Dünyalar Savaşı – Modern Klasikler 136
Dünyalar Savaşı’nın Pearson’s Magazine’de tefrika edildiği 1897 yılında, Kraliçe Victoria’nın tahta çıkışının altmışıncı yılı törenlerle kutlanmıştı. Büyük Britanya İmparatorluğu, Kanada’dan Yeni Zelanda’ya uzanan, Afrika’nın büyük bir kısmıyla Hint yarımadasının tamamını kapsayan geniş topraklarıyla gücünün doruğundaydı. Dünyalar Savaşı, Wells’in İngiliz emperyalizmi üzerine bir yorumu; 20. yüzyıl başında imparatorluğun genişlemesinin muhtemel sonuçlarına ilişkin kaygıları yansıtan felsefi ve ideolojik öyküsüdür. Mars’tan gelip tuhaf araçlarıyla imparatorluk topraklarında gezinen, yollarına çıkan her şeyi ölümcül ısı ışınlarıyla yerle bir ederken tüm yaşamı da sona erdiren yaratıkların istilası, belki de Victoria dönemi okurunun bu kaygılarına denk düşmüştü. Orson Welles’in 1938’de romandan uyarladığı bir radyo oyununu gerçek sanan dinleyicilerin panik içinde sokağa dökülmesi, yapıtın imgelemi tetikleme gücünü ortaya koydu. Çeşitli film ve dizi versiyonları yapılan Dünyalar Savaşı birçoğuna da esin verdi. Wells’in capcanlı imgelemiyle özgün ve gerçekçi anlatımı, uzay yolculuğu ve başka gezegenlerden dünyamıza yönelik istilalar konusuna artık hiç de yabancı olmadığımız bugün de her kuşaktan okuru cezbetmeye devam ediyor.
A’mak-I Hayal – Hayalin Derinlikleri – Türk Edebiyatı Klasikleri 18
Türk edebiyatının ilk felsefi ve gerçeküstü romanı kabul edilen A’mâk-ı Hayal, Filibeli Ahmet Hilmi’nin felsefi ve tasavvufi görüşlerini içermektedir. Romanın kahramanı Raci, içindeki şüphe ejderhasını susturmak ve mutlak hakikate ulaşmak için mezarlıkta karşılaştığı Aynalı Baba’nın yardımıyla manevi seyahatlere çıkar. Raci bu seyahatlerinde hedefine ulaşmak için Buda’yla Hiçlik Zirvesi’ne, Yunan tanrılarının bulunduğu Olimpos Dağı’na, Hürmüz ile Ehrimen’in savaş meydanına, Simurg’un sırtında Merih gezegenine, Kaf Dağı’na ve daha birçok yere gider. Raci hakikatin peşinde nice âlemde, boyut ve mekânda dolaşırken biz okurlara Ahmet Hilmi’nin Doğu ve Batı felsefesi, tasavvuf, mitoloji, dinler tarihi üzerine kurduğu bu gerçeküstü romanı izlemek düşüyor -şaşkınlıkla, merakla ve zevkle…
Filibeli Ahmet Hilmi (Şehbenderzade, 1865-1914) Filibeli Ahmet Hilmi, Hacı Süleyman Bey ve Şevkiye Hanım’ın en büyük çocukları olarak Filibe’de (Bulgaristan) dünyaya geldi. Ailesi, Osmanlı’nın 93 Harbi yenilgisinden sonra, 1878 yılında yaşanan büyük göçle İstanbul’a yerleşince Filibe’de başladığı eğitim hayatına burada devam etti. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’ni bitirip ilk olarak Posta ve Telgraf Nezareti’nde çalışmaya başladı. Sonra Duyun-ı Umumiye Nezareti’nde görev yaptı. Ardından Beyrut’a gönderildi. Beyrut’ta Jön Türklerle iletişim kurup oradan Mısır’a kaçtı. Mısır’da Çaylak adında bir mizah dergisi çıkardı. Bir süre sonra İstanbul’a döndü ve 1901 yılında Fizan’a (Libya) sürüldü. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a gelerek Darulfünun’da felsefe hocalığı yaptı. İkdam, Şehbal, Yeni Tasvir-i Efkâr, Sırat-ı Müstakim gibi gazete ve dergilerde siyasi, felsefi yazılar kaleme aldı. Kendisi ayrıca İttihad-ı İslam, Hikmet, Coşkun Kalender, Millet ile Muhasebe, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlı gazeteleri çıkardı. İttihat ve Terakki Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Siyonizm ve Masonluk eleştirileri nedeniyle gazeteleri sık sık kapatıldı ve sürgüne gönderildi. II. Meşrutiyet döneminin önemli fikir adamlarından biri olan Ahmet Hilmi tiyatro, roman ve şiirin yanı sıra siyaset, felsefe, tasavvuf ve tarih gibi alanlarda da yazılar ve eserler kaleme almıştır. Yazarın seçme eserlerine Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
Adem’den Önce – Modern Klasikler 127
Âdem’den Önce rüyalarında tarihöncesi bir çağda yaşayan alter ego’su Kocadiş’in başından geçenleri gören modern bir Amerikalı çocuğun öyküsüdür. O çağda üç ayrı tür insansı bulunmaktadır: Henüz ağaçtan inmemiş, vahşi maymunlara daha yakın Ağaç İnsanları; Kocadiş’in “Halk” olarak adlandırdığı ve kendisinin de ait olduğu, hem ağaçlarda hem de mağaralarda yaşayan tür; bir de bu insansıların en gelişmişi olan, ateş yakıp ok ve yay kullanan Ateş İnsanları. Eser 20. yüzyıl başlarında evrim meselesini kamuoyunun gündemine taşımasıyla dikkat çeker. London modern anlatıcısının binlerce asırlık bir mesafeden baktığı ilkel insanın düşünce yapısını düş gücüyle zenginleştirerek aktarır. Uzak atalarımıza ve içinde yaşadıkları, dur durak bilmeyen bir çatışma ve hayatta kalma mücadelesinin süregeldiği gaddar dünyaya ilişkin karanlık bir tablo çizer.
Kırık Kanatlar – Modern Klasikler 118
Cibran’ın 1912’de yayımlanan romanı Kırık Kanatlar, Arap dilinde yazılmış ilk romanlardan biridir aynı zamanda. Selma Karami’yle Cibran olduğu tahmin edilen genç adamın imkânsız aşkının hikâyesi, pastoral şiir tadında bir aşk itirafıdır. Cibran bu içe işleyen metinde, Arap edebiyatında ilk kez din adamlarının yozlaşması ve kadın hakları gibi toplumsal meselelere el atar. Doğulu kadının yüzyıllar boyu gelenek karşısındaki âcizliğine, eşya gibi oradan oraya sürüklenmesine yönelik eleştirel bir tavır ortaya koyar.
Ottla’ya Ve Aileye Mektuplar – Modern Klasikler 108
Kafka’nın en sevdiği kız kardeşi Ottla’ya 1909 yılından ölümüne değin yazdığı mektuplar, iki kardeş arasındaki güçlü bağı ortaya koyuyor. Bu mektuplarda bambaşka bir Kafka’yla; küçük kardeşini hayatta attığı her adımda destekleyen sevecen bir ağabeyle tanışıyoruz. 1892 doğumlu Ottla, Kafka’nın en küçük kız kardeşiydi. Masumiyeti ve duygudaşlığıyla ağabeyinin kalbinde apayrı bir yer edinen Ottla, Kafka’nın sanatını takdir ediyor ve onunla gurur duyuyordu. 1920’de ailesinin karşı çıkmasına karşın Hıristiyan bir Çekle evlenmiş, bu evlilikten iki kızı olmuştu. Nazi döneminde eşini ve çocuklarını korumak için boşanmış, sonrasında gidip kendini Yahudi olarak kaydettirmiş ve Theresienstadt’a gönderilmişti. 1943’te trenle Auschwitz’teki ölüm kampına gönderilen çocuklara gönüllü olarak eşlik ederken kendi hazin sonuna doğru ilerliyordu. Ottla’nın kızları tarafından saklanan mektuplar, Çekoslovak makamlarının uzun yıllar yurtdışına çıkarılmasına ya da ülkede yayımlanmasına izin vermemesi yüzünden ancak 1974’te okurla buluşabildi.
Senden Tembeli Var
Küçük Kara Robot
Yıldızlara Bakan Çocuk
Zamangezer Yatak
Çukurlar
Gizli Geçitleri Bulmanın Yolları
Uzayda Bir Mahalle
Bir Sır Kaç Kilometre?
Hayal Rüzgarları
Birgün Herkes
Bir gün herkes 15 dakikalığına iyi olsa...
Görünmez olmak mı, yoksa görünür olmak mı hayatı kolaylaştırır?
Gizlenerek özgür olamaz insan!
Miyase Sertbarut'un, görmezden gelinenler ile görünmezliğin izini sürenlerin düşlerini kesiştirdiği Bir Gün Herkes..., iyiliğin ve koşulsuz sevginin her türlü dayatmaya göğüs gerebileceğine işaret eden, umut yüklü bir roman.
Farklı olana karşı istemsizce geliştirilen refleksleri, ayrımcı, önyargılı düşünce ve davranışları toplumsal bir “mesele” olarak ele alan yazar, eleştiri oklarını bireyin normallik algısı üzerine yönlendiriyor.
Bir gün herkes 15 dakikalığına iyilik yapsa... dünyanın iyilikle dolacağına ve yeni bir cennet aramaya ihtiyaç kalmayacağına vurgu yapan kitap, yaşadıkları çevrede kabul görmeye çabalayan çekirdek bir ailenin hayatını küçük mucizelerle doldurup inanılmaz kılmayı başarıyor.
Eğer bir insan görünmez olmak istiyorsa kesinlikle iyi bir niyeti yoktur. Yoksa olabilir mi?
Fahir, sınıfın yenisidir. Çekingen ve ürkek kişiliğiyle etrafına karşı hep temkinlidir. Diğer çocuklarla iletişim kurmaktan çekinir. Âdeta kalabalıklar içinde sessizce dolaşan bir hayalet gibidir. Onun bu durumunu fark eden okulun rehberlik öğretmeni, sınıftan iki öğrenciyi Fahir'in “iyilik perisi” ve “iyilik prensi” olarak görevlendirir! Asmin ve Ender “zoraki” arkadaşlarını gözlemeye, yavaş yavaş hayatına girmeye çalışır. Çok geçmeden de tuhaf davranışlarının ardında yatan gizemi keşfederler. Fahir görünmezliğin peşindedir. Bunun için kitaplar okumakta, deneyler yapmakta ve hatta bir formül üzerine çalışmaktadır. Peki ama 7. sınıfa giden bir çocuğa bu odaklanmayı, bu takıntıyı, bu umudu, bu azmi veren sebep nedir? Diyelim ki formülü buldu ve görünmez adam oldu, bununla ne planlayacaktır?
Herkesin dünyada kendince bir iz bırakmaya hakkı olduğunu anımsatan Miyase Sertbarut, bu romanıyla toplumsal duyarlılık geliştirmemiz gereken hassas bir konuya temas ediyor, dezavantajlı grupların yüzleşmek zorunda kaldığı kimi gerçekler hakkında farkındalık kazandırıyor.
Sakladığı sırrı, usta işi bir dedektif kurgusuyla son sayfalara kadar açık etmeyen Bir Gün Herkes..., görünmez olmanın mı yoksa görünür olmanın mı hayatı kolaylaştıracağını sorgulatarak okurun zihnini ters köşeye yatırıyor.
