Dişi Domuz
Hayır, her masal mutlu sonla bitmez; güzel kızlar her defasında yakışıklı prenslerle evlenip sonsuza dek mutlu yaşamazlar. Bazı masallar derinlere gömülmüş dürtülerin ve aşırılıkların cazibesine kapılmış laftan anlamaz ruhları, şehveti, yalanı, açgözlülüğü; bir insanı insanlıktan çıkarabilecek her ne varsa onu anlatır.
Alımlı mı alımlı safdil bir genç kadın, kuytularda gizlenmiş tutkuların, tıkınırcasına yenen yemeklerin, bitimsiz bedensel hazların sınırlarında gezinmeye karar verir, ta ki günün birinde kıvrık kuyruğu, etli yanakları, tüm vücudunu kaplayan kıllarıyla besili bir dişi domuza dönüşene dek... Sömürülmeye göz yumdukça bedeni ve ruhu tahribata uğrayan bu kadının önünde artık iki yol vardır: Bu gidişe bir dur deyip hâlâ varolan kadınlığına, döngülerine ve içgüdülerine mi kulak verecek, yoksa nefesini kesen arzuların peşinde benliğini mi yitirecektir?
Tükenmenin alegorisini kurgulayan Marie Darrieussecq'ten toplumsal cinsiyet rollerine, yozlaşmış kadın erkek ilişkilerine ve genç bir kadının varoluş mücadelesine dair tüm dünyada 40'tan fazla dile çevrilen klasikleşmiş ve çarpıcı bir metamorfoz hikâyesi...
Kadınlar Okulu
Bir Budalanın Yaşamı
Modern Japon öykücülüğünün mihenk taşı Ryūnosuke Akutagawa'nın Japon ve Çin kültür sembollerinin yanı sıra Avrupa sanatından, Rus edebiyatından, antik Yunan mitolojisinden beslendiği, yalın ve yer yer toplumsal taşlamalarla örülü otobiyografik öyküleri Bir Budalanın Yaşamı, dönemin sosyal ve siyasi yapısına yönelik çok sayıda göndermeyle I. Dünya Savaşı ve sonrasını kapsayan Taişo Dönemi Japonya'sının tam teşekküllü bir panoramasını çiziyor.
İnsan doğasının karanlık yönlerine, derin tutkularına, inançlarına ve çelişkilerine odaklanan Akutagawa, "intihar mektubu" niteliği taşıyan "Bir Budalanın Yaşamı" başlıklı öyküsü ve yazarın hayatına son vermeden önce bıraktığı intihar notu başta olmak üzere yaşamının son döneminde kaleme aldığı eserlerden derlenen bu seçkide toplumun buhranlı haleti ruhiyesine de ayna tutuyor.
Kızıl Veba
Yıl 2013... Hızlanan kalp atışları, yükselen ateş ve kasılmalar; kızıla çalan yüzler ve vücutlar... Derken telaşsız bir uyuşukluk ağır ağır vücudu kaplıyor, kalbe ulaştığındaysa her şey için çok geç... Bir felaket, çığrından çıkmış bir salgın, yıkıcı bir pandemi dünya nüfusunun tamamının üzerinde telafisi imkânsız bir hasar bırakıyor. Modern kurumlar birbiri ardına çökerken, teknoloji ve bilim işlevini kaybediyor; renkli, capcanlı yeryüzü bir veba salgınıyla tek renge bürünüyor.
1912 yılında yayınlanan Kızıl Veba, kültürün, uygarlığın, hatta kelimelerin anlamını yitirdiği; vahşetin, ilkelliğin ve orman kanunlarının hüküm sürdüğü bir tuhaf devirde, 2073 yılında, Kızıl Ölüm'den sağ çıkmayı başaran bir adam ve vahşi torunlarının toza dumana bulanmış hikâyesini anlatıyor. Tanklar, tüfekler yerini sapan ve mızraklara bırakırken yerle yeksan olmuş medeniyetin hatıraları tek bir kişinin belleğinde canlılığını korumayı sürdürüyor.
Jack London'dan uygarlıktan ilkelliğe, imkânsızdan bilinmeze doğru yol alarak gerçekleşen bir kehanet, postapokaliptik bir sarmal...
Bir Kadını Görmek
“Aslında bu hikâyenin doğru anlaşılabilmesi için kahramanın ‘bir delikanlı değil de genç bir kız’ olduğunu ‘itiraf etmek’ gerekirdi.”
Nazi sempatizanı ebeveyninin ve yükselen Avrupa faşizminin gölgesinde kelimelerin ardına gizlenen androjen bir beden ve hemcinse duyulan arzu. Kuir edebiyatının kült ismi, anti faşist yazar, gezgin ve fotoğrafçı Annemarie Schwarzenbach'tan iki novella: Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm'üyle karşılaştırılan Bir Kadını Görmek ve Lirik Novella. Aşka, kadın bedenine, güzelliğe fırlatılan kadınca bir bakış.
