu bir evliliği var, kocası ve çocuklarıyla kurduğu hayattan kaçmak için hiçbir nedeni yok. Yine de her ağustos ayında feribotla annesinin gömülü olduğu adaya geliyor ve bir geceliğine yeni bir sevgili buluyor. Salsa, bolero, lothario ve dolandırıcılarla dolu boğucu Karayip akşamlarında Ana, her yıl arzusunun ve kalbinde saklı korkunun iç bölgelerine doğru yolculuğa çıkıyor.
Ağustosta Görüşürüz özgürlük, pişmanlık, kişisel dönüşüm ve aşkın gizemleri üzerine derin bir çözümleme ve dünyanın tanıdığı en büyük yazarlardan Márquez’in okurlarına beklenmedik hediyesi.
Ah Mercimeğim
Cevizin dibi kaynıyordu. Aslı’nın gelin gideceği yer Marmaris’ti. Oradaki bir sarrafla evlenecekti. Kızlar laf kazanını habire harlıyorlardı. Ben yine gizli yerimdeydim. Herkes konuşuyordu. Aslı susuyordu. “Ne şanslısın. Tüm yıl tatil gibi olacak sana.” “Sen zaten altın gibiydin, bir de altıncıya düştün kız.” “Altın suyuna battın da çıktın say bacım.”
Herkes, her şeyi diyordu da bir tek Aslı’nın dilinde laf yoktu.
Evlerde, yollarda, yol kenarlarında lafazanlıklar, eprimiş pabıçlar, hardal sarısı pantollar, it ayağı yemiş gibi gezen gobeller... Yalan dünya, zalım dünya... Sen bekle ecik, bir yağmur yağacak düzelecek her şey...
Ah Mercimeğim, en olmayacağı olur eden sebatkârlığın hikâyeleri. Aşkın ve tutunmanın halleri...
Mustafa Çiftci’nin yeryüzüne iyilikle bakan masalsı dünyasından...
Taşranın ağrıları, heves ve rüyaları...
Ahali
Ahitler
“Henüz Bitmedi. Ama Bu Bir Başlangıç.”
Damızlık Kızın Öyküsü’nde isyan var. Teyzeler, Damızlık Kızlar ve onların kızları, canları pahasına savaşıp Duvar’ı yıkarak totaliter Gilead rejimini tarihin derinliklerine gömüyorlar. Ve Ahitler yazılıyor: Köleleştirilmiş kadınların öfkesiyle, özgürleştirilmiş bir nesil için…
Akhilleus Un Şarkısı
2012 Orange En İyi Roman Ödülü Kazananı.
Tanrılar beni küçük yaşımda sürdüler yuvamdan, itiraz edemedim; çelimsiz, beceriksiz, silik bir evlattım. Söyleyecek söz bulamadım, alt tarafı bir ölümlüydüm. Yalnız kalmanın, yenik düşmenin nasıl bir şey olduğunu bilirdim sadece. Sen böyle yenikken başkasının iyi talihinin nasıl diken gibi battığını da.
Lakin kader örgüm henüz sonlanmamıştı. Sürgünüm Aristos Achaion’un yanına, güzelliğinin güneşi dibinde diz çökmeye çıkmıştı. Mağlup olmuştum lakin böyle bir güzellik karşısında mağlup olmaktan kim utanır ki? Hikâyelerimizde o en iyimiz, en kahraman, en kuvvetlimiz olarak geçer. Hikâyelerimize göre bunun sebebi damarlarında akan ilahi kandır. Hikâyelerimiz yaşlılar tarafından ateş başlarında anlatılır, kahramanlardan bahseder ama kahramanlar yaşlanmaz hiç. Hikâyelerimizde savaşı yiğit Akha’ların kazandığı anlatılır...
Hikâyelerimiz gerçeği söylemiyor. Savaşın kazananı olmaz. Çağlar geçer, üstümüzde takımyıldızlar dönüp durur, ayla güneş her zamanki yollarını bitkin takip eder ve biz, biz felakete uğramışlar, biz sevdiğinden ayrı düşmüşler aşkın içimizi titreten şarkısı kulağımızda, huzursuz yatarız düştüğümüz yerde.