Hayaletin Çırağı 1
Hayaletler, cadılar, hortlaklar ve karanlık… Bir solukta okuyacağınız, Hampshire Book Award ödülünü alan Wardstone Günlükleri serisinin ilk kitabı Hayaletin Çırağı, sinemalarda izleyicilerin tüylerini diken diken etmeye hazırlanıyor… Bu kitabı okurken sayfaları ne kadar hızlı çevirdiğinize siz de şaşıracaksınız.
“Tüyler ürpertici varlıklarla yakınlaşmayı seven okurların arayışları sona erdi.” -Kirkus Reviews 'Hem çocuklar hem yetişkinler için sürükleyici… çok güzel yazılmış.'
- The Good Book Guide
Zombili Mombili Roman
Sonunda 12 Yaş
Sisin Sakladıkları 2 Ortak Ruh
Zulme uğrayan hayvanların yardım çığlığına kulak verin!
Ödüllü yazar Miyase Sertbarut’un, yüz binden fazla okura ulaşan Sisin Sakladıkları kitabının baş kahramanları İlay ve Mavi Karga, Ortak Ruh’ta yeniden bir araya geliyor.
Hayvanlara yapılan kötü muameleyi merkezine taşıyan Ortak Ruh, insanın doğayı diğer canlılarla paylaşmadaki bencilliğini açığa çıkararak herkesin içindeki vicdana ve adalet duygusuna sesleniyor.
10 yaş ve üzeri okurları, zulüm gören hayvanlar üzerine düşünmeye davet eden Ortak Ruh, yeryüzündeki güçsüzlerin yanında yer alarak insanın sömürgeci vahşetine mistik bir çare arıyor.
Bazen dünya öyle adaletsiz görünür ki gözüne yeni baştan inşa edilsin istersin. Sözün bittiği yerde yaşanan dehşet verici olaylar bir an önce dinsin, kötüler yaptıklarının cezasını alsın diye ümit edersin. İşte tam da o anda Ortak Ruh’un sisli ve gizemli gücü gösterir kendisini. İnsanlar tarafından sömürülen, yok edilen, sürgün edilen hayvanlardan bazıları ölmeden önce son soluklarıyla gökyüzüne ruhlarından bir parça gönderirler. Bir süre sonra, bu ruh molekülleri düzeni bozanlardan intikam almak için Ortak Ruh altında güçlerini birleştirirler. Balıkçıların ateş ettiği yunusların, ömrü kafeste geçen kobayların, ormana terk edilen köpeklerin, gece gündüz faytona koşulup telef olan atların hesabı sorulmalıdır. Üstelik bir an önce…
Her yapıtında okurlarını şaşırtmadaki ustalığıyla tanınan Miyase Sertbarut’un, klasikleşmiş romanı Sisin Sakladıkları’nın devamı niteliğindeki Ortak Ruh, zekice tasarlanmış kurgusu ve şaşırtıcı anlatım tekniğiyle ilk kitaptan bağımsız olarak da okunabilecek sürükleyici bir macera sunuyor.
Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatımızda özel bir yeri bulunan İlay ve Mavi Karga karakterlerini, sis bulutlarının ardında yepyeni bir serüvende buluşturan Ortak Ruh, hepimizin içindeki adalet duygusunu uyandırmaya geliyor…
"Eşkıyalar eşkıya olmadan önce nasıl başka bir şeydilerse köpekler de ormana atılmadan önce başka bir şeydiler aslında."