Adem’den Önceki Yaşam
“Nate’in içinden ansızın ayağa kalkıp Elizabeth’in üzerine atılmak, ellerini onun boynuna kenetleyip sıkmak geliyor. Doyurucu bir hoşnutluk duyuyor bunu düşününce. Annesi boyuna, ‘Erkekler kadın haklarını savunmalı’ der durur. Nate kuramsal açıdan bunu anlayabiliyor. Kadın terziler, fırın işçileri, kadın üniversite öğretmenleri, ırza geçme olayları hakkında birçok şey biliyor. Ne var ki kendisininki gibi somut, elle tutulur olaylarda kadın haklarını savunmaya gerek yok. Bu olayda savunulması gerekenin Elizabeth değil, kendisi olduğu apaçık ortada.”
Damızlık Kızın Öyküsü’nün yazarı Margaret Atwood, 1979 tarihli Âdem’den Önceki Yaşam’da Elizabeth, Nate ve Lesje aracılığıyla “açık ilişki” kavramını sorguluyor. Nefessiz kalınan aile salonlarından, seks oyunlarıyla şenlenmeyen sıkıcı yatak odalarından kurtulmanın yolu açık ilişkiden mi geçiyor? Yoksa açık ilişki oyunun bütün taraflarını, özellikle de kadınları, yalnızlıkla, görünmezlikle, incinmişlikle, tamamlanmamışlıkla baş başa bırakan bir yanılsamadan mı ibaret? Atwood, o ince ironisiyle, ahlak bekçiliğine soyunmadan, kahramanlarının ve okurlarının kulağına bütün zamanların, Âdem’den bu yana bütün hikâyelerin en cevapsız sorusunu fısıldıyor: “Bağlanmadan özgürlük mümkün mü?”
Sona Kalan
Bir polisiye ancak bu kadar zekice olur. Sadece tavsiye değil, okunması şart.
-Lee Child
İki yıl önce ailesi katledildiğinde Teddy Clock ölümden kıl payı kurtulmuştur. Şimdi, on dört yaşında evlatlık verildiği aile de öldürülünce gidecek yeri kalmaz. Dedektif Jane Rizzoli Teddy’yi korumaya karar verip olayı araştırmaya başladığında, rastlantı gibi görünen bu iki olayın bir katilin amansız hedefinin parçası olduğunu keşfeder.
Jane, Teddy’yi, onun gibi ailesini kaybetmiş çocukların eğitim aldığı Evensong yatılı okuluna gönderir. Jane, gözlerden uzakta, korunaklı bu okulda tanıştığı Will Yablonski ve Claire Ward adında iki öğrencinin de çok benzer hikâyeleri olduğunu öğrendiğinde, katilin birden fazla kişinin peşinde olduğunu anlar.
Jane Rizzoli ile Adli Tabip Maura Isles güçlerini birleştirip bu çocukları korumaya çalışırlar. Jane üç çocuğun arasındaki bağlantıyı bulup katili durdurmak zorundadır.
Seni Kaybedemem
Vaveyla 1 – Sönmüş Aldebaran
Kader kan kaybetmeye başladığında, bunun sebebi ölümün yeni bir roman yazmak için kaderin kanını kullanmasıydı. Lavin, hayatının son sayfasında olduğunu hissediyordu. Fakat son sayfanın onu yeni bir romanın başlangıcına götüreceğinden bihaberdi. Kardelen’in, ardında soru işaretleri bırakan ölümüyle, Lavin de Kardelen’in abisi Kartal da bir kumar masasına oturdular. Zaten her şeylerini kaybetmişlerdi, daha fazla kaybedemeyeceklerine emindiler. Aynadaki yansımalarının bile sahte olacağı karanlık bir yola çıktıklarında, savaşacakları canavarlar, onları o aynanın içinde birbirine hapsedecekti.
Zaman, Lavin ve Kartal’ı birbirlerine değil, bir aynaya bakıyormuş gibi hissettirmek için hemen enselerinde, ölümü sırtına atarak onların peşinden giderken, bir yıldız da gökyüzünde onları takip ediyordu.
Her şey bir ölümle başladı.
Ölüm, nefreti takip etti.
Nefret, intikamı körükledi.
Ve aşk, hepsini alaşağı etti…
Medusa
Radyo Popov
Can Borcu
“Sen kontrol etmeye çalıştın her şeyi deli gibi, şöyle olsun, böyle olsun diye. Sen rekabet ettin ondan, bundan, şundan daha iyi olmak ve öne geçmek için. Sen yaptın her hamleyi öbürü arkada ne halde kaldı, bilmek istemeden. Sen nefessiz bıraktın Lara’yı illa şöyle olacaksın, böyle olacaksın diye. Parlatıyorsun zannederken tüylerini, sen tükettin kendini. Kılıfın güzel göründüğünden kendin de inandın masalına. Ama için tükendi, kurudun kızım. Leş kargası da geldi sana dadandı tabii. O, ‘bakın ben ne kadar iyiyim, güzelim, başarılıyım’ kabuğunun altındaki cansızlık onu çekti. Uyan.”