Ben, Kirke’nin yazarı Madeline Miller, Akhilleus’un Şarkısı’nda, şanı için hayatından vazgeçen yarı tanrı Akhilleus’u, can yoldaşı Patroklos’u ve Troya Savaşı’nı; kralların, tanrıların, savaşçıların destanını iki âşığın gözünden anlatıyor.
“Madeline Miller, çarpıcı ve tutkulu aşklarını Homeros’un sürükleyici manzum destanı kadar sade ve incelikli diliyle aktararak, bu iki genç adamın efsanelerde değil, gerçeklikte var olduğuna bizi ikna etmeyi başarıyor. Bu sayede isimlerini, 3000 yıldır anlatılagelen bu hikâyeyi zenginleştirerek bir sonraki nesle de aktarıyor.”
-Mary Doria Russell, Serçe’nin yazarı
“İlyada ve öncesindeki olayların Patroklos gözünden sürükleyici bir yeniden anlatımı; elden bırakması zor bir kitap, klasik eser sevenler özellikle Tanrıça Thetis karakterinin özündeki vahşi yan ve antik dönem esintisiyle büyülenecek.
-Donna Tartt, Saka Kuşu’nun yazarı
“Akhilleus’un Şarkısı, İlyada destanını daha önce hiç okumadığınız denli gerçekçi bir tarihsel ve fantastik anlatımla ortaya koyuyor...”
-Instinct Magazine
Aklından Bir Sayı Tut
Bir adam, posta kutusuna bırakılmış imzasız bir mektup alır. Mektupta şöyle yazmaktadır: "Aklından herhangi bir sayı tut. 1 ila 1000 arasında herhangi bir sayı." Adam öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: "Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin... Küçük zarfı aç." "Aldıklarını geri vereceksin Vermiş olduklarını aldığın zaman. Biliyorum ne düşündüğünü, Ne zaman uyuduğunu, Nereye gittiğini, Nereye gideceğini. Seninle bir randevumuz var, Bay 658." Sıradanlıklara meydan okuyan, anında başınızı döndürecek ve ilgi çekici karakterlerinin kalp atışlarını tüm gerçekliğiyle hissedeceğiniz bir kitap "Aklından Bir Sayı Tut" kolay kolay unutmayacağınız bir roman.
Akşam Yıldızı
“Sana Kervankıran derler
Bana dertli Kerem derler
Yare ikrar veren derler
Niye doğdun sarı yıldız, mavi yıldız
Evler yıkan, beller büken
Kanım döken, Kervankıran”
Dün ve bugün…
İyi ve kötü…
Aşk ve inanç…
Akşam Yıldızı, okurlarını bugünden alıp asırlar öncesinin
Göbeklitepe’sine götürüyor. İyi ile kötünün mücadelesinde
bir aşk yolculuğu bu… Sevginin inanca, inancın tutkuya, tutkunun hayata adım adım karıştığı noktadan
Göbeklitepe hakkında bilinen her şeye
yeni bir bakış, bir ters yüz ediş…
On iki bin yıl önce yaşayan kadim insandan günümüzün modern insanına evrilen anlam arayışı…
Duymak istediğimiz belki de ilk insanın var oluş hikâyesi…
İskender Pala’nın yetkin kalemi ve ustaca kurguya dönüşen hayal gücü, Göbeklitepe üzerine herkesi yeniden düşündürecek;
Akşam Yıldızı kendi gerçekliği ile ezber bozacak.
Al Midilli
Steinbeck’in doğaya ve insana on yaşındaki bir çocuğun gözünden baktığı Al Midilli kendi edebi kariyerinde olduğu kadar Amerikan edebiyatında da bir dönüm noktası. Salinas Vadisi’ndeki bir çiftlikte anne-babası ve yardımcıları Billy Buck’la yaşayan Jody’nin tekdüze hayatı babasının hediye ettiği al bir midilliyle renklenir.
Jody’nin henüz tay olan midilliye binebilmesi için hem tayın büyümesini beklemesi hem de onu eğitmesi gerekir. İnsan doğasının zayıflıklarını ve karmaşıklığını resmetme ustası Steinbeck, kendi çocukluk anılarından esinlenerek kaleme aldığı Al Midilli’de ergenliğin ıstıraplarını gözler önüne seriyor. “Al Midilli, Steinbeck’in kendi kişisel ve sıradan deneyimlerini ‘sanatın simyası’ aracılığıyla evrensel masallara dönüştürme konusundaki becerisini gösteriyor.”
John Timmerman
“Bir başyapıt… Çocukluğun yürek burkacak kadar gerçek bir tablosu.”
Clifton Fadiman
Algernon’a Çiçekler
Algernon’a Çiçekler, bugüne dek 27 dilde 30 ülkede yayınlandı, 5 milyon adetten fazla sattı. Prestijli Hugo ve Nebula ödüllerini kazandı.
Çok düşük bir IQ ile doğan Charlie, bilim adamlarının, zeka seviyesini artıracak deneysel ameliyatı gerçekleştirmeleri için kusursuz bir adaydır. Bu deney Algernon adındaki laboratuvar faresinde test edilmiş ve büyük bir başarı elde edilmiştir. Ameliyattan sonra, Charlie’nin durumu günlüğüne yazdığı raporlarla takip edilmeye başlanır. İlk yazdığı raporlara çocuksu bir dil ve imla hataları hakimdir. Ve sonra ameliyat etkisini göstermeye başlar. Charlie artık, insanların kendisiyle dalga geçemeyeceğini ve bir sürü arkadaş edineceğini, aşık olduğu kadına açılabileceğini düşünür. Fakat zekası normalin çok üstüne fırladığından, çevresinde yadırganır, kıskanılır ve istemiş olduğu arkadaşları edinmekte yine başarısız olur ve yine yalnızdır...
Bu deney, son derece önemli bir buluş olarak görülüyordu, ta ki Algernon’da ani bir gerileme baş gösterene kadar... Acaba Charlie’de de aynı gerileme olacak mıydı?
“İnandırıcı, sürükleyici ve oldukça dokunaklı bir hikaye.”
-New York Times
“Heyecan verici bir günlük… Bu kitaptaki bazı sahneleri hayatım boyunca aklımdan çıkarabileceğimi sanmıyorum.”
-The News and Observer
“İnsanı içine çeken bir roman, özgün… Önemini uzun süre kaybetmeyecek bir hikaye.”
-Library Journal
Alınteri
Sömürge döneminden kalma eski binanın çinko damlarını, kırık dökük kiremitlerini kızdıran güneş, içerideki pis havayı daha da yoğunlaştırıyor; ter, kan ve sidiğin ağır kokusu sıcak havada nefes almayı dahi güçleştiriyor... Bir parça ekmeğe ulaşmak için gün boyu çamaşır kolalamak, dikiş dikmek, gemilere yük taşımak, dilenmek, bedenlerini satmak zorunda olanlar; yarınsız ve mülksüzler, karınlarını doyurabilmek için her gün yeniden dalıyorlar hayat kavgasına... Açlığın, çaresizliğin, bitin pirenin farenin, hastalık ve sefaletin eksik olmadığı bu kavgaya, elbette insanın olduğu her yerdeki gibi şarkılar, danslar, aşklar ve mavralar eşlik ediyor.
Latin Amerika'nın usta kalemlerinden Jorge Amado, tek göz odalarında aynı yokluğu paylaşanların ortak yaşam alanı Pelourinho Yokuşu 68 numaranın sakinleri üzerinden uzunca bir dönemin ve koca bir coğrafyanın röntgenini çekiyor. Boş kaynayan tencerelerin tıkırtılarına ve veremli öksürüklere patlamakta olan grevlerin sloganları, zengin nişanlı düşleri kurduran ucuz melodramlara anarşistlerin bildirileri karışıyor. Böylelikle bu ortak geleceksizlikten kurtuluşun yol haritası da giderek şekilleniyor. Sınıflar ortadan kalkmadığı sürece güncelliğini yitirmeyecek Alınteri, ilk kez Türkçede.