Hatırla
Emanetdar Ayasofya’da
Yamaç’ın gizemlerle dolu görevini gerçekleştirmesinin üstünden bir yıldan fazla zaman geçmiştir. Yamaç, Mehmet dedeyle ilgili bir iz ararken eline gizemli bir mektup geçer. “Emanetdar’ın zamanı yaklaştı. Hazırlık yap.” diye bir mesaj alır. Yola çıktığında gizemli bir adamla karşılaşır ve kendini bir anda bir denizaltında bulur. Karşısında, hiç görmeyi beklemediği kişiler vardır. Yamaç, Mehmet dedeye ulaşıp görevini yerine getirebilecek mi? Dünyada gerçekleşen sıra dışı doğa olayları ile ilgili cevabını aradığı sorular, onu Ayasofya’ya yönlendirmektedir. Müntehab adlı bir zümreye ait ipuçları, onu Ayasofya’nın mozaiklerini incelemeye yöneltir. Yamaç, mozaikler arasına saklanan gizemi çözebilecek mi? Müntehabların Dünya için yaptığı planlara engel olabilecek mi?
Bu kitapla gençler, Ayasofya’nın gizemlerini keşfedip çeşitli uygarlıklar hakkında bilgi sahibi olmanın yanı sıra çevreye karşı farkındalık geliştirecekler. Tarih, sanat tarihi, mimari ve teknolojinin bir arada olduğu heyecan dolu bir macera okurlarını bekliyor.
Filanca Operasyon
Seviyorum Deme İnanırım
Sevgi, güven ve ihanet… Bu hikâyede hiçbir şey göründüğü gibi değil. Mercan’ın geçmişinden gelen yaraları iyileştirmek için çıktığı yolculuk, sadece onu değil, çevresindekileri de derinden etkiliyor. Kendi korkularıyla yüzleşirken okura, hayatta karşılaştığı zorluklara farklı bir bakış açısıyla yaklaşmayı öğretiyor. Ama asıl soru şu: Geçmişin yükleri taşınarak mı, yoksa yüzleşilerek mi aşılır? Aşkın ve dostluğun birbirine karıştığı ince çizgiden, Mercan’ın duygusal arayışına; Barış’ın ve Elya'nın gizemli geçmişinden, hayatın en beklenmedik anlarında sunduğu derslere kadar bu kitap, aşkın ve güvenin kişisel gelişim yolculuğundaki yerini sorgulatıyor. Ve final…Her sayfada yaklaştığınız o an sizi ters köşe yapacak. Belki de her şeyin cevabı sandığınız kadar basit değil.
Romanları ve hikâyeleriyle kalplerinize dokunan Kahraman Tazeoğlu, "Seviyorum Deme İnanırım” ile sizi yine duygusal bir yolculuğa davet ediyor.
Gölge Adam
KORKUNÇ CİNAYETLER İŞLENİYORDU...
İngiltere'nin dört bir yanından bir dizi cinayet haberi geliyordu. Hepsinin yöntemi farklı olsa da her biri dehşet verici ve acımasızdı.
FAKAT KATİL DAHA YENİ BAŞLAMIŞTI.
Jess Ambrose, evi ateşe verildiğinde kendini koca bir soruşturmanın ortasında buluverdi. Kocası ölmüş ve polis onu ararken, o kaçmayı tercih etti. Tek umudu, onun masum olduğuna inanan tek kişi olan, görevden uzaklaştırılmış dedektif Nate Griffin'di.
VE DÜNYAYI DEHŞETE DÜŞÜRECEKTİ...
Çok geçmeden Jess ve Griffin akla hayale gelmeyecek bir şey keşfettiler; bu katil, cinayetlerini dünyanın en meşhur seri katillerini taklit ederek işliyordu. Ama artık taklit etmek ona yetmiyordu. Basının Gölge Adam adını taktığı katil, kendi şaheserini yaratmaya hazırdı ve bu daha önce görülmüş her şeyden daha korkunç olacaktı...
Babil
Son yılların en çok ses getiren romanlarından Babil şimdi Türkçede!