“Bunları yapmayıp ya ne yapacaktım? Bize öğretilenler bunlar değil miydi?”
“İşte, öğretilenler yanlış Lara. İnsan işlemiyor. Hata veriyor. Hep dünya işlemiyor zannediliyor ama işlemeyen insanlık. İşlemeyerek de bu hale geldi. Ne yapacaktım diyorsun. Cevap çok basit: Kendin olacaktın. Lara olacaktın. Bir şey yapmaya çalışmayacaktın. Lara olacaktın!”
“Lara olmak ne ki?”
Lara’nın hikâyesi, yaşamın beklediği seni keşfetmen, yaşayabilmen ve böylelikle Can Borcu’nu ödeyebilmen için bir davettir. Var mısın?
Kanatsız Melekler
Kevin Hakkında Konuşmalıyız
Eva hiçbir zaman anne olmak istememişti, hele ki on altıncı yaş gününden iki gün önce yedi okul arkadaşını, bir kafeterya çalışanını ve kendisiyle arkadaşlık etmeye çalışan öğretmenini öldüren bir çocuğun annesi olmayı hiç. Ve artık Eva’nın evliliği, kariyeri, anneliği ve oğlu Kevin’ın korkunç saldırısıyla yüzleşmesi gerekiyor. Ayrı düştüğü kocası Franklin’e yazdığı mektuplar yoluyla kendi hayatıyla hesaplaşan Eva, başından beri anneliğin gerektirdiği fedakârlıklardan ve mesleğinden uzak kalışından ne kadar rahatsız olduğunu itiraf ediyor, kendi oğluna karşı duyduğu endişe verici hoşnutsuzluğun, Kevin’ı nihilist bir şekilde yoldan çıkardığından endişeleniyor. Peki gerçek suçlu kim? Aile mi, toplum mu, yoksa çocuk mu?
Filmiyle de izleyicilerin büyük beğenisini kazanan, çoktan kült statüsüne erişmiş bu ödüllü kitap, uzun süre hafızalardan çıkmayacak, hikayesi kadar sorduğu sorularla da okurun zihnini meşgul edecek çarpıcı bir roman.
“Son yıllarda okuduğum en sert, en düşündürücü kitap.” Sunday Telegraph
“Kusurlu olmaya dair psikolojik ve felsefi bir yaklaşım ve zekice bir sonuç... Eva öfke, kendine acıma ve pişmanlık arasında gidip gelen bir anlatıcı olarak güvenilirliğini yitirdikçe, cevap arayışı okur için de bir o kadar zor oluyor.” Observer
Niyet Şifası
“Niyet etmenin, niyetini yüksek sesle söylemenin şifalı olduğuna inanıyorum,” dedi. “Çünkü niyet etmek aksiyon almaktır. Namazda, oruçta, abdest alırken hatta bir işe başlarken bile niyet ederiz. Neden? Allah zaten bilmiyor mu niyetimizi? Demek ki niyeti yüksek sesle duyurmanın hayırlı bir enerjisi var. Kime?”
“Önemli niyetlerimizi kendimize duyurmak kadar kendimiz dışındaki insanlardan saklamak da elzem.”
Akıbet, ne yaman bir kelime... Ondan sonra nihayete erer ömür. Ya niyet öyle mi? Dile dökülmese de içinden geçirmeyegör, tüm kapılar zamanı geldiğinde açılıverir tek tek. Beş kitaplık HÂDİN serisinin son kitabında bazen bir rüzgâra takılarak yükselen, bazen hatıraların
kuytusunda dinlenen, bazen de keşkelerin peşinde savrulan insanoğlunun sergüzeştine eşlik etmeye davet ediliyor okur. Şüphesiz her nefis kendi imtihanıyla yoğrulurken kitapta tek tek konuşturulan karakterlerle hemhâl oluyor.
Keşke Tanımasaydım Seni
Sen bana “Üşüdüm,” dedin diye ben kendimi yaktım, biliyor musun? Ama sen bunun değerini bilmedin. Ben evimde seni hayal ettim, çocuklarımızı hayal ettim, dünyanın seninle daha güzel olabileceğini hayal ettim. Ama sen içeri girmeyi reddettin, evimi başıma yıktın ve ben altında kaldım. Ama önemli değil, çünkü ne ev kaldı, ne de enkaz. Ben o enkazdan çıktım. Sen bana sevgisizliği öğrettin. Keşke seni hiç tanımasaydım...
Yanıldım bu hayatta, birçok kez yanıldım. Ama en çok sana yanıldım. Sende yanıldım. Belki dönersin diye düşündüm, olmadı. Bıraktığın yerde öylece duruyorum, ne bir adım ileri gittim, ne geri. Yapbozun kayıp parçaları olur ya, bir tanesi kaybolur. Asla tamamlanamaz. O kayıp parça sen değilsin, benim. Sen geri kalanısın. Ve sen yoksun. Ben yapbozun o tek parçası olarak geçiriyorum hayatımı. Ve galiba birisinin beni bulmasını istiyorum, birisi çıksa da bulsa beni, diyorum. Bu dünyada belki birçok insana sevgiyi anlattım, bir tek sana anlatamadım. Ben ol ki anla!
Kendi değerini anladığın zaman anlayacaksın ne demek istediğimi. Gün gelecek, herkese “Keşke tanımasaydım sizi,” diyeceksin. Ben diyor muyum? Dedim. Ve demesi bir ömür sürdü.
Ateşli Silahlar Ve Bilardo
Necip, birinin “bey”i olmak istiyordu. Babası Peyami Bey de “bey” statüsünde bir adam sayılmazdı mesela. İşlemediği bir suçtan dolayı sadece gururu yüzünden sekiz sene hapis yatmış bir adam kimin “bey”i olabilirdi ki. “Bey” dediğin dışarıda olurdu bir kere. Özgür bir kısrak gibi, tunç bilekli bir efe gibi hayatın içerisinde, her güzel şeyin köşesinde olurdu.
Necip hâlâ telefonunun ekranına bakıyor ama ekranı görmüyordu. Kalbi çok hızlı çarpıyordu nedense. “Havadan…” diye düşündü. Mevsim sürekli değişiyordu. Üç ay, mevsimler için çok kısa bir süreydi. İşte kimseye şikâyet edemeyeceği bir problem daha. Yatağında doğruldu. “Keşke geri yatabilsem,” diye düşündü. O da paraylaydı.
Necip istediği zaman yatıp kalkabilmek, istediği yerde yatıp kalkabilmek, Necip kendi kendisinin efendisi olmak istiyordu. Yazın başka, kışın başka parfüm sıkmak, sıra sıra gömleklerin dizili olduğu bir gardroba sahip olmak, “Necip Bey” olmak istiyordu…
Gölgede kalan küçük kardeşler, egosantrik ebeveynler, pahalı saatler, inip çıkan dijital göstergeler, süper yatlar, single maltlar, damacana ve anksiyete... Modern Robin Hood’lara yer var mı bu hayatta?
Bir moto-kuryenin Sultangazi’nin dar sokaklarından kripto para dünyasına uzanan yolculuğu, bir yandan maddi çıkmazlarla dolu hayatın gerçeklerini gözler önüne sererken diğer yandan varoluşsal kaygıların absürd komedisine dönüşüyor: Can Bonomo, modern dünyanın başarı takıntısı, sınıf atlama çabası ve köşeyi dönme hayallerini ruh ve sinir hastalıklarıyla harmanladığı ilk romanı Ateşli Silahlar ve Bilardo’yla karşınızda...
Ölüyü Kıpırdatan Şey
Hugo, Locus ve Nebula ödüllü yazar T. Kingfisher'dan Edgar Allan Poe'nun Usher Evi'nin Çöküşü adlı kitabının sürükleyici ve atmosferik bir yeniden yazımı…
Emekli bir asker olan Alex Easton, çocukluk arkadaşı Madeline Usher'ın ölmekte olduğu haberini alınca, soluğu, Usherların, Ruritanya'nın ücra kırsalındaki atalarından kalma evlerinde alır.
Burada mantarlar ve ruhları ele geçirilmiş vahşi hayvanlarla dolu, karanlık ve titreşen bir gölün çevrelediği bir kâbusla karşı karşıya kalır. Madeline bir uyurgezerdir ve geceleri garip sesler çıkararak konuşmaktadır; kardeşi Roderick ise gizemli bir sinir hastalığının pençesindedir.
Alex, kendine son derece güvenen bir İngiliz mikolog ve şaşkın bir Amerikalı doktorun yardımıyla Usher Evi'nin sırrını, herkesi tüketip yok etmeden önce çözmek zorundadır.
***
“Ölüyü Kıpırdatan Şey'de klasik bir korku romanında olması gereken her şey var. T. Kingfisher keskin bir zekâ ve büyüleyici bir dille, tüylerinizi diken diken edecek bir hikâye anlatıyor. Poe okusa bundan gurur duyardı!”-Brom
“Kibar gülümsemelerin ve nazik konuşmaların ardında bazen neler yaşanabileceğine dair derinlikli ama bir o kadar tedirgin edici bir kitap.”
- Cassandra Khaw
“T. Kingfisher, Poe'nun en ünlü öyküsünün kalbine iniyor ve içinde yepyeni bir mitoloji buluyor. Büyüleyici, gotik bir üslupla yazılmış Ölüyü Kıpırdatan Şey insanı hem ürpertiyor hem de eğlendiriyor. Bu kitabı okumak safi bir keyif."
- Andy Davidson
“T. Kingfisher, edebi korku türünün yükselen yıldızı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor, üstelik yakın zamanda sıradan dünyamızın çekim alanına geri dönmeyi planladığına dair hiçbir işaret de yok… Ölüyü Kıpırdatan Şey mutlaka okunmalı, nokta."-Jordan Shiveley
“Gotik bir zevk!”
- Lucy A. Snyder, Sister
“T. Kingfisher'ın bu kitabındaki damıtılmış dehşet daha ilk cümleden itibaren okurun sinir sistemine sızıyor ve kendini kontrol etme duygusunu hızla ele geçiriyor. Bu romanın baş belası çekiciliğine karşı koyamadım ve bir oturuşta bitirmek zorunda kaldım... ya da belki de o beni bitirdi. Şimdi derime nüfuz etmiş halde ve artık hiçbir şeyin dokunuşuna güvenemiyorum.” -Clay McLeod Chapman
Kenet
Kırklı yaşlarına adım atan Haşmet, miras kalan pansiyonu devralmak için sevgilisi Özgür ile geçmişin izlerini sürmek üzere kasabasına döner. Ancak bu yolculuk, yalnızca bir mülk devri değil, geçmişin yeniden yüzeye çıkışıdır. Gassal olan dayısı Bahattin’in, ölüleri yıkarken ailelerden aldığı notlarla oluşturduğu tuhaf dünya, Haşmet’in kayıplar, zorbalık ve unutamadığı aşkıyla yüzleşmesine neden olur.
Roman, intihar, cinayet ve vicdan azabı etrafında dönerken, geçmişin yankıları günümüzdeki derin yaraları açığa çıkarıyor. Kenet, yaşamın ve ölümün iç içe geçtiği bir yolculuğa davet ediyor; okuyucuyu, kayıpların gölgesinde sorgulayıcı bir deneyime sürüklüyor.
Ayrılış
“Tanıyordu Ay onları. Batuhan ile Baturgan’dı isimleri. Biliyordu. Kendine benzetiyordu bazı bazı. Bilhassa yarımay olduğu zamanlarda onun bir tarafı ışıkta, bir tarafı karanlıkta kalan hali gibilerdi.”
Ayrılığı imkânsız bir ayrılışın hikâyesi bu... daha önce hiç yazılmayan... Yaralı bir masal bu… daha önce hiç anlatılmayan… Eski İstanbul’da, mezarlığa bakan bahtsız bir köşk. Ve on yedisinde iki kardeş; yan yana yaşayan ama apayrı dünyalara savrulan. Aslında akla hayale gelebilecek tüm zıtların kardeşliği bu roman; barışın ve savaşın, nefretin ve merhametin, uğurun ve lanetin, dostluğun ve düşmanlığın.
Gözümden Deliler Taştı ile başlayan edebiyat yolculuğunda Çağan Irmak ilk romanıyla kelimelerin çalkantılı sularında daha da derinlere iniyor, karanlıklarda yolumuzu bulmamız için bize kör edici bir ışık yakıyor.
“Beyaz perdede yarattığı şahsına münhasır dünyalarla tanıdığımız Çağan Irmak, bu defa edebiyat karasularında, sözcüklerin tılsımıyla anlatıyor hikâyesini. Bir yandan tebessüm ettirirken bir yandan da iç sızlatan bu ilk romanla, belki de en lüzum duyduğumuz zamanda,
en lüzum duyduğumuz hayali fısıldıyor kulağımıza: yan yanalık. Büyük kopuşların, yırtılışların, aldanışların, ayrılışların, pişmanlıkların gölgesinde de olsa, her şeye rağmen ve hatta inadına, daima yan yanalık…”
Nermin Yıldırım
Mümkünse Sadece Seninle
“Herhangi bir evrende herhangi bir zamanda sana ne zaman rastlarsam rastlayayım yeniden seveceğim. Bir an bile düşünmeden…”
İnsan kendini bir hikâyenin içinde bulduğunda ve mutlu olduğunda zamanı durdurmak ister ve herkesin zamanı durdurmak istediği bir an vardır.
“Tam da şu an zamanı durdurmak isterdim. Hep yanımda olman için. Burası benim zamanı durdurmak istediğim yer. Sırf bu yüzden sen yanımdayken bile hep eksik kalacağım.”
Her Kimsen – Son Set Ciltli
Sayın sen, artık beni tanıyorsun.
Ben Deva. Bildiğin üzere soyadının hakkını veren çetin bir kadınım. Erkek kılığına girerek başladığım bu yolculukta düştüm, kalktım ve âşık oldum. Zaten erkek gibi büyüdüm, sorun olmaz, gerçekler ortaya çıkmaz sandım ama hayat bana işlerin o kadar da kolay olmadığını gösterdi. Eğer Her Kimsen diyerek biten bu yolculuğun nereye gittiğini merak ediyorsan doğru yerdesin. Bu sefer hikâyenin sonunu seninle beraber getireceğiz. Erkek kılığına girmek mi daha zordur yoksa bunun ortaya çıkması mı, işte orasını birlikte göreceğiz. Ama bir kere daha söylemeden edemeyeceğim, yol çok engebeli. Sen kemerini takmayı yine ihmal etme. Bu sefer hem agresif hem de gerçeklerle yüzleşince ne yapacağını bilemeyen telaşlı bir şoförüm.
Ve evet… Hazırsan devam edelim mi?
Maça Kızı 8 – 4. Kitap
“Kimdim ben, hiç olmaktan başka?”
“Gözleri gözlerimle sevişiyordu ve bu sevişmeden nice kırgınlıklar, küskünlükler, dargınlıklar doğuyordu. Doğan her bir duyguyu sevmeye çalışıyordum belki de, ondan ve benden bir parça diye. Gözlerine bakmamı söylüyordu, zamanın birinde. Sadece gözlerine bakmamı. Eğer gözlerine bakarsam anlayacağımı. Ya da korkmayacağımı. Ne söylüyordu zamanın birinde, belki de hatırlamıyordum. Gözlerine bakmam gerektiğini biliyordum sadece. Bunu o söylemese de biliyordum. Çünkü benim için onun gözlerine bakmak, bir balığın yüzmesi kadar içgüdüsel bir eylemdi. Bir balıktım ben, onun okyanus karası gözlerinin hasretiyle, cehennem ateşinde yanan. Geride kalan zaman diliminin saniyeler mi yoksa dakikalar mı olduğunu bilmesem de okyanusa bir kez daha düşmek için tek bir saniyenin yeteceğini anlamıştım. Alev alev yanan gözleri, tüm bedenimi cayır cayır yakıyordu ve ben serinlemek için ona muhtaç hissediyordum. Bundan nefret ediyordum.”
Maça Kızı 8 – 4. Kitap Ciltli
“Kimdim ben, hiç olmaktan başka?”
“Gözleri gözlerimle sevişiyordu ve bu sevişmeden nice kırgınlıklar, küskünlükler, dargınlıklar doğuyordu. Doğan her bir duyguyu sevmeye çalışıyordum belki de, ondan ve benden bir parça diye. Gözlerine bakmamı söylüyordu, zamanın birinde. Sadece gözlerine bakmamı. Eğer gözlerine bakarsam anlayacağımı. Ya da korkmayacağımı. Ne söylüyordu zamanın birinde, belki de hatırlamıyordum. Gözlerine bakmam gerektiğini biliyordum sadece. Bunu o söylemese de biliyordum. Çünkü benim için onun gözlerine bakmak, bir balığın yüzmesi kadar içgüdüsel bir eylemdi. Bir balıktım ben, onun okyanus karası gözlerinin hasretiyle, cehennem ateşinde yanan. Geride kalan zaman diliminin saniyeler mi yoksa dakikalar mı olduğunu bilmesem de okyanusa bir kez daha düşmek için tek bir saniyenin yeteceğini anlamıştım. Alev alev yanan gözleri, tüm bedenimi cayır cayır yakıyordu ve ben serinlemek için ona muhtaç hissediyordum. Bundan nefret ediyordum.”
Karanlık Masal
Cesaretin varsa bu yolculukta bize katıl.
Büyülü soygunlar ve ölümcül sırlarla dolu bu yolculuğa siz de katılın… Tabii cesaretiniz varsa. Kalbinizi durduracak bu fantastik hikâye, tam da Kargalar Meclisi hayranlarına göre.
Evie Wilder, hayatının büyük bir kısmını görmezden gelinerek geçirmiş bir yetimdir. Bu durum, kendini dramatik bir soygunun içinde bulduğunda ve Karanlık Masal adlı soygun çetesinin dikkatini çektiğinde değişecektir. Evie, görünmez olabiliyordur. Bu da onu, gizemli ve esrarengiz eserler çalan ve sihirli güçleri olan efsanevi Karanlık Masal ekibinin değerli bir üyesi hâline getirecektir.
Evie, bu ekibin cazibesine karşı koyamaz ve kendi sırlarına rağmen onları ailesi gibi benimser. Ancak Karanlık Masal’ın geçmişinde Evie’nin hayal edebileceğinden çok daha fazla sır vardır. Bu sırlar, Evie’nin trajik geçmişini çözecek cevaplarla doludur.
Hiç kimse göründüğü gibi değildir ve Karanlık Masal’ın sırlarını ortaya çıkarmanın bedeli ölümcül olabilir.