Allah Bilsin Yeter
Allaha Emanet Ol Furkan
Allah'a emanet edilmek, Yaradan'ın rahmet yağmuruna şemsiyesiz bırakılmak, onun vereceği derde de, kedere de, ihlasa da, sınava da, huzura da layık olunabilecek sıfatta olmak demekti. Biri sende bu sıfatı görebilmişse, sen o sıfatta görülmüş olmanın hakkını vereceksin, tefekkür edeceksin, Rabb'ine teslim olacaksın. Biri seni Allah'a emanet etmişse seni görmeden ölmez. Biri seni Allah'a emanet etmişse kimse seni çalamaz. Bir insanın emanet edileceği en güvenli yer arşıâlâdır. Biri Allah'a emanet edildiğinde eksiksiz ve bozulmadan, bırakıldığı gibi geri alınır. Zeynep, giderken onu inandığı güce emanet etmişti. Furkan'ı hayatta tutan şey de işte bu oldu.
Şiirleri ve romanlarıyla kalplerinize dokunan Kahraman Tazeoğlu, "Allah’a Emanet Ol” ile sizi yine duygusal bir yolculuğa davet ediyor.
Allahın Askerleri
Yaşar Kemal İstanbul'un çeşitli semtlerinde çocuklar arasında dolaşarak onların hikâyelerini anlatır. Küçük yaştaki bu çocuklar, sokarlarda yatıp kalkıyor olmalarına, kimsesizliklerine, hor görülmelerine, açlığa rağmen hâlâ hayatta, hâlâ insan kalmaşılardır. Allahın Askerleriyle yapılan röportaj zengin bir dille hüzünlü bir hikâyeye dönüşür. "Yaşar Kemal yaylaların sözlüğü..." Ceyhun Atuf Kansu "Yaşar Kemal, baştan beri, yoksullar ve doğa konularında olduğu gibi, çocuklar konusunda da son derece duyarlı bir yazar oldu. Yapıtlarında sık sık çocuklara başrolü vermekle kalmadı, onların yaşamlarını, sıkıntılarını, düyaya bakışlarını da bir dizi röportajla ele aldı. Onun röportajlarının yayımlanmasından 10-15 yıl sonra, Türkiye'de sanki birdenbire, bir sokak çocukları patlaması yaşandı ve hâlâ da yaşanıyor. Türkiye'de bugün kendi kaderine terk edilmiş on binlerce çocuk var. Dünyada ise bu durumda milyonlarca çocuk var." Süha Oğuzertem
Almodovar Teoremi
Bir gece aniden yola fırlayan bir geyik, korkunç bir trafik kazası, kazada ölen bir sevgili, yol olan bir yüz, uçup giden hayaller, yalnız, düşünerek geçirilen yıllar ve aşkla, cinsellikle, edebiyatla yeniden, yepyeni bir hayat... Hayatını internetten matematik dersleri vererek devam ettiren, Antoni Casas film yapacağını hayal eder. Gerçekle gerçeküstü, kurmacayla otobiyografik olanın arasındaki çizgiler yavaş yavaş silinir. Almodovar’ın "yüzü olmayan adama" en güzel hediyesi ise genç transseksüel Lisa’dır. Bir yandan edebiyat, bir yandan aşk, inzivaya çekilmiş yazarı "başka bir şenliğe" çağırır. İçinde yaşadığımız dünyaya dışarıdan, çekildiği inzivadan bakan yazarın gözlemleri ise oldukça çarpıcı. Yüzün, şeklin, görünüşün her şey olduğu bir dünyada, Almodovar Teoremi "çirkinliği güzelliğe çeviren bakışın gücü" üzerine kurulu. Otobiyografiyle kurmacanın, edebiyatla sinemanın, matematikle şiirin, fizikle müziğin, Newton’la Almodovar’ın içiçe geçtiği Almadovar Teoremi, 2008’de İspanya’da en iyi roman seçildi.
Altıncı Koğuş – Modern Klasikler 102
Çehov bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde geçen bu novellasında, eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç ile Doktor Andrey Yefimıç arasındaki felsefi çatışmaya odaklanır. İvan Dmitriç maruz kaldıkları adaletsizliğe, içinde yaşamaya zorlandıkları baebat koşullara karşı çıkarken, Andrey Yefimıçbunları görmezden gelmekte ısrar eder ve durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmaz. Doktor sonunda içine düştüğü ‘felsefi’ yanılgının farkına vardığında ise artık iş işten geçmiştir.Altıncı Koğuş, Rusya’nın ve ülkenin sorunlarıyla ilgilenmek yerine onları uzaktan izlemeyi tercih eden elit Rus aydınının ‘deliliği’nin simgesidir adeta.
Amaç
200’ün üzerinde üniversite ve işletme fakültesinde ders kitabı olarak okutulan ve yöneticilerin elinden düşmeyen iş ve aşk romanı Yönetim danışmanı ve imalat yönetimi uzmanı Dr. Eliyahu M. Goldratt’ın Kısıtlar Teorisi’ni ortaya attığı kitap. "Bu teori, teslimatta gecikme ve düşük gelir problemleriyle mücadele eden işletmeler için ikna edici bir çözüm sağlıyor."
- Harvard Business Review
Amaç kapanmak üzere olan bir fabrikanın üretim müdürü olan Alex Rogo’nun hikâyesini anlatıyor. Karmaşık üretim yönetimi sorunları, art arda ortaya çıkan darboğazlar, iş ortamındaki çekişmeler, iş arkadaşları dayanışması, global rekabet, rakiplerin kurnazlıkları, yönetim kurulu toplantıları, iş ve yaşam dengesini kurma problemleri... İmalat ortamında harikalar yaratan isimsiz kahramanların bu pek yakından tanıdığı kaosu yönetmek mümkün mü? Peki ya Julie? Julie ve Alex ne olacak? "Fabrika ortamı roman konusu olamazmış sanılabilir; ancak bu kitap çok başarılı."
- Tom Peters
Amcanın Düşü
Fyodor Dostoyevski, 1850 yılında çarlığın baskıcı yönetimine karşı çıkan bir harekete katıldığı gerekçesiyle Sibirya’ya sürgüne gönderildiğinde İnsancıklar, İkiz, Beyaz Geceler gibi yapıtlarıyla edebiyat çevrelerinde saygın bir yer edinmişti. Amcanın Düşü adlı roman, Dostoyevski’nin acılarla geçen beş yıllık sürgün cezasını tamamladıktan sonra kaleme aldığı bir “edebiyata dönüş” yapıtıdır. Daha önceki kitaplarından çok farklı bir nitelik taşıyan Amcanın Düşü yergi ve taşlamanın ağır bastığı bir romandır. Dostoyevski, küçük kasaba insanlarının alışkanlıkları ve ahlak anlayışını eğlenceli bir yaklaşımla anlatır. İnsanın iç dünyasının en gizli yönlerini erişilmesi güç bir saydamlıkla yansıtan yapıtlarıyla XX. yüzyıl romanını da derinden etkilemiş olan Dostoyevski’nin bu grotesk farsını, Nihal Yalaza Taluy’un Rusça aslından yaptığı çeviriyle sunuyoruz.