#1 NEW YORK TIMES ÇOKSATANI
NEBULA EN İYİ ROMAN ÖDÜLÜ
LOCUS EN İYİ FANTASTİK ROMAN ÖDÜLÜ
İNGİLİZ KİTAP ÖDÜLÜ YILIN KURGU KİTABI
GOODREADS YILIN EN İYİ FANTASTİK KİTABI FİNALİSTİ
Traduttore, traditore: Bir çeviri eylemi her daim bir ihanet eylemidir.
1928. Kolera yüzünden yetim kalan Robin Swift, gizemli Profesör Lovell tarafından Kanton’dan Londra’ya getirilir. Orada yıllar boyunca Latince, Antik Yunanca ve Çince öğrenir, bu çalışmalarının hepsi Oxford Üniversitesi’nin prestijli Kraliyet Çeviri Enstitüsü –diğer adıyla Babil– için bir hazırlıktır. Kule içindeki öğrencileriyle dünyanın çeviri merkezi ve daha da önemlisi, büyünün merkezidir. Gümüş-işleme –çeviride kaybolan anlamın büyülü gümüş külçelerle ortaya çıkarılması sanatı– imparatorluğun sömürgeleştirme arayışına hizmet ettiği için İngilizleri rakipsiz kılmıştır.
Robin için Oxford, bilgi arayışına adanmış bir ütopyadır. Ancak bilgi güce boyun eğer ve Britanya’da büyümüş bir Çinli olarak Robin, Babil’e hizmet etmenin anavatanına ihanet anlamına geldiğini fark edecektir. Çalışmaları ilerledikçe, Robin kendini Babil ile imparatorluğun yayılmasını durdurmaya adanmış karanlık Hermes Cemiyeti arasında sıkışmış bulur. Britanya, gümüş ve afyon üzerine Çin ile savaşa giriştiğinde Robin karar vermek zorunda kalacaktır...
Güçlü kurumlar içeriden değiştirilebilir mi, yoksa devrim her zaman şiddet mi gerektirir?
“Kuang bu kitapta kendini aşmış. Babil acımasız, nazik, destansı ve samimi; hem bir aşk mektubu hem de bir savaş ilanı. Mükemmel bir kitap.” –Alix E. Harrow
“Coşku dolu bir eser. Kuang’ın burada yaptığı şey daha önce edebiyatta yapılmadı.” –Tochi Onyebuchi
Peygamber
Yararsız Bir Adam
“Maksim Gorki’nin kitapları tutkulu bir başkaldırıyla bezeli.” –Jack London
Dört yaşında yetim kalan Yevsey Klimkov, okulu bitirdiğinde kitapçı Raspopov’un yanında çıraklık yapmaya başlar. İyilikten, dürüstlükten yana nutuklar çekmeyi seven Raspopov bir yandan devrimcilere kitap satarken bir yandan da onları ihbar etmektedir. Ancak ustasının zamansız ölümüyle birlikte, zayıf iradeli Klimkov polis tarafından Raspopov’un yerine muhbirlik yapmaya zorlanacaktır.
Rus edebiyatının önde gelen yazarlarından Maksim Gorki, Yararsız Bir Adam’da, habis bir iktidara boyun eğen bir adamın ve toplumun çöküşünü gözler önüne seriyor.
Naomi: Bir Aptalın Aşkı
“Naomi’ye karşı hissettiğim aşk ve nefret aynı gece içinde defalarca, bir kedinin gözleri gibi değişiyordu.”
20. yüzyıl Japon edebiyatının devlerinden, büyük eserlerin yaratıcısı Cuniçiro Tanizaki, kariyeri boyunca ülkesinde dönemin en büyük yazarı olarak kabul gördü, daha sonra ise Haruki Murakami, Yasunari Kavabata ve Yukio Mişima’yla birlikte savaş sonrası Japon edebiyatının “büyük dörtlü”sünden biri olarak anıldı. Nazlı Kar’la birlikte yazarın en önemli romanı sayılan Naomi: Bir Aptalın Aşkıise yıllarca Vladimir Nabokov’un Lolitaeseriyle karşılaştırıldı.
