Taksici
₺0,00
Stokta yok
Taksici
Çalan zile gittiğimde genç bir bayan elindeki sigarasını öfkeyle yere atıp, sert bir şekilde arabaya bindi. Durumu iyi gözükmüyordu.
“İyi misiniz?” diye sordum. Biraz cevap vermedi ve sonra “Nişanlım beni terk etti.” dedi.
“Ne zaman?” diye sordum “Şimdi, şu an nişanlım beni terk etti.”
Bayanın psikolojisi hiç iyi gözükmüyordu. Eşimin tabiriyle “burnumu sokma zamanı” idi.
Kaç yıldır nişanlı olduklarını sordum “2-3 yıl gibi bir şey” dedi.
“Niçin terk etti?” dedim;
“Başkasını bulmuş.” dedi.
“Sizinle niçin bu süreçte nişanlı kalmış?” dedim,
“Gönül eğlendirmek için.” dedi.
Bu durumdaki birisine yardım etmeliydim. Duygularına tercüman olarak onun duygularını anladığımı ona gösterip sonra da onun teselli olabileceği şeyleri hatırlatmalıydım.
Bir iki dakika düşündükten sonra bayana:
“Hakikaten çok kötü bir durum, şimdi ailenize ne diyeceksiniz, arkadaşlarınıza ne diyeceksiniz, çevrenize ne diyeceksiniz?” dedim ve bayan hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun ağlamasına biraz izin verdikten sonra Ona: “Yarın gidin bir şükür kurbanı kesin.” dedim. Afallamıştı. O nişanlısı tarafından terk edilmiş, bir “şoför parçası” ona bundan dolayı kurban kesmesini söylüyordu.
Öfkeli ve meraklı bir ses tonuyla “Neden kurban kesecekmişim?” diye sordu.
“Böyle bir adamdan kurtulduğunuz için kurban kesmelisiniz ya evlendikten sonra, sizi kucağınızda çocukla terk etseydi daha mı iyi olurdu?” dedim.
Kadın biraz düşündü. Ben aynı minval üzere biraz daha konuştum. Araçtan inerken havası değişmiş daha olumlu düşünceleri ses tonuna yansımıştı. “Abi, biraz rahatladım, teşekkür ederim.” dedi ve gitti. Artık bir tesellisi vardı…
İlgili ürünler
Denizler Arslanı
Falaka – Parıltı Yayınları
Osmanlı’da çocukluk nasıl yaşanırdı?
Eğitim hangi yollarla verilirdi?
Ahmet Rasim, başta bunları ve daha fazlasını, anılarından doğan Falaka’da, 19. yüzyılın İstanbul manzaraları eşliğinde anlatıyor.
Edebiyatımızın en üretken kalemlerinden Ahmet Rasim,
okul hayatının ilk dönemini oluşturan “mahalle mektebi” yıllarında yaşadığı olayları, kıvrak kalemiyle yazıya döktü. Bugünden bakıldığında bir yanı trajik, bir yanı komik sayılabilecek bu tecrübeleri 1927’de, Falaka adı altında yayımladı.
Falaka, o günden bu yana hayatımızda ve
Ahmet Rasim’in, dahası edebiyatımızın en çok okunan
kitapları arasında yer alıyor.
Şimdi, günümüz Türkçesiyle…
Halid Ziya Uşaklıgil’in Kaleme Aldığı Ve Tercüme Ettiği Öykülerden Bir Seçki: Nakil
Türk edebiyatının usta kalemlerinden Halid Ziya Uşaklıgil, henüz çocukken Gedikpaşa Tiyatrosu’nda seyrettiği oyunlar vesilesiyle Fransız kültürü ve edebiyatıyla tanışır; bu tanışıklık İzmir Rüşdiyesi’nın sıralarında öğrenciyken Fransızca dersine duyduğu sevgiyle daha da ileri bir boyuta taşınır. Yine bu esnada yazar, özel hocası Auguste de Jaba’nın etkisiyle ilk tercümesini yapar; önceleri Jaba’nın seçtiği kitapları tercüme ederken bir süre sonra bağımsız devam eder ve tercümeye duyduğu tutkuyu şu sözlerle dile getirir: “Artık delice bir hevesle, birini bırakıp ötekine koşarak, bir oyuncak dolu masanın önünde kendisini şaşırmış bir çocuk hâliyle tercümeler yapmaya başladım.”
Halid Ziya Uşaklıgil’in Alphonse Daudet, Guy de Maupassant, Émile Zola gibi Fransız edebiyatının önde gelen kalemlerinden tercüme ettiği öykülerle kendi öykülerini bir araya getirdiği ve çiçeği burnunda bir yazarın hikâye anlatmanın her yönüne duyduğu derin tutkuyu gözler önüne seren eşsiz eseri Nâkil, eksiksiz olarak ilk kez gün yüzüne çıkıyor...
Sultanmurat
Cengiz Aytmatov, İkinci Dünya Savaşı’nın bütün şiddetiyle devam ettiği yıllarda Kırgızistan’ın bir köyünde, cephedeki askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak için yediden yetmişe herkesin tabiat ve savaş şartlarıyla çetin mücadelesini anlatıyor. Cesur, zeki ve okulun güzel kızı Mirzagül’e tutkun Sultanmurat 15 yaşında olmasına rağmen cephedeki askerlere yardım etmek için seçilen köyün beş gencinden biridir. Sultanmurat’ın gözünden savaşın yıkıcılığını ve insanları adeta birer canavara dönüştürmesini anlatan Cengiz Aytmatov, diğer bütün eserlerinde olduğu gibi, bu hikâyesinde de insana olan inancını vurgulamaktadır. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, insanın içinde sönmeden yanmaya devam eden o sevgi ateşi her türlü zorluğun üstesinden gelmek için insanın sahip olduğu en kıymetli hazinesidir.
Yıldırım Sesli Manasçı-Asker Çocuğu-Beyaz Yağmur
Cengiz Aytmatov’un birbirinden güzel üç hikayesinin yer aldığı kitap; aslında insan, mekan ve hafıza arasında birbirini sürekli besleyen ilişkinin göz önüne serilmesi bakımından büyük önem taşıyor. Aytmatov, Asker Çocuğu isimli hikayesinde tıpkı çocuk kahramanların olduğu diğer hikayelerindeki gibi, çocuğa uçsuz bucaksız bir hayal dünyası vermiştir. Yazarın bu hikayesinde yetim bir çocuğun babaya duyduğu hasret okuyucuya öyle kuvvetli hissettirilmiştir ki, kısacık bir hikayede bunu başarmak elbette Aytmatov’un ustalığını bir kez daha ispatlamaktadır. Beyaz Yