Balık İzlerinin Sesi
Balıkçı Korsanlar
Balıkçı Ve Oğlu
"Keşke İnsanlar da Yunuslar Kadar İyi Olsaydı"
Toplumsal konulara duyarlılığı ile tanınan edebiyatçı ve fikir adamı Zülfü Livaneli, bu kez Ege balıkçılarının ve hayal kurmaktan bile mahrum bırakılan göçmenlerin kaderine eğiliyor.
Usta edebiyatçı Livaneli, Balıkçı ve Oğlu ile son yılların en can yakıcı ve büyük dramı “göçmenliği” balıkçı Mustafa, Mesude ve Samir bebek üzerinden anlatıyor. O güne dek sıcak evlerinde televizyondan izledikleri haberlerden aşina oldukları ölü insan bedenleri ve yarı ölü bir bebek evliliklerinin tam ortasına düşerek bir bomba etkisi yaratıyor; aile ilişkilerini bambaşka bir çehreye büründürüyor.
Balıkçı ve Oğlu, Ege’nin tarihinden bugününe, balık çiftliklerine ve rant hırsıyla dağlara, kıyılara saldıran şirketlerin yarattığı ekolojik yıkıma dair çok şey söylüyor. Bunun ötesinde göçmenlerin bir bilinmeze doğru göze aldıkları yolculuğu, hayatta kalma çabalarını ya da ölümü; kısacası “deryaya yakın, dünyadan uzak” yaşamlarını odağına alıyor. Livaneli’nin belki de en şiirsel romanı olan Balıkçı ve Oğlu; aile, aşk, ebeveynlik, evlat, kadın dayanışması, dostluk, göç, doğa üzerine çağdaş bir epope.
Zülfü Livaneli’nin, uzun bir aradan sonra yazdığı ve heyecanla beklenen yeni romanı Balıkçı ve Oğlu, ustalıkla seçilen tasvirlerle okurun zihninde capcanlı bir anlatı oluşturuyor.
Balım Kız Dalım Oğul
Ceyhun Atuf kansu'nun Balım Kız Dalım Oğul kitabı, Türkiye radyolarından yayımlanan “Anadolu Albümü”nün tümüdür. Dinleyicilerce çok sevilen bu konuşmalar, Anadolu'yu tanıtmada, sevdirmede ve güzel Türkçenin sesini duyurmada çocuklarımızı da etkileyecek, dinlendiği ölçüde sevilerek okunacaktır.
“Bağımsızlıktır içtiğimiz, nisan gülüdür açtığımız ve de gezdik, gördük, dolaştık, sorana, durana vatan dağlarından kekiktir saçtığımız: Koklayana bu yurttur, verilesi değil; insan bir sevdi mi, Anadolu anadır, kardaştır, yârdır hiç ayrılası değil!”
Balonla Beş Hafta
Balonla Beş Hafta – Modern Klasikler 174
1863 yılında yayımlanan Balonla Beş Hafta, Jules Verne’in hem ilk romanı hem de muazzam Olağanüstü Yolculuklar koleksiyonunun ilk yapıtıdır. Üç İngiliz kâşifin o dönemde Avrupalıların gözünde hâlâ gizemini koruyan Afrika kıtasını balonla baştan başa aştıkları macera dolu yolculuğun hikâyesi, sonraki Jules Verne romanlarına da damgasını vuran bütün özellikleri taşır. Yenilikçi bir bilimsel icat, gerilim ve sürprizlerle dolu girift bir olay örgüsü, bilinmeyene yapılan bir yolculuk, hedeflerine ulaşma yolunda gözünü budaktan sakınmayan karakterlerin sergilediği azim ve cesaret, dostluk ve sadakat temaları, yazarın muziplik sınırında gezinen mizahıyla harmanlanmıştır. Roman, bütünüyle kurgu bir yapıt olmasına karşın gerçek bir gezi günlüğü edasıyla kaleme alınmıştır. Karakterlerin Afrika halklarına ilişkin gözlem ve söylemleri, o dönemde Avrupa’daki düşünce ikliminin, Batılıların kendilerinden olmayana yönelik yaklaşımlarının izlerini taşır.
Baltasar İle Blimunda
18. yüzyılda, savaşların ve salgın hastalıkların sarstığı Portekiz’de geçen Baltasar ile Blimunda’da, Nobel ödüllü yazar José Saramago, etkileyici bir aşkı anlatırken tarihsel gerçeklerle dokunmuş iki farklı hikâyeyi de romana ustalıkla katıyor: Bekledikleri veliahtın doğumunu kutlamak için manastır inşa ettiren kraliyet ailesi; insanın uçmasını sağlayacak ilk aleti, Passarola’yı yapmaya çalışan Peder Bartolomeu; ve iki âşık: sol kolunu savaşta kaybeden Baltasar ile sıradan insanların göremediklerini görebilen, annesi cadı diye engizisyon tarafından yakılan güzel Blimunda. İktidarın projesi olan Mafra Manastırı ile insan iradesinin projesi olan Passarola da romanın iki önemli kahramanı olarak öne çıkıyor. Deha ile çılgınlık arasındaki ince çizgiyi gösteren ve gerçek olayları büyülü bir anlatımın içinde yoğuran Baltasar ile Blimunda, zekâ ve heyecan dolu, unutulmaz bir başyapıt. José Saramago, ustalıklı kurgusu, yoğun ironisi ve karakterlerinin felsefi sorgulamalarıyla, okurlarına bir şölen hazırlamış. Işık Ergüden’in usta işi çevirisiyle.
Bambaşka
Bana Aşkla Gel
Bana Bir Resmini Yolla
“Sözüm telden gelir, aklım gülden gelir, elin oğlu elden gelir, eğlen gönlüm eğlen, yaşam dediğin ‘sevi’mden gelir, yarın beklediğin ölüm, şaşırtır seni bugünden gelir…”
Bana Bir Resmini Yolla, kışlada başlayan dostluğun küçük mektuplarla çoğaltıldığı, türkülerle düşleri süsleyen, Türkiye’nin 30’lu yıllarına mercek tutan, Cumhuriyet aydınlığını, devrimlerin etkilerini, hastalıklarla mücadeleyi satırlardan yansıtan bir vefa öyküsü.
Edebiyatımızın usta kalemi Hidayet Karakuş, akıcı ve yalın kalemiyle bizim masalımızı anlatıyor.
Bana Kuşlar Söyledi
Çoğumuz çocukluğa dair tek bir anıya sarılırız bazen. Bir gün, bir kişi, bir olay… Bütün çocukluğumuzu onun çevresinde öreriz. Hani çocukken bir yerimiz yara olduğunda tentürdiyot sürerlerdi üstüne, sonra da yanmasın diye üflerlerdi. Hayatımız boyunca birileri yaralarımıza iyi gelecek bir şeyler sürsün, sonra da acımızı almak için üflesin diye bekliyoruz.
Yekta Kopan’ın yeni öykü kitabında çocuklar var. Gerçekle gerçek ötesinin sınır çizgisinde yürürken dengesini bulmaya çalışan çocuklar. Yetişkinlerin sıkıcı ve yoz dünyasına sığamayan, hayata taptaze gözlerle bakan, yaralı olmasına karşın sorgulamaktan asla geri durmayan çocuklar. Cesaretlerini ceplerinde taşıyan çocuklar.
Kimi alabildiğine gerçekçi kimi cesurca yaratıcı ve oyunbaz kimi de distopyanın sınırlarında gezinen öyküleri bir araya getiriyor. Bana Kuşlar Söyledi. Ele aldığı çetin meselelere karşın kendine özgü mizahından, derin ironisinden ve yaşam sevincinden asla ödün vermiyor Yekta Kopan. Her şeye rağmen hayatın yanında olmamız hatta elden geldiğince “dans etmemiz” gerektiğini vurguluyor.
Çocukların dünyasından bakınca hâlâ umut var.
Çocuklar varsa umut var.
Bana Seni Seviyorum Deme Evlen Benimle
Bana Seni Seviyorum Deme Hissettir
Sen benim kalbimin kafası güzel halisin...
Sevmekten daha önemli şeyler vardır.
Hissettirmek gibi, koklayarak öpmek gibi…
Bazen sevilmekten çok varlığını hissetmek istersiniz. Varlığını hissedemediğiniz birini sevemezsiniz.Kadınlar sevildiğini duymaktan çok hissetmek ister.
Sevdiği adamın sevgisini hisseden kadından daha güzeli yoktur.
Sevdiği kadına sevgisini hissettiren erkeğin aşkına doyum olmaz.
Ben bu kitapta kendimi sana hissettirmeye geldim.
Ben sevdikçe hissettirdim, sen hissettikçe gittin.
Oysa sen benim kalbimin kafası güzel haliydin…
Ve o gün öyle bir gittin ki ben o günden sonra kendimi hissetmedim…
Ve o kalple seni sevdim.
Varlığını hissedemediğiniz birini sevemezsiniz…
Bana Seni Seviyorum Deme Sev
Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde
“Bangır bangır Ferdi çalıyor evde, zamanın çok evleri gibi. Camlardan, aynalardan, duvarlarda asılı posterlerden dönüyor sesi Ferdi’nin titreyerek, titreterek; kadınlar bir yandan şerbetlenmemiş parmaklarının ucuyla tuttukları sigaralarını tellendirip bir yandan eşlik ediyorlar Ferdi Bey’e, yarı dudaklarıyla. İnsanların kederli olmayı çok sevdiği yıllar. Her şeye sinmiş bir Maltepe sigarası kokusu, bir ucuzluk, bir pazardan alınmışlık, bir muşambalık.”
Taşranın sokak aralarında, evlerinde, kalplerinde yaşanan ama konuşulmayan hikâyeler… Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde… yalnızca bir dönemi değil, bir duyguyu da yakalıyor. Mahir Ünsal Eriş, geçmişin naftalin kokulu hikâyelerini gün yüzüne çıkarıyor. Hayaller, kayıplar, umutlar ve hayal kırıklıkları bu öykülerde iç içe geçiyor. Bu hikâyelerse bazen gülümsetiyor, bazen hüzünlendiriyor ama her defasında derinden etkiliyor.
Bu kitap, içinden geçtiğiniz ama hatırlamak için durup hiç bakmadığınız anların büyülü bir yansıması. Mahir Ünsal Eriş’in ilk öykü kitabı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde... yıllar sonra bile hâlâ aynı hüzün ve neşeyle yüreklere dokunmaya devam ediyor.
Barbarın Kahkahası
Hiçbir trajedi kişisel değildir: sirayet eder, bulaşır ve sonunda herşeyin rengini, kokusunu değiştirebilir. Sema Kaygusuz yeni romanı Barbarın Kahkahası'yla bir motelde olup bitenlerle bir ülkeyi anlatıyor.
Tatil, dinlenme, tembellik zamanının beklenmedik ve pek nahoş bir şekilde kesintiye uğraması motel ahalisi arasında gerginliklere, bastırılmış kişisel hesaplaşmaların gün yüzüne çıkmasına, dillendirilememiş acıların ortalığa saçılmasına sebep olur. Tüm bu olan bitene bir ergenin sert, zalim ve el yordamıyla giden "erkek olma" uğraşları da eşlik eder.
Kaygusuz okurlarının iyi tanıyacağı kendine has üslubuyla ilerleyen roman, alttan alta sürdürdüğü polisiye roman gerilimini de final sahnesine kadar taşımayı başarıyor.
Barbaros – Denizlerin Hakimi
Barbaros Hayreddin Paşa…
Akdeniz’i bir Türk gölü haline getiren, düşmanlarının bile büyük saygı duyduğu denizcilik tarihinin belki de en büyük denizcisi.
Çocukluğundan itibaren cesareti ve iradesiyle hep en önde olan Barbaros, Türklerin denizlere hâkim olmadığı sürece fitnenin bitmeyeceğine inanıyordu...
Denizler ise acımasızdı, en yakınlarını, sevdiklerini kaybetti hırçın dalgalarda...
Akdeniz’in kalbinde zehirli hançer gibi saplı Rodos Şövalyeleri, Endülüs’e zulüm eden İspanyollar, Müslümanlara zarar veren korsanlar, Habsburglar, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, Portekiz ve diğerleri... Türkleri denizlerden atmak için bütün gayretleriyle çabalıyorlardı.
Denizlerin hâkimi olmak bu Haçlı ittifakı karşısında zordu, fakat Barbaros da yalnız değildi. Leventleri, hocası Kemal Reis, Piri Reis gibi dostları ve Devleti Aliyye bütün imkânlarıyla Barbaros’un yanındaydı.
Eserleri altı dile çevrilen, Türkiye’nin en çok okunan tarihî romanlarının yazarı, okurları tarafından “Günümüzün Peyami Safa’sı” olarak anılan Okay Tiryakioğlu’nun kaleminden sürükleyici, heyecanlı ve derinlikli bir Barbaros romanı...
Barbaros Hayrettin Denizlerin Kartalı
Barış Çöreği
Fakir Baykurt, öykülerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylünün maddi ve manevi dünyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan işliyor. Gözlemlerden, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, günlük konuşma dilini öyküye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bürokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1982’de yapılan Barış Çöreği’ni yeniden okurla buluşturuyoruz:
“Türküz efendim...” dedim.
“Neden Türkçe konuşmuyorsunuz madem?”
Aaaa! Kadın eni konu sıkıştırıyor! Elinden gelse polis çağırıp teslim edecek bizi.
“Şu oğlanlardan sıkıldık teyze!” demek de işimize gelmedi tabii. “Biz Almanya’dayız. Türkçemiz o kadar iyi değil. O yüzden Almanca konuşuyoruz...” dedim, hem de babamın öğütlediği gibi biraz da alttan aldım.
“Üç buçuk gün Almanya’ya gitmekle, aslınızı ne tez unuttunuz? İnsan ana yurdunu, ana dilini böyle aşağılara mı iter? Ayıp değil mi?”
“Ama orada derslerimiz Almanca!”
“Olsun! Gene de Türkçe konuşacaksınız!”
Eli çantalı, erkek yapılı bayan bize orada uzun bir konferans verdi. Biraz alçak sesle konuşsa gene neyse. Bağırıyordu. Eridim, asfaltın yarıklarından yerin dibine süzüldüm. Şapır şapır dökmeye başladım gözyaşlarımı. Bu arada Gürsel Mahallesinin otobüsü gelip geçmiş, ayırdında olmamışız.
Geç vakit Fuat amcagile geldik. Ağla Allah ağla. Necmiye de ağlıyor, ben de ağlıyorum. Almanya’da diken üstünde,Türkiye’de diken üstünde. Okulda ardımız önümüz, dört yönümüz kapalı. Belki yarın işçi de olmadan, oradan itilmiş, burada basacak yer bulamamış, sersem tavuklar gibi, ne olacağız biz?
(Gitmez Olaydım İzne!)
Başıbozuk Sevdalar
Onunla bir ömür değil onun için bir ömürdür sevda
“Suç bende! Acılarımı dışa vursam sorun yok. Ama olabildiğince acılaşmış sözcükleri ortalığa saçacağıma yutuyorum. Pervasızca zehirliyorlar beni...” diyor Şiir.
“Kardeşlik zorunlu arkadaşlık, arkadaşlıksa seçilmiş kardeşliktir” dedirten bir can dost, Eda var yanında. Ve Şiir’in hayatına dokunan üç erkek...
“Bugüne kadar duyduğum, okuduğum, dinlediğim ya da seslendirdiğim bütün şiirlerden daha güzelsin!” diyen Ezel.
“Aşkın yaşı yoktur, mantığı da” tezini savunan Baran.
Ve hikâyesi, “Seni herkesten kıskanıyorum” ile “Nereden sevdim o zalim kadını” arasında sıkışıp kalmış bir Recep.
Şiir’in ruh hali ise karmakarışık. Şöyle ifade ediyor kendini:
“Bütün renkler çekip gitmiş hayatımdan
Siyaha, beyaza razıyım da...
Kapkara bir kuytunun derinine itivermişler beni
Gözlerim gökkuşağının yedi rengine hasret
Dokunsalar tel tel dağılacak yüreğim
Beynimse çoktan yükünü almış
Darmadağın...”
Başını Vermeyen Şehit
Başka
Başkan Babamızın Sonbaharı
Başkan Babamızın Sonbaharı, küçük bir Latin Amerika ülkesinde kendi zorbalığının kapanına kısılmış bir diktatörün öyküsü. Ölmekte olan bir diktatörün, Tanrı korkusu ile zalimlik arasında gidip gelen iç çatışmalarının anatomisi. Onun buyruğuyla işkence görenlerin, öldürülenlerin, onun yabanıl cinsel isteklerine boyun eğenlerin, ondan olma adsız çocukların gözünden betimlenen bir diktatörün, “yeryüzündeki en yalnız insan”ın portresi.
Gabriel García Márquez, ayakları gerçeklik toprağına basan bu fantastik romanda, evrensel bir diktatör portresi çizerken, ezenle ezilen arasındaki ilişkinin karmaşıklığını da gözler önüne seriyor. Başkan Babamızın Sonbaharı; Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk’la birlikte García Márquez’in başyapıtlarından biri...
Başkanın Adamları
Kim bu adamlar?
Türk edebiyatının usta ismi Mustafa Kutlu altı yıllık aranın ardından yeni hikâye kitabıyla okurlarıyla buluşuyor. Başkanın Adamları'nda bir belediye başkanının ve başkanlarına gönülden bağlı birkaç adamın bir festival düzenleme hikâyesine tanık oluyoruz.
Diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da Kutlu ilk defa misafiri olacağınız bir evin ahalisiyle beraber bir sofraya oturtuyor okurlarını kitap boyunca ilk defa gördüğünüz bu insanları yıllardır tanıyormuş hissiyle bir yandan gündelik hayatlarının koşturmacasına dalacak siyasetin zalimliği üzerine düşünecek bir yandan da büyük kalabalıkların coşkusuna şahitlik ederken yalnız kalanların da arzularına ihtiraslarına eşlik edeceksiniz.
Mustafa Kutlu'nun ellinci kitabı olan Başkanın Adamları festivaller mevsiminde bir festival hikâyesi...
Ilık bir ilkyaz akşamı. Yağmur yağmakla yağmamak arasında mütereddit. Rüzgâr yağsın diye onu mütemadî okşuyor toprak bağrını açmış birkaç damla dökülürse hepimiz ferahlayacağız diyor. Anlaşılan havada bir miktar sıkıntı var.
Çamlıpınar Belediye Başkanı Şemsettin Bilen'in evi. Bu arkadaşı hatırladınız umarım.
'Tufandan Önce' adlı kitabımızın önde gelen simalarından biri idi. Sadece o mu? Kaymakam Çetin İdiris Güzel Zabıta Kemal ve başkaları da yeri gelince sahneye çıkacak. Peki bu nedir? Eski köye yeni âdet mi? Yoo! Tanıdık bir kadronun bir sonraki macerası. Elbette kasaba dahil pek çok unsuru değişmiş bulacaksınız. Eh o kadar olur."
Başkanın Öldürüldüğü Gün
Başkomser Nevzat 1 – Çiçekçinin Ölümü
Bir Usta Yazar, İki Usta Çizer, Üç Çarpıcı Çizgi Roman
Ahmet Ümit okurlarının zihinlerinde canlandırdığı dünyası bu kez çizgi dünyamızın iki ustası İsmail Gülgeç'le Aptülika'nın kareleriyle hayat buluyor. Ümit'in polisiye roman ve öykülerinin efsanevi kahramanı Başkomser Nevzat, bizi bu üç çarpıcı macerada, yardımcıları Komiser Ali ve Kriminolog Zeynep'le beraber İstanbul'un kadim semtlerinden farklı toplumsal yaşantıların dünyasına, insanın aşk ve onurunu korumak için neler yapabileceği ile yüz yüze getiriyor.
Her katilin bir hikâyesi vardır.
O hikâye ki size insanı anlatır.
Ahmet ümit
Bir suçluyu daha yakalamak...
Bataklıkta sivrisinek avladığının farkındaydı...
Polisliğin insan öğüten bir meslek olduğunu çoktan fark etmişti...
İyi de polislik gerçek anlamda bir “iş” mi?
Başkomser Nevzat
Başlarım Senin Aşkına
Dünyanın boş ve aldatan yüzüne dönüp “başlarım senin aşkına!” dedikten sonra Allah’a yönelip “Rabbim önceden hazır değildim şimdi iznin olursa seve seve Başlarım Senin Aşkına” diyeceğiniz bir kitap...
Hakikatler gönlünde bir sarsıntı oluşturmuyor mu, yoksa uyanmak için hâlâ yerin göğün sarsılmasını mı bekliyorsun?
Ve anlarsın zor sorular ancak kaliteli öğrencilere sorulurmuş
İmtihanın bu yüzden ağırmış, anlarsın.
Ve anlarsın ateş İbrahim’i yakmadıysa,
Balık Yunus’u yemediyse,
Bıçak İsmail’i kesmediyse,
Deniz Musa’yı boğmadıysa,
Kuyular Yusuf’ları almadıysa,
Sen de anlarsın umutlarını kün fe yekün’le büyütmen gerektiğini.
Ve anlarsın,
Allah azze ve celle geciktiriyorsa, güzelleştiriyordur.
Sabret…
Sabret…
Anlıyorsun değil mi?
Batan Güneş
“Daha önce tatmadığım bir korku tarafından ele geçirilmiştim. Aşk acısı denen şeyin bir parçası mıydı bu da? Issızlığın ortasında dikilirken güneş batmıştı ve gecenin çiyi üstüme yağarken ölmekten başka çarem yokmuş gibi hissettim.”
Yirminci yüzyıl Japon edebiyatının önde gelen yazarlarından, sıradışı hayatıyla da meşhur Osamu Dazai’nin savaş sonrası manevi bağları kopmuş bir Japonya’yı arka planına yerleştirdiği romanı Batan Güneş yayımlanır yayımlanmaz sansasyon yarattı. Dazai’nin şair sevgilisi Şizuko Ota’yla yaşadıklarından ve onun günlüklerinden faydalanarak kaleme aldığı roman, küçük bir ailenin adım adım yıkıma nasıl gittiğini gözler önüne seriyor.
Bir zamanlar zengin olan aristokrat bir ailenin 29 yaşındaki kızı Kazuko ve annesi, Tokyo’daki lüks evlerini satıp İzu Yarımadası’ndaki bir evde kıt kanaat yaşamaya çalışırlar. Ancak kırılgan bir dengeye oturmuş hayatları, Kazuko’nun İkinci Dünya Savaşı’nda kaybolmuş erkek kardeşi Naoci’nin dönüşüyle altüst olur. Annesinin sağlığı giderek kötüleşir ve tüm paraları Naoci’nin Tokyo gezilerinde çarçur olurken Kazuko da gönlünü alkolik bir yazara kaptıracak ve başına gelenler topluma karşı hissettiği yabancılaşmayı giderek derinleştirecektir.
Batı Notları
Batı Penceresinin Meleği Yeni Beyaz Kapak
Baron Müller kendisine miras kalan günlükleri karıştırırken, Kraliçe I. Elizabeth’in büyücüsü John Dee’nin hayat hikâyesiyle karşı karşıya olduğunu anlar. Baronun yazgısı, Dee’nin yarım bıraktığı işlerle ilintilidir ve baron hem kendisinin hem de Dr. Dee’nin yazgısını tamamlamak için zaman ve mekânda farklı izler sürmeye başlar, böylece büyük simyacının ölümsüzlüğü bulduğu dünyaya dalar. Dee’nin hayattaki son akrabası Baron Müller, şimdi geçmişin hatalarını düzeltmek, pürüzlerini gidermek durumundadır. Batı Penceresinin Meleği büyü ve simyayla dolu bir öykü, okült bir metin. Gustav Meyrink’in bu son romanı, çoktan tükenmiş gibi görünse de yaşanmaya devam eden hayatlarla, bugünün görüngülerinde yüzeye çıkan geçmişin yansımalarıyla ilgili. Batı Penceresinin Meleği, başka yaşamların ve başka dünyaların birbiriyle bağıntılı olarak yan yana varlık gösterdiği çok katmanlı bir evren.
Battığımız Bataklar
Çok uzakta bir yerlerde birtakım adamlar iriyarı kel ve yalnız bir adama kurşun yağdırıyordu, birkaç kötü adam ise bir kızın hayatına son vermek üzereydi. Sevil yerde, ben sandalyemde, ellerimiz çaresizce yanımıza düşmüş, öylece oturuyorduk. Ekrana baktım. Kandan kıpkırmızıydı. Sonra bir adamın yere düştüğü görüldü, ince bir inleme duyuldu ve ekranda bir yazı belirdi: “Yeniden Oyna.”
“Yeniden oynayalım mı Sevil?” diye fısıldadım.
Ahmet Erkam Saraç, içerisinde hayatın nefes alıp verdiği öyküler yazıyor. Yanı başımızdaki kırgın ailelerin, toksik ilişkilerin, yalnız bırakılmış çocukların, yeri doldurulamaz kayıpların bataklarını anlatıyor. Bazılarının çıkmak için çabalarken daha da gömüldüğü, bazılarının dibe vardığını bile fark etmediği bataklar bunlar.
Battığımız Bataklar, acının farklı yüzlerini, hiçbir filtreden geçirmeden, saklamadan, olabildiğince somut halleriyle karşımıza çıkaran, cesur bir ilk kitap.
Baudelaire Fraktali
Şair Hazel Brown bir sabah oldukça tuhaf dekore edilmiş bir otel odasında uyanır ve Charles Baudelaire’in tüm eserlerini yazdığını fark eder. Hayır, Baudelaire’in kendisi değildir ama onun eserlerinin muharriri olmuştur! Bu ne kadar şaşırtıcı olursa olsun, Hazel Brown için yazar olmak üzere çıktığı imkânsız yolculuktan daha şaşırtıcı değildir. “Lanetli şair” ruhuyla canlanan Brown Londra, Vancouver, Paris ve Fransız kırsalı arasında mekik dokuyacaktır. 1980’lerin başından günümüze akıcı bir şekilde, kiralık odadan kiralık odaya geçerken modernite, yoksulluk ve mükemmel ceket gibi Baudelaire saplantılarını düşünür... Bu artık bir dişi-dandy’nin hayatının efsanesidir.
Bir yandan büyülü gerçekçilik, bir yandan feminizm ve feminist poetika, bir yandan terzilik tarihi, bir yandan kitap tutkusu, bir yandan çağdaş sanat ve 19. yüzyıl resmine duyulan aşk ve en çok da bir kadınlık hikâyesi Baudelaire Fraktali. Kanadalı şair Lisa Robertson’un “ilk romanı” geleceğin klasikleri arasında…