Acaip – Can Yayınları
Çünkü senin her şeyin bulaşıcıdır Güzin. Sen gülersen bakkal güler, taksici güler, elinde tavşan balonuyla yanından geçen çocuk güler, dilenci kadın güler, otobüsün camından yarı ölü yorgun yüzüyle dışarıyı izleyen dede güler, su güler, hava güler, kar güler, şehir güler, sokak güler. Sen üzüldün mü güneş bile çıkmaz. Yağmur yağar üç gün üst üste. Bulutlar bırakmaz güneşi kendini göstersin. Sen acıktın mı aşevlerinin önü, lokantaların kapısı, köftecilerin arabaları kuyruk olur. Sen şaşırırsan Güneş tutulur, Ay tutulur, gökte milyarlarca yıldır dönenen onca cismin aklı karışır. Sen seversen senin sevgin tüm dünyaya yeter. Tüm dünyadan aynaya tutulmuş ışık gibi sana geri döner.
Uzun yıllardır okumaya hasret kaldığımız türde sıcak bir aşk hikâyesi, dünyanın farklı coğrafyalarından gelmiş, birbirinden garip insanların esrarengiz hikâyeleriyle buluşuyor. Karanlık denizler, ürkütücü maceralar, mitolojik figürler, korkunç mahluklar… Hepsi birbirinden “acaip” bu hikâyeler, Ankara’nın en karanlık tarafında kalan karanlık olaylara karışıyor, içinde ne işler çevrildiğini anlayamadığımız bir çeviri bürosunda Samim ile Güzin’in sonsuz aşkına çevre oluyor.
Mahir Ünsal Eriş, serinin ilk kitabı Gaip’te araladığı sır perdesinin ardından Acaip’le ilerliyor.
Acayip Bir Bakan
Bayan Charlotte, arkadaşları Leo ve Marie’ye kavuşmak u¨zere yola koyulur. Tren istasyonunun bilet gişesine heyecanla koşarken kendi valizi yerine yanlışlıkla Başbakan’ınkini alınca planları tepetaklak olur. Çocukların eğitimiyle ilgili yeni politikasını açıklayacak olan Başbakan’ın valizi önemli belgelerle doludur.
Bayan Charlotte, kendisine bakanlıkta bir görev teklif edileceğinin hayaliyle, Başbakan’ı bulup valizini teslim etmek u¨zere harekete geçer.
Yol boyunca başından macera hiç eksik olmayan Bayan Charlotte, Başbakan’ın yerine sıra dışı bir konuşma yapınca hem medyanın hem de gizli servisin dikkatini çeker. Her yerde aranan Bayan Charlotte’un şu sıkıcı yeni eğitim politikasıyla ilgili de yorumları olacaktır.
“Yeni Öğretmen” ve “Gizemli Ku¨tu¨phaneci”yle çok sevilen Bayan Charlotte’un Maceraları dizisi hız kesmeden devam ediyor!
Acemi Yolcu
Kapıya gelen yolculara bak. hepsi de birbirine dayanıp yoldaş olmuş, gelmişler!
Her zerreye ayrı bir kapı var; şu halde her zerreden ona başka bir yol var!
Sen ne bilirsin hangi yola gideceğini: hangi yolla o kapıya varıp ulaşacağını?
Onu apaçık ararsan işte o zaman gizlenir. gizliliklerde ararsan açığa çıkar!
Açıkta aradığın zaman gizlidir, gizlide aradığın zaman meydanda!
Onu, onunla tanı, kendinle değil. Yol, ondan başlar, ona gider: akıldan başlamaz!
Feridüddin Attar
Acı Kahve
Ünlü bir fizikçi olan Sir Claude Avory savunma sanayi alanında çok önemli bir formül üretir. Ancak aile fertlerinin bu formülü çalacağından şüphe etmektedir. Duruma açıklık getirmesi için ünlü dedektif Hercule Poirot'yu malikanesine davet eder.
Bu arada Sir Avory tüm aile fertlerini de çağırmıştır. Yemek sonrası kütüphanede bir yandan kahvesini yudumlarken bir yandan da onlarla sohbet edecektir. Çünkü formülün akrabaları tarafından çalındığını anlamıştır. Uşağına gizlice kapıyı kilitlemesini emreder, misafirlerine de ışıkların kısa bir süreliğine kapatılacağını ve formülü çalan kişinin kâğıdı sehpanın üzerine koymasını söyler.
Ancak ışıklar yandığında misafirler kendilerini hiç de beklemedikleri bir manzaranın içinde bulurlar; ortada boş bir zarf ve bir ceset vardır.
Poirot malikaneye ulaştığında Sir Avory'nin cansız bedeniyle karşılaşır.
Şimdi her şey ünlü dedektifin keskin zekâsına, müthiş dikkatine ve eşsiz gözlemine kalmıştır...
"Poirot... tıpkı sade bir kahve gibi canlandırıp ilham veriyor. Acı Kahve, Christie hikâyelerine yapılmış hoş bir katkı."
- Publishers Weekly
Acı Tütün (Tütün Zamanı 3)
... "Kalın yerinizde! Üstüme varmayın!" Gelenler durdu. Yusuf’un bir kibrit çaktığını gördüler. Önündeki ilk balyaya tuttu kibriti. Bir kibrit daha, onun yanındaki balyaya. Kuru tütünler önce bir duman salmıştı. Sonra bir alev topu yükselivermişti alanın ortasında... Arabasına bindiğini gördüler Yusuf’un. Bir elinde dizginler, ayakta dimdikti. Kamçıyı tuttuğu öbür elini kaldırıp uzaklaştı. Tekel’e doğru: "Dumanını alırsınız dedim, alın, sizin olsun!"
Acı Yoruldu
“Acılar birbiriyle yarıştırılamaz, fakat bu ülke 6 Şubat 2023’te bütün tarihinin en büyük acılarından birini, belki en büyüğünü yaşadı. Serhan Asker bu acılara tanık oldu. Dahası, onları teninde yaşadı. Elinizdeki kitap acıya tanıklığın, onu teninde yaşamanın benzersiz ürünüdür. Tıpkı bir savaş güncesi gibi. Doğanın acımasızlığına karşı insanca duruşun, direnişin güncesi.”
–Ataol Behramoğlu
"Acıların değil bir yüzleşmenin kitabı bu. Korkunç yıkımlarla, travmalarla, kayıplarla karşı karşıya gelen insanların çaresizliğinin, direncinin, yaşamı yeniden öğrenmeye çalışmanın kitabı.
Geçip giden bir afeti değil, her an, her dakika yeniden kapımızı çalabilecek bir tehdidi anlatmış Serhan Asker. Hem de felaketin tam kalbinden, hem de üzüntüyü iliklerinde hissederek, hem de o derin yası depremzedelerle birlikte yaşayarak. O nedenle hep aklımızda tutmamız, hep hazırlıklı olmamız gerektiğini anlatan bir kitap bu. Yani tam da ihtiyacımız olan bir kitap..."
–Ahmet Ümit
“Acı yoruldu diyor Serhan Asker; acının sürüp gittiğinin bir ifadesidir bu. 6 Şubat depremiyle içimizde kopan çığlığın, hafızamızın duvarlarındaki yankısı diye de okunabilir. Büyük felaketler karşısında dil kekemeleşse yahut acı bir çığlığa dönse de yazı zaman içinde bir yüzleşme olanağı sağlıyor. “
–Ahmet Telli
Açık Mektup
Turgut Özakman'ın yarım kalan mektubu
Açık Mektup, son gününe kadar yazmaya, araştırmaya, üretmeye devam eden değerli yazarımız Turgut Özakman'ın, Cumhuriyetimizin 90. yıldönümü dolayısıyla kaleme aldığı ve çok önemsediği, üzerinde titizlikle çalıştığı kitaplardan biriydi.
Ne yazık ki bitiremedi.
Cumhuriyetimizin 90. yılında “bir durum değerlendirmesi yapmak” gereğini duyarak, “bir aile büyüğü içtenliği ve açıksözlülüğü ile” kaleme aldığı bu kitap, herkese, hepimize yazılmıştır. “Bütün Ak Partililer, CHP'liler, MHP'liler, BDP'liler, Meclis dışı bütün partilerin, siyasi grupların taraftarları, medya mensupları, bürokratlar, üniversiteler, baro, sendika ve oda üyeleri, aydınlar, bilim ve sanat çevreleri, iş adamları, esnaflar, çiftçiler, STK üyeleri, ev hanımları, tutuklular, mahkûmlar, Ağrılı Zeyno Teyzeye kadar, kadın erkek, genç yaşlı, şehirli köylü, herkes” bu mektup-kitabın muhatabıdır.
Açık Yaralar Ve Dikiş İzleri
“Hiç kimse özgür değildir. Herkes kendi zihninin esiridir.”
Daha karanlık, belki biraz da mavi; ama asla yeteri kadar aydınlık değil. Siyah Kuğu serisiyle karanlıkta kalmış kapılardan birini aralayan Beyza Aksoy, Açık Yaralar ve Dikiş İzleri ile çok daha fazlasının anahtarlarını elinde tutuyor.
Önce hayaller ölür. Ve unutmayın, karanlığın içindekileri bir kez gördüğünüzde bir daha asla eskisi gibi olamazsınız.
“Pencereleri kapatsan da dışarıdaki kötülüğün içeriye sızacak bir yol bulduğunu biliyorum ama yine de ışıkları söndürüp onlarla körebe oynayabilirsin,” diye mırıldandım. “Direksiyon başında sinirlendiğinde hızı artırabilirsin, dışarıda koşmaya başlayabilirsin ama öfkeni sindirmeyi öğrenmezsen kafanın içindeki o bir metrekarelik alanda felç geçirirsin.” Çantamı çıkardım ve kucağıma aldım.
“Bir de...” Paketten bir tane çıkardım. “Yaralarını kapatmak yerine açıkta bırakırsan insanların ellerine kolayca mikrop kapmanı sağlayacak yegâne silahı vermiş olursun. Zehirli iğneyi. İğne asla zehre batırılmamıştır, onu tutan insanlar zehirlidirler.” Çantamın fermuarını kapattım. “Sonra dikiş izi kalır. O iz geçmiyor.”
Acılara Tutunmak – Modern Türk Edebiyatı Klasikleri 41
Acıların Hükümdarı
Wisteria Diyarı, İmparatoriçe Irithel Asano ve İmparator Drystan Asano tarafından barış içinde yönetiliyordur ancak ortaya çıkan bir kâhin tüm diyarın huzurunu bozmaya kararlıdır. İmparatorluk ise kâhinin ortaya çıktığı Ocreya Krallığı’nı yakından izlemeye başlar.
Ocreya Krallığı, Vaseva ailesi tarafından yönetiliyordur. Krallığın vârislerinden biri olan Euria Vaseva, annesini ve küçük kız kardeşini kaybettikten sonra onların intikamını almak üzere yıllar boyunca en usta dövüşçüler tarafından eğitilmiş, kendini bir suikastçı haline getirerek on sekiz yaşında Ocreya Krallığı’nın
en ünlü suikastçısı olan Gümüş Firari kimliğine bürünmüştür.
Hedefine çok yaklaştığı sırada babası Kral Halrod, Gümüş Firari denen suikastçının yakalanmasını emredince Euria kendini intikamı ile tahtı arasında son derece zor bir durumun ortasında bulur. Bir seçim yapması şarttır. Ya suikastçı kimliğini terk edip tahta geçecektir ya da intikam peşinde koşarken tacından olacaktır.
Acıların Hükümdarı Ciltli
Wisteria Diyarı, İmparatoriçe Irithel Asano ve İmparator Drystan Asano tarafından barış içinde yönetiliyordur ancak ortaya çıkan bir kâhin tüm diyarın huzurunu bozmaya kararlıdır. İmparatorluk ise kâhinin ortaya çıktığı Ocreya Krallığı’nı yakından izlemeye başlar.
Ocreya Krallığı, Vaseva ailesi tarafından yönetiliyordur. Krallığın vârislerinden biri olan Euria Vaseva, annesini ve küçük kız kardeşini kaybettikten sonra onların intikamını almak üzere yıllar boyunca en usta dövüşçüler tarafından eğitilmiş, kendini bir suikastçı haline getirerek on sekiz yaşında Ocreya Krallığı’nın
en ünlü suikastçısı olan Gümüş Firari kimliğine bürünmüştür.
Hedefine çok yaklaştığı sırada babası Kral Halrod, Gümüş Firari denen suikastçının yakalanmasını emredince Euria kendini intikamı ile tahtı arasında son derece zor bir durumun ortasında bulur. Bir seçim yapması şarttır. Ya suikastçı kimliğini terk edip tahta geçecektir ya da intikam peşinde koşarken tacından olacaktır.
Açılın Ben Öğretmenim
Ögˆrencilerin ayaklarının geri geri gittigˆi okullarda iyi dersler is¸lemenin yolunun strateji, teknik, yöntem, ipuçları bilmekten geçtigˆini yıllar içinde deneyimleyerek ögˆrendim. Ögˆrenmek kadar ögˆrendiklerini paylas¸manın da degˆerli oldugˆuna inanıyorum. Bu kitap, ögˆretmenlik, yöneticilik günlerimden ve egˆitimcinin egˆitimini yaptıgˆım yıllar içinde cebimde biriktirdiklerimden olus¸uyor. Kitabı okurken kendinizi içinde bulacagˆınız bas¸lıkların hiçbiri reçete ya da can simidi degˆil, bunu s¸imdiden söyleyebilirim. Okuyacaklarınız sadece bir egˆitimcinin deneyim kırıntıları.
Acımak
Açlık
O sıralar Kristiania’da, gelip geçende izler bırakan bu ilginç kentte, başıboş dolanıyor ve açlık çekiyordum...
Adı yahut geçmişi olmayan, içler acısı bir odada yaşayan, geçimini sağlamak için gazetelere yazılar yazan genç ve idealist bir adam, arta kalan zamanında başkenti adımlamakta ve çoğunlukla açlık çekmektedir. Haysiyetini belki de hayatın kendisinden çok önemseyen ve her şeyin bir şekilde yoluna gireceğine inanan bu adam çok geçmeden kendini bir başına, sokaklarda bulacaktır.
20. yüzyılın en mühim yazarlarından biri olan ve Norveç’in Dostoyevski’si olarak anılan Hamsun’un başyapıtı Açlık, yabancılaşmanın, çaresizliğin, açlığın fiziksel deneyiminin ötesinde, “insan ruhunun keşfedilmemiş çatlakları”nı açığa çıkarıyor.
“Nobel Ödülü’nü ondan daha çok hak eden biri olmamıştır.”
Thomas Mann
“Hamsun her yönüyle modern edebiyat ekolünün babasıydı.”
Isaac Bashevis Singer
Açlık (Varlık)
Norveçli büyük romancı Knut Hamsun'un kişiliğini ve ününü oluşturan en büyük romanı Açlık'tır. Ünlü bir yazar olma sevdasıyla yanıp tutuşurken, bir yandan da açlıkla pençeleşen bir gencin, gerçekten duygulandırıcı öyküsü olan bu kitap, dünya edebiyatının başyapıtları arasında anılmaktadır. Behçet Necatigil'in usta kalemineden, örnek bir çeviri okuyacaksınız bu ciltte.
Ada – İthaki Yayınları
Aldous Huxley’nin, 1962 yılında yayımlanan son kitabı Ada, yazarın en bilinen romanı Cesur Yeni Dünya’nın ütopik ikizi. Otomatik Portakal’ın yazarı Anthony Burgess’ın da en iyi doksan dokuz modern roman arasında saydığı bu eserde Huxley, çocuklar birden fazla aile tarafından yetiştirilebilir mi, geçmiş travmaların etkisinden kurtulup aydınlanmak mümkün mü, Batı bilimi ile Doğu felsefesi harmanlanabilir mi, bir ülke yayılmacı politikalar uygulamadan da var olabilir mi gibi soruları irdeliyor.
Yakın zamanda eşini kaybeden gazeteci Will Farnaby, görünüşte bir deniz kazası sonucu, Pasifik Okyanusu’nda yüz yirmi yıldır gözden uzakta gelişen, zengin petrol kaynaklarına sahip bir adanın, Pala’nın sahiline sürüklenir. Will, âdeta bir cennette yaşayan bu ütopyanın sakinleriyle tanıştıkça, Pala’ya gelmekteki asıl amacını da sorgulamaya başlar.
Ada, distopya edebiyatının en tedirgin edici başyapıtlarından birini yazan Aldous Huxley’den, buraya, bu âna ve yarına dair gerçekçiliği elden bırakmayan bir ütopya.
“Huxley, insanın sınırları ve potansiyelinin tamamen anlaşılması sayesinde iyi bir hayatın gelişebildiği hayali bir tropik ada gösteriyor bize.” –Anthony Burgess
“Romanın dini fanatizme, büyük askeri güç kullanımına, petrolün jeopolitik önemi ve yapay döllenme gibi konulara dair uyarıları, çağımızın ikliminde fevkalade öngörülü geliyor.”
The Guardian
Ada Sırlar Çözülüyor
Nil Adası’nda kurallar belliydi. Kaçmak için 365 gününüz vardı… yoksa ölürdünüz.
Çoksatan genç yetişkin edebiyatı serimiz Ada’da macera tüm hızlıyla devam ediyor…
Rives artık Nil Adası’nın tartışmasız lideriydi, ancak Köy’ü bir arada tutmak her zamankinden daha güçtü.
Yağmacılar artık daha cesur, hayvanlar daha saldırgandı. Yeni gelenler Köy’deki dengeleri sarsmış, Arama sistemini tehlikeye atmış ve Rives’ın Nil hakkında bildiği her şeyi sorgulamasına neden olmuşlardı.
Geçmişi sırlarla dolu Skye da adaya yeni gelenler arasındaydı ve tıpkı Rives gibi, Nil’i çözmeye çalışıyordu. İkili kısa süre içerisinde Nil Adası’ndaki
“Nil Adası’na geri dönmek için sabırsızlanan okurlar için sürükleyici, gerilim dolu bir hediye.”
- Kirkus Review
“Serinin hayranlarının kaçırmaması gereken bir devam kitabı.”
-School Library Journal
“Güçlü anlatımıyla harika bir macera.”
-Voya (Starred Review bunu başında yıldızla koyabiliriz.)
“Matson’ın detaylar için gösterdiği özen ve güçlü karakterleri sayesinde, elinizden bırakamadığınız bu hikaye korku, macera, doğal güzellikler ve aşkla harmanlanmış.”
-Publishers Weekly
Ada Yanıyor
“Koşun, diye düşündü Ada. Ateşinizi yakın. Direnin!
Ada, insanların yanışını izlemekten zevk duyacaktı. Yanmak en beter acıları getiriyordu. Ada hatırlayınca içi bir tuhaf oldu, ardından o hatırasındaki acıyla kükredi, nefretle köpürdü, gözünü kan bürüdü ve asla dinmeyecek bir intikam hırsıyla tutuştu. Ama bu gece başlangıç olacaktı.”
“Gerilim dolu, güçlü bir çıkış romanı. Ada’nın sinematografik anlatımı ve tehlikelerle dolu doğası, Lost dizisi hayranlarına yepyeni bir bölüm gibi gelecek.” –Publishers Weekly
“Nil Adası’na geri dönmek için sabırsızlanan okurlar için sürükleyici, gerilim dolu bir hikâye.” –Kirkus Review
Kaybetmek seçenek değildi fakat kazanmak Skye’ın her şeyine mal olabilirdi...
Skye’ın ve Rives’ın adayı yok etmek için göstermiş olduğu çabaya rağmen Nil Adası hala varlığını sürdürüyordu. Ve Skye’ın peşini bırakmaya niyeti yok gibiydi. Gün geçtikçe kötüleşen, inkar edemediği bir karanlıkla mücadele eden Skye giderek dağılmanın eşiğine doğru sürükleniyordu. Adanın gücü giderek artıyor ve Skye da karşı koymak için savaşıyordu. Kısa süre içinde Skye, Nil Adası’ndan gerçekten kurtulabilmek için adanın acımasız döngüsünü kırması gerektiğini keşfetti; ve bunu yalnız başına yapmazdı.
Ada tüm gücünü serbest bıraktığında Skye hayal bir edemeyeceği kadar acımasız, imkansız bir seçim yapmak zorunda kalacaktı. Ada saati ilerledikçe sadece acı dolu tek bir gerçek ortaya çıkmıştı: Yalnızca bir taraf kazanabilirdi.
Kimler Nil Adası’na geri dönecek ve kimler hayatta kalmayı başaracaktı?
Adalet İstiyorum
Adaletin Kalesi Nizamülmülk
Nizamiye medreselerini bütün tehditlere rağmen canı pahasına koruyarak devletin kalesi haline getiren Selçuklu Veziri Hasan bin Ali et-Tûsî; namı diğer Nizamülmülk...
Öte yanda ise devasa bir plato üzerinde yükselen ve sarp zirvelere hâkim, ulaşılması güç, ehlisünnet düşmanı Alamut Kalesi… Hasan Sabbah gibi bariz bir düşmanın ötesinde, yalnızca küçülmüş gözbebeklerinden tanınabilen katil haşhaşi fedaileri…
Nizamülmülk, Ulu vezir Hasan et-Tûsî’nin Sultan Melikşah döneminde sonlanan, ancak hikâyesi dilden dile dolaşan efsanevi hayatını konu alıyor. Nizamülmülk’ün hikâyesi, bir devleti hem kılıçla hem de ilimle ayakta tutma imtihanını anlatıyor bizlere. Köklü dostlukların arasına sızan fitneye, kırılan kalplere ve telafisi zor kayıplara rağmen ilmî korumaya adanmış bir ömrün hikâyesini okuyoruz Okay Tiryakioğlu’nun kaleminden. Hiçbir zaman kolay değildir koca bir devleti ilmî ve askerî yönden ayakta tutmak. Ancak herkes şunun farkındadır ki, zafer zor olandadır.
Türkiye’nin en çok okunan tarihi romanlarının yazarı, okurları tarafından “Günümüzün Peyami Safa’sı” olarak anılan Okay Tiryakioğlu’nun kaleminden sürükleyici, heyecanlı ve derinlikli bir roman...
Adem İle Havvanın Güncesi
Kadın erkek ilişkileri hep böylesine karmaşık mıydı? Mark Twain soruyu yanıtlamak için bilinen en eski âşıklara çevirir gözlerini ve Amerikan edebiyatının en samimi aşk hikâyelerinden biri başlar.
Âdem ile Havva kendilerini yeryüzünde bulurlar. Bu yabancı dünyadaki yaşamı ve tuhaf varlıkları tanımaya çalışırken bir de aşk çıkar başlarına. Günümüz gündelik yaşantısının sıkıntılarına pek benzemese de, hayatta kalmak için türlü mücadeleler vermek zorundadırlar. Fakat karşı cinsi anlamak ve birlikteliği sürdürmeye çalışmak onlar için doğada var olmaktan çok daha zorlayıcıdır. Kimi zaman sevdiğinin gönlünü almak, doğada ateş yakmaktan daha uğraştırıcı olabilir.
Twain’in yaşam mücadelesinin başkahramanlarının güncelerinden oluşturduğu öykü, zamanla büyük değişimlere uğrasa da aşkın özünün hâlâ korunduğunun mizahi bir ifadesi.
Adem’den Önce – Modern Klasikler 127
Âdem’den Önce rüyalarında tarihöncesi bir çağda yaşayan alter ego’su Kocadiş’in başından geçenleri gören modern bir Amerikalı çocuğun öyküsüdür. O çağda üç ayrı tür insansı bulunmaktadır: Henüz ağaçtan inmemiş, vahşi maymunlara daha yakın Ağaç İnsanları; Kocadiş’in “Halk” olarak adlandırdığı ve kendisinin de ait olduğu, hem ağaçlarda hem de mağaralarda yaşayan tür; bir de bu insansıların en gelişmişi olan, ateş yakıp ok ve yay kullanan Ateş İnsanları. Eser 20. yüzyıl başlarında evrim meselesini kamuoyunun gündemine taşımasıyla dikkat çeker. London modern anlatıcısının binlerce asırlık bir mesafeden baktığı ilkel insanın düşünce yapısını düş gücüyle zenginleştirerek aktarır. Uzak atalarımıza ve içinde yaşadıkları, dur durak bilmeyen bir çatışma ve hayatta kalma mücadelesinin süregeldiği gaddar dünyaya ilişkin karanlık bir tablo çizer.
Adem’den Önceki Yaşam
“Nate’in içinden ansızın ayağa kalkıp Elizabeth’in üzerine atılmak, ellerini onun boynuna kenetleyip sıkmak geliyor. Doyurucu bir hoşnutluk duyuyor bunu düşününce. Annesi boyuna, ‘Erkekler kadın haklarını savunmalı’ der durur. Nate kuramsal açıdan bunu anlayabiliyor. Kadın terziler, fırın işçileri, kadın üniversite öğretmenleri, ırza geçme olayları hakkında birçok şey biliyor. Ne var ki kendisininki gibi somut, elle tutulur olaylarda kadın haklarını savunmaya gerek yok. Bu olayda savunulması gerekenin Elizabeth değil, kendisi olduğu apaçık ortada.”
Damızlık Kızın Öyküsü’nün yazarı Margaret Atwood, 1979 tarihli Âdem’den Önceki Yaşam’da Elizabeth, Nate ve Lesje aracılığıyla “açık ilişki” kavramını sorguluyor. Nefessiz kalınan aile salonlarından, seks oyunlarıyla şenlenmeyen sıkıcı yatak odalarından kurtulmanın yolu açık ilişkiden mi geçiyor? Yoksa açık ilişki oyunun bütün taraflarını, özellikle de kadınları, yalnızlıkla, görünmezlikle, incinmişlikle, tamamlanmamışlıkla baş başa bırakan bir yanılsamadan mı ibaret? Atwood, o ince ironisiyle, ahlak bekçiliğine soyunmadan, kahramanlarının ve okurlarının kulağına bütün zamanların, Âdem’den bu yana bütün hikâyelerin en cevapsız sorusunu fısıldıyor: “Bağlanmadan özgürlük mümkün mü?”
Ademden Önce
Adem’den Önce, geceleri rüyasında insanlığın ilk dönemlerinde, henüz ateşin bulunmadığı zamanlarda yaşadığını gören bir gencin ağzından acımasız, vahşi, yalnız güçlülerin hayatta kaldığı ilkel dünyanın ve büyük yırtıcılardan korunmak için ağaç tepelerinde ya da dik uçurumlardaki mağaralarda uyumak zorunda kalan, konuşamayan, çıkardığı seslerle anlaşan ilkel insanın hikâyesini anlatır.
Her yaştan okura kendi uzak geçmişini, kolektif bilinçaltının derinliklerini böylesine canlı, derin bir özdeşleşme yaratarak anlatmayı başaran roman yazarının deyimiyle, “yazılmış en ilkel hikaye”dir. Üst Paleolitik Çağ’dan başlayıp ilkel bir varlıktan insana dönüşmenin soluk kesen serüvenini Jack London’ın kaleminden, onun hayal gücünün biçimlendirdiği haliyle okumak başlı başına bir macera.
Ademin Kekliği Ve Chopin
Galeri denilen yer üç tane salon. Biz birinin işini bitirince gidiyoruz. Haftaya kalmadan diğer salon için çağırıyorlar. İş kolay, hem de makara yapıyoruz. Hasan’la tıkır mıkır çalışıyoruz. İşte böyle çalışırken ben O’nu gördüm.Beyaz bir elbise giymiş, boynuna kırmızı bir şey sarılı, yürümüyor, sanki uçuyor. Geldi salonun en dibindeki resme bakmaya başladı. O resme bakıyor, ben O’na bakıyorum. Ne kadar baktık bilmiyorum, Hasan gelip koluma vurdu.
- Bora Bey seni çağırıyor.
“Geliyorum,” deyip kafamı çevirdim ki, O gidiyor.
Yozgat’tan Ankara’ya gidenler, Ankara’dan Yozgat’a dönenler... Böcüklü saksılar, hayırlı kısmetler, Pabrikalar, yevmiya hesabı yapan ırgatlar, usul aksak evlerine varanlar, perzulaya yumulanlar, kalbi taş olanlar, dudakları kıpır kıpır diyeşet okuyanlar, essahlı konuşanlar... Oy oyy Doktur melhamı yok mu bunun? Bozkırda Altmışaltı’yla tanıdığımız, iyimser ve insancıl Mustafa Çiftci dünyasının ilk örnekleri. Adem’in Kekliği ve Chopin, Çiftci’nin ilk hikâye kitabı...
Adı Sıfır
İnsanın kalbine, dünyanın geleceğine dron uçuşu…
Dış dünyadan habersiz yaşayan bir genç. Ekranlardan ve bilgisayarlardan oluşan steril bir dünyada, kimseyle temas etmeden tek başına büyüyen biri. Tek bir canlıya dokunmadan, yağmura, kara maruz kalmadan. Bu sanal hayattan gerçek dünyaya adım attığı o gün, on altı yıldır bildikleri işine yaramaz olur...
Çağdaş İtalyan edebiyatının ödüllü yazarlarından Luigi Ballerini, bilimkurguyla distopyayı ustaca harmanlıyor. Teknolojiyle biçimlenen dünyanın geleceğine “dronlar eşliğinde” bakıyor, aile kavramını sorguluyor, okura sarsıcı keşifler sunuyor. Günlük yaşamın her ânını ele geçiren teknolojinin etik sınırlarını ve kullanım amaçlarını sorgulayan roman dünyanın geleceğini düşünenleri, insanın en temel duygularında keşfe çıkarıyor. Edebiyat yayıncılığında 10. yılını kutlayan ON8, ödüllü yeni kitabıyla her yaştan okura güncel tartışmalar sunuyor.
2016 Bancarellino Ödülü En İyi Gençlik Kitabı
Dünyanın, kendisinin Dünya dediğinden çok daha büyük olduğunu, insanların bir arada yaşadığını, birbiriyle konuştuğunu, birbirine dokunduğunu, tartıştığını, âşık olduğunu şimdi benden de duydu. Kimsenin yalnız başına büyümediğini ve her zaman birbirimize ihtiyacımız olduğunu, ama özellikle de kişinin yalnızca bir ses olamayacağını, bir bedeni de olması gerektiğini ona anlatmaya çalıştım. Sarılacak, okşayacak, sevecek bir beden. Kavga ettiğin, sonra da barış yaptığın bir beden. Koşan, düşünen, hata yapan, uyuyan, gülen, acı çeken bir beden.
Adrıana Mater
Uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan ve çocuğunu aldırmayı reddeden anne Adriana, büyüdüğünde babasının gerçek kimliğini öğrenen ve onu öldürmeye yemin eden oğul Yonas, savaştan yaralı olarak dönen ve zamanının dolmasını bekleyen baba Tsargo ve Adriana'nın kız kardeşi Refka. Annelik ya da barbarlık; ölüm ya da yaşam; bağışlama ya da intikam... Amin Maalouf, bize sık sık Ortadoğu'yu ya da Balkanları anımsatan bir coğrafyada, savaşın yaşandığı bir ülkede, düşmanlığın ve yabancılığın eşiğinde, tükenmekte olan bir dünyanın eğretilmesini sunuyor. Maalouf'un Uzaktan Aşk'tan sonra ikinci librettosu olan Adriana Mater (Ana Adriana), insanoğlunun unutulmaz trajedilerine ışık tutuyor...
Adsız Ülke
Adsız Ülke, Fransız yazar Fournier’nin 1914’te cephede vurularak ölmeden önce yayımlanan tek romanıdır. Otobiyografik nitelikler de taşıyan roman 1913’te yayımlanır yayımlanmaz olağanüstü bir başarı kazanır ve Fransız edebiyatının klasikleri arasına girer. Fransa’nın Sologne bölgesinde geçen bu macera romanı, François Seurel’in ağzından, kasabada dört gün boyunca ortadan kaybolan yakın dostu Augustin Meaulnes’un yaşamını anlatır.
Alain-Fournier’nin yapıtının zenginliği, büyüklüğü, ölümsüzlüğü, insanın yalın varlığını, onun gerçek duygularını sergilerken, zaman zaman düş ortamına kaysa bile, gerçekçiliğinden kaynaklanmaktadır. Başta Fransız romanı olmak üzere çağdaş romana yaptığı büyük ve sürekli etki, yazarın insanı arayan, “olmaz”ı “olur”a dönüştürmeye adanmış yazınsal seçiminde somutlanmaktadır. Yazar, yaşamının yalın gerçeği ile düşlerini karıştırıp Adsız Ülke’nin gerçek ve düş arasında gidip gelen dünyasını yaratmıştır.
Aelita – Modern Klasikler 161
Aleksey N. Tolstoy’un 1923 yılında yazılmış ve pek çok dünya diline çevrilmiş yapıtı Aelita, çağın fizik, astronomi ve tarih görüşlerini sentezleyen bir serüven. Bir Sovyet mucidi ile eski bir Kızılordu neferi, Mars’ta yeni bir uygarlık savaşının içinde buluyorlar kendilerini. Sosyal eşitliği kurma iddiasındaki bir ülkeden gelip ilahi bir ilgi ve korkuyla karşılanıyorlar. “Göklerin Oğullarını” ilahi tahtlarından indiren ilk etken, çökmekte olan eşitsiz Marslı uygarlığının güzel prensesi Aelita’nın aşkı oluyor, ikincisi ise isyan. Yayımlandığından bu yana pek çok kez sinemaya uyarlanmış Aelita, zamanın göreliliği, roket fiziği, Sovyet sistemi gibi temalardan yararlanan yazarın “Batı’nın Çöküşü” teorileriyle tartışması olarak da değerlendirilir.
Afacanlar Çetesi
Afedersin Hayat
Aforizmalar – Hasan Ali Yücel Klasikleri 271
Koslu Hippokrates (MÖ 460-370): Tıbbı batıl inançların gölgesinden kurtarıp akli temellere dayalı bir sanata dönüştürmüş, böylece “tıbbın babası” olarak tarihe geçmeyi başarmıştır. Ortaya koyduğu anlayış zaman içinde değişik toplum ve kültürlerce benimsenmiş, hatta Galenos (MS 2. yy.) aracılığıyla Batı ve İslam ortaçağlarına aktarılarak çağdaş bilimin temellerinin atıldığı 18. yüzyıla değin etkisini sürdürmüştür. Kendisine atfedilen Hippokrates Külliyatı adlı derleme, insanın vücut yapısından hastalıkların nedenlerine, hatta uygulamada gözetilecek teknik kurallar ile ahlaki düsturlara kadar pek çok konuya değinen yaklaşık altmış metinden oluşmakta ve tıp konusunda antikçağdan günümüze ulaşan derli toplu en temel kaynak olma niteliğini taşımaktadır. Bu derlemenin gözbebeği sayılan, yüzyıllar boyu hekimlerin ellerinden düşürmediği Aforizmalar ise tıp tarihinde çığır açan Hippokrates’in tıp anlayışına aralanan bir kapıdır.