Yirmi sekiz yaşındaki Coci gittiği kafede garson olarak çalışan Naomi’yi ilk gördüğünde onun egzotik ve Batılı görünümüne ânında vurulur. Onu hayalindeki eşe dönüştürmeye ve Birinci Dünya Savaşı sonrası Tokyo’sunun çirkin yeraltı dünyasından uzaklaştırmaya kararlı olan Coci, Naomi’yle evlenir. Ancak yıllar geçtikçe Coci, Naomi’nin fantezilerindeki naif kızdan çok uzak olduğunu keşfeder ve aralarındaki aşk hızla absürd ve umutsuz bir mazoşizme dönüşür.
Pandora Nın Kutusu
“Benim yaşıyor olmam insanlara rahatsızlık veriyor. Ben lüzumsuz bir adamım.”
Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai Pandora’nın Kutusu’nu intiharından üç yıl önce kaleme aldı. Diğer birçok eseri gibi otobiyografik öğeler taşıyan romanda Dazai İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’da bireyin yaşadığı buhrana ve umut arayışına ayna tutuyor.
İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, Japonya yenilmiştir. Hasta ve gelecekten umutsuz bir adam, tıpkı o sıralarda ülkesinin yapmaya çalıştığı gibi hayatını yeniden inşa etmek zorundadır. Tarlakuşu lakaplı bu genç adam herkesin takma isimler kullandığı bir sanatoryumda ilginç bir hasta ve hastabakıcı topluluğuyla geçirdiği günleri arkadaşına yazdığı mektuplarla anlatır. Günler geçtikçe Tarlakuşu umutlanma cesaretini gösterecek ve ölüm arzusu yerini yaşama isteğine bırakacaktır
3391 Kilometre Ciltsiz Bir Mesafe Aşkı Hikayesi
Yağmur böyle güzel yağar mı bir daha şimdi çıkıp ıslanmazsak?
“O gün, bana ‘Sinemaya gidelim mi?’ diye sordu. 3391 kilometre öteden, şehirlerce, denizlerce uzağımdan… Yanımdaki insanlar görmezken beni, o bana imkânsız olduğunu bile bile ‘Sinemaya gidelim mi?’ dedi…”
Aylarca sesini duymadığınız, yüzünü görmediğiniz, dokunmadığınız, kokusunu almadığınız, aynı sokaktan geçme ihtimalinizin dahi olmadığı, aynı fotoğrafın içinde bile bulunamayacağınız, sizden kilometrelerce, hatta denizlerce, adalarca ve şehirlerce uzakta olan bir insana âşık olur muydunuz?
Kendinize yapar mıydınız bunu?
Bu hikâye, uzak bir ilişkinin hikâyesi! Birbirlerini görmeden ve duymadan, aylar boyunca gece gündüz konuşan; birbirlerine bu kadar uzak, ama bir o kadar da yakın olan; aralarına giren onca kilometreye rağmen birbirlerine âşık iki insanın hikâyesi! Burası bizim gezegenimiz, burada her şey anını bekler. Burası, bizim 3391 kilometrelik gezegenimiz…
“Seni görmem için yanımda olmana gerek yok. Gözlerim kapalıyken de görebiliyorum seni. Zaten seni gözlerim kapalıyken görebiliyorum sadece…”
Efsun
Dupduru, yer yer hüzünlü, yer yer coşkulu ama hep çağıldayan, insana kendini iyi hissettiren bir anlatım...
Olanca ışıltılarıyla ilginç karakterler...
Acının mizahla harmanlanışı...
Üç kuşak boyunca anlatılan, sonunda mutlaka kapanacak olan bir hesap...
İlmek ilmek dokunmuş, sürprizlerle dolu bir olay örgüsü...