Operatöre Bağlanıyorsunuz 3 – Ufukta Aşk Var Ciltli
YENİ MACERALAR, YENİ YOLCULUKLARLA BAŞLAR.
Serce Sevinç bir sabah annesinin düğününe doğru yola çıktığında başına gelecek tüm bahtsızlıklardan habersizdir. Bir zamanların en hızlı çapkını Ceyhun'u öyle bir hizaya getirmiştir ki biricik sevdiceği de annesinin köyüne erkenden varmış, Serce’yi beklemektedir.
Peki sonra ne mi olur?
Ayrılmaz ikili belaya bulaşmadan nasıl durur? Avni ve Ufuk ikilisi, köye giden otobüste birtakım saçmalıklara bulaşırlar! Avni otobüs molasında dinlenme tesisinde unutulur, Ufuk ise kendini hayranı olduğu Grup Zıbar'ın şarkıcısını kaçırırken bulur!
Üstelik artık peşlerinde günlük belalarının yanı sıra büyük bir mafya aşireti de vardır. Sırma ve Ufuk'un imkânsızlıklarla örülü doludizgin dünyası, Serce ve Ceyhun'un kahkahaya boğan şakaları, Avni'nin bayılmaları ve...
Bir dakika! Onları kim unutur?
Nüfusları artan kedilerin diyarı: Paris, Miyavsu, İskender ve İntikam.
Haseki ve Haydut'un kendileri kadar karakteristik doğan belalı yavruları!
OPERATÖRE BAĞLANIYORSUNUZ SERİSİNİN YENI KİTABI UFUKTA AŞK VAR, SİZE BOLCA NEŞE KATACAK NEFİS BİR KOMEDİ SUNUYOR.
Mengene Göçmenleri
Nermin Bezmen, tarihin eski sayfalarında kalmış, artık yaşamayan insanların, artık var olmayan mekanların, gerçek öyküsünü anlatıyor.
Mahmutpaşa'nın, Çiftesaraylar Caddesi'nde bir göçmen mahallesi. Bizanslılardan kalma surların çevirdiği altmış hanelik küçük bir dünya. Kafkas, Kırım göçmenlerinin dünyası. Mahmutpaşa'nın ortasında bir küçük Kafkasya, bir küçük Kırım. Adı; Mengene Bölgesi. Ve 1892'nin Silistre'sinde parçalanan bir ailenin bu küçük dünyaya sığınan bireyleri.
Gönülsüz göçlerin cefakârlık, fedakârlık ve ardı kesilmeyen savaşlarla yoğrulan dramında doğan, büyüyen çocuklar. Çocukluklarını bilemeden gençliğe, gençliklerini tadamadan ihtiyarların yorgunluğuna erişen nesiller. Yasak, ayıp ve günah kavramlarının gölgesinde yaşanan masum aşklar, kalp kırıklıkları, zamanın kıskançlığında kurulan hayaller ve ilişkiler.
Bugün yerinde yeller esen Mengene'den geriye fazla bir şeyler kalmadı gibi. Ama anılar hep taze. Aynen, Mengene içinde doğan Mürvet'in anıları gibi. Kurt Seyit'in Murka'sı olduğu günlerinin anıları kadar taze...
Yazar Hakkında:
Minyatür ustası, özgün baskı sanatçısı, restoratör ve yazar Nermin Bezmen,
uzun zaman sanayi dünyasında yönetici asistanlığı, pazarlama-satın alma
görevlerini yaptıktan sonra atölyesinde yetişkinlere ve çocuklara 27 yıl
resim dersi verdi. Yoga eğitmenliği, TRT’de canlı yayın sunuculuğu, çeşitli dergilerde köşe yazarlığı, dizi röportajlar, halkla ilişkiler ve panel-organizasyon yönetimi de yapan Nermin Bezmen roman yazmaya 1991 yılında başladı. Daha çok uzun süren araştırmalardan sonra yazdığı tarihi romanlarıyla tanınan Nermin Bezmen, roman ve öykülerindeki karakter analizleri, gerçekçi anlatımı ve ustalıklı kurgusuyla kısa sürede azımsanmayacak bir hayran kitlesi edindi; kitapları aylarca çoksatanlar listelerinde kaldı.
Gece Yarısı Tüm Aşıklar
“Şiddetli bir rüzgâr esti. Kendimizi adını bilmediğim kocaman bir ağacın altında dikilip sayısız yaprağın eşzamanlı titremesini izlerken bulduk. Yakınlarda bir karga ötüyordu ve gecenin siluetleri iyice belirginleşmişti. Gecenin gölgelerinde sadece ikimiz vardık.”
Fuyuko Irie, Tokyo’da yalnız yaşayan, otuzlarında bir redaktördür. Dışarıdan çalıştığı yayınevindeki meslektaşı Hijiri’den başka pek kimseyle teması yoktur. Yalnız ve tekdüze yaşamını hareketlendirmek üzere gittiği kültür merkezinde Mitsutsuka adlı bir adamla tanışır. İkisi her hafta buluşup sohbet etmeye başlarlar. Fuyuko’nun duyguları derinleştikçe, etrafına ördüğü duvarları yıkmaya doğru adım adım ilerler.
Mieko Kawakami kadınların farklı seçimlerini ve bu seçimlerin sonuçlarıyla baş etme biçimlerini incelikli ve ustaca bir dille anlatıyor. Gece Yarısı Tüm Âşıklar kendin olmaya, aşka ve melankoliye dair muhteşem bir roman.
Diğerleri
“Kötü olan insanlardı çünkü bahar kimseyi öldürmezdi, şehir kimseye kıymazdı, gençlik
can almazdı. Ne bela varsa insandandı.”
Diğerleri, 70’lerin Türkiye’sinde bir mahallenin, eski bir konağın ve burada kesişen hayatların romanı. Öbürküler’den tanıdığımız Sacide ve arkadaşı Cahide’nin hikâyesi, geçmişin gölgelerinde kaybolmuş Hayganuş ve Artin Boğosyan’ın dünyasıyla birleşiyor, “diğerleri”nin şaşırtıcı varlığıyla şekilleniyor. Pansiyoncu olarak geldikleri evde üniversite öğrencisi gençler Artin Bey’in dünya dışı âlemlere açılan kapılarıyla karşılaşıyor.
Mahir Ünsal Eriş, detaylara olan titizliği ve duygu yüklü anlatımıyla okurlarını taşra ile metropol arasında sıkışmış hayatların içine çekiyor. Büyük hayallerle dolu devrimci gençler, konakta saklanan sırlar ve her köşesinden insan olmanın derin karmaşıklığı sızan bu roman, hem kahkahalar attırıyor hem de yüreğinizi burkuyor.
Her bir karakterin bir parçasını taşıdığı Diğerleri, insan olmanın karmaşık güzelliklerini ve zorluklarını hatırlatıyor, geçmişin gölgeleriyle bugünün umutlarını buluşturuyor ve her satırında okurunu derinden etkiliyor. Öbürküler ile başlayan macera Diğerleri ile yepyeni bir manzaraya açılıyor.
Öbürükler
“Kökünden sökülmüş bir ağaca benzetti halini kendi kendine. Toprağından kopmanın mahzun serinliğini duydu o gece, yer döşeğinde.”
Fahrettin Bey’in tayiniyle başlayan yolculuk, bizi Anadolu’nun taşrasından alıp metropolün karmaşasına, bir otobüs yolculuğundan bir tren manzarasına taşıyor. Fahrettin Bey ve ailesi, büyük hayallerle çıktıkları bu göçte yalnızca yeni bir hayatla değil, İstanbul’da doğaötesi olaylarla ve köşkün karanlıkta kalan yüzleriyle de karşılaşıyor. Köşkün kuytularında fısıldayan sesler, gecenin bir yarısı uykuları kaçıran ayak sesleri ve hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkan öbürküler…
Mahir Ünsal Eriş, geçmişle gelecek arasında gidip gelen bir anlatıyla, 60’ların Türkiye’sine ayna tutuyor. Basit bir taşınma hikâyesi, zamanla büyüyerek geçmişin ağırlığını ve kayıpların hüznünü hatırlatan bir deneyime dönüşüyor. Gerilim ve nostalji dolu bu roman, hem taşradan büyük şehre göçen insanların öyküsünü hem de tarihin silinip giden öbür yüzlerini, halının altına, kapının arkasına süpürülen acıklı göç hikayelerini konu alıyor.
“Bizim millet unutmaya meraklıdır. Dünya ikiye yarılsa üç gün sonra dünyada olduğunu hatırlamaz.”
Dünya Bu Kadar
Bu dünya, geçmişin anıları ve geleceğin belirsizliğiyle şekillenirken, her insan kendi
hikâyesini yazmaya çalışıyor…
Dünya Bu Kadar, küçük bir “ikindi kahvaltısı”nın etrafında şekillenen nesillerin, olayların ve duyguların iç içe geçtiği bir hikâye. Güneş’in hikâyesiyle başlayan olaylar bizi Kore Savaşı’nın tozlu yollarına, Mükerrem Hanım’ın dantellerle bezeli dünyasına, ansiklopedilerin tozlu sayfaları arasında kaybolmuş Korhan’la Fevziye’nin hayatlarına ve daha nicelerine taşıyor.
Dantel motifleri gibi işlenmiş bu hikâyelerde, gündelik hayatın sıradan gibi görünen detaylarıyla yüzleşecek, kendinizi bazen bir sofrada, bazen de kalabalıklar içinde yalnız hissedeceksiniz.
Dünya, gerçekten bu kadar mı? Yoksa daha fazlasını görebilmek için başka bir yerden mi bakmamız gerekiyor?