Anadolu Garajı
Fakir Baykurt, öyku¨lerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylu¨nu¨n maddi ve manevi du¨nyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, gu¨nlu¨k konuşma dilini öyku¨ye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bu¨rokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1970’de yapılan Anadolu Garajı’nı yeniden okurla buluşturuyoruz:
“Ah; bana edenler ettiğinden bulsun! Bana sebep olanlar kebap olsun! Cayır cayır yansınlar ateşlerde! Anam babam, kaynanam kaynatam, kocam, hepsinin yu¨zlerini yu¨yu¨cu¨ler görsu¨n! Hepsini teneşirler paklasın! Hepsinin sırtları tahtaya gelsin! Bana göz değdirenlerin, bana muska yazdıranların! Bu tu¨yu¨ bozuk doktorun, bu şaşı hemşirenin! Elimi kolumu tutup bayıltanların, içimi boşaltanların! Tu¨mu¨nu¨n yeri, yedi kat cehennem olsun! Şimdi yatıp kalkıp ileniyorum hepiciğine. Gökyu¨zu¨ne bakarken ileniyorum. Yanıbaşımda yatan Ömercikli gelin çisini ederken ileniyorum. Bana nasılsın diye soran birisine iyiyim diye karşılık verirken ileniyorum. “Bunu koymam sizde!” diyorum. “Ne yapar eder öcu¨mu¨ alırım! Hepinizin durduğu köyu¨, hepinizin gerdeğe girdiği evi yakarım! Nasıl aldınız benim bebemi?” diyorum. Ah; ah kahbe du¨nya ah; ah çaresizlik!”(Dağlarda Doğuracağım)
Anılar Da Yakılır
Kan davası yüzünden yurtlarını bırakıp bir Akdeniz beldesine yerleşen iki varlıklı aile: Oflazoğulları ve Kozanoğulları...
Aşkla bağlanan bir yürek: Melek...
Şartlara yenik düşen bir adam: Cuma...
İstenmediğini bilmeden evlenen bir genç kız: Zeynep...
Gelecek nesillere gölge düşüren imkânsız bir sevda...
Anıların pençesinde kıvranan iki genç: Tunahan ve Berceste...
İftiralar, tehlikeli sırlar, servet kavgaları, husumetler...
Türk edebiyatının en üretken yazarlarından Ahmed Günbay Yıldız, 50. kitabıyla yine derinlikli, aşka ve hayata dair sorularla dolu, etkileyici bir romanla okurlarının karşısına çıkıyor: Anılar da Yakılır…
"Ve Allah aşkı yarattı, sevgi, şefkat ve hoşgörüyü yazdı insanların gönüllerine… 'Hayat sevgidir,' dedi, sevmeyi öğretti insanın kalbine… Sonra insanlara kimseye zararı dokunmayan hürriyeti bahşetti! Kendisi çizdi sınırlarını aşkın, ahlakın ve hürriyetin. Sevgi, saygı, hak ve hukuk silsilesinin en ince detaylarıyla işledi mahlûkatın vicdanına ve şefkati ekti duygularına insanın…"
Ankara – İletişim Yayınevi
Milli Mücadele yıllarında hiçbir çıkar gözetmeksizin yurtları için çalışan bazı subayların ve politikacıların zaferden sonra “sermaye çevreleriyle ilişkileri” ya da “arsa spekülasyonu”, “taahhüt işi” gibi girişimlerle zenginleşmeleri, “inkılap”a boşvermeleri. Romanın kadın kahramanı Selma’nın yaşamı izlenerek Milli Mücadele inancının ateşli dönemleri ve sonrası anlatılıyor.
Ankara Diye İnsanlar Vardır
Bir başka şehri sorun insanlara... Aklınıza ilk gelen nedir diye... Kimisi önce yemeklerini söyler, kimisi kalesini, camisini, gölünü, iklimini... Herkes kendi doğduğu şehrin en güzel yanını anlatır. Oysa Ankara bir “histir”. İlkin değer yargıları ve insanlar gelir aklınıza. Milli Mücadele gelir. İnanç gelir. Umut gelir. Yok oluşun, tükenişin üzerine yeniden doğan güneş gelir. “O” gelir. Mustafa Kemal Paşa. Cumhuriyet gelir. Vefa gelir. Dostluk gelir. Romanlarıyla tanıdığımız Bige Güven Kızılay bu defa doğup büyüdüğü, güzel anılarına ev sahipliği yapan şehrini; “yuvasını” anlatmak için oynatıyor zarif kalemini. Kelimeleriyle Ankara’nın tarihine, mekânlarına, şehrin dokusuna, en çok da insanlarına ışık tutuyor. Çünkü “Ankara bir tavır, bir duruştur, bir görgü, bir hayata bakıştır, Cumhuriyet’in ta kendisidir; işte o yüzden Ankara diye insanlar vardır.”