Çağdaş bir aşk hikayesi olarak da nitelendirilebilecek olan Efsun, Selahattin Demirtaş’ın artık iyice demini almış edebiyatçılığının son ürünü.
Leylan
“Bu hayatta her şeyiyle güvenebildiğiniz en az bir kişi olmalı. Yoksa kendinizi hep yalnız hissedersiniz. İnsanların çoğu yalnızdır o yüzden, yapayalnız. Yaşananlar kelepir bir hayatın ikinci el versiyonu gibidir. Yaptığınız hiçbir şey size ait değildir, benliğinize, özünüze. Hayatınız, tümüyle güvensiz bir ortamın mecburen size yaptırdıklarından ibarettir.
“Saf çocukluk halinizden geriye yüzünüzde ‘memur gülüşü’, dudaklarınızda ‘gammaz öpüşü’ kalır. Öptüğünüz yer kirlenir, güldüğünüz zaman herkes incinir. Elinizde etrafı yeşil dantelli beyaz bir mendil de yoksa temizleyemezsiniz hiçbir yerinizi.
“Ben Serap’ı böyle sevdim, en saf halimle, uzaktan.”
Yaşadığımız bu nefes aldırmayan, “tuhaf” dönemin Diyarbakır’da başlayıp İstanbul’a, oradan Zürih’e uzanan ve Nusaybin’de sonlanan hikâyesi... Muktedirlerin kirli sırıtışlarına inat, hülyasının, serabının üzerine titreyen, acısını içinde koyultsa da yalan ve şiddet üzerine kurulu “zulüm makinesini” sabırla, mizahla, yoldaşça dayanışmayla, zekayla maskara eden insanlar: Kudret, Bedirhan, Sema, Mutlu, Zeliha ve sonrasında Celal. Hayatı “büyük insanlık”a zehretmeye yeminli o “makinenin” katı/soğuk gerçekliğine bir an olsun gevşemeyen bir varoluş mücadelesiyle, bilgece bir meydan okuyuşla göğüs geren karakterler…
Üç Kırık Dal
“İçinde biriktirirsin bazen. Sonra katmer katmer üstüne yığılır biriktirdiklerin. Taşıyamaz hale gelirsin. Hele bir hücrede tek başınaysan, esirsen… Ya seni yer bitirir içindekiler ya da dökersin onları, eyleyerek, söyleyerek. Elinizdeki romanda da böylesi bir iç dökmenin sesi tınlıyor.
Bu kitabın en önemli özelliği yazılmış olmasıdır. Kendini toplumsal ve bireysel dertlerin dermanına adayan bir yiğit insanın, sıkıştırılmaya çalışıldığı iki metrekarelik bir zindan hücresine sığmamış olmasıdır. O hücreden taşanların, bütün engellere rağmen halkıyla buluşmuş olmasıdır. E, daha ne olsun? Kitabın ilk sayfasını açın, İdris kolunuza girecek ve sizi Diyarbekir'in surlarında, küçelerinde, sevdalarında ve kavgalarında eşsiz bir yolculuğa çıkaracaktır.
Gül ve Ciwan’ın aşkları ile Cengo’nun iç alemindeki çatışma gerçek bir savaşın acılı coğrafyasında iç içe geçerken, özlü bir sorgulamayı da ihmal etmeyen bu hikayeden hepimize mesaj var.
Eline, yüreğine sağlık kardeşim, arkadaşım, yoldaşım.”
Selahattin Demirtaş
“Galipler ile mağluplardan bahseden resmi tarih; dipte, derinde filizlenen direnme ve dayanışma gücünü ıskalar. İdris Baluken, bu romanında, üç yoldaşın öyküleri aracılığıyla işte bu direnme ve dayanışmanın bir yaşam tarzı olarak çiçeklendiğini duyuruyor bize. Aşksa olmazsa olmazıdır bu yaşamın. Keje Ana’yı ise hiç unutamayacağım galiba.” ?
Ahmet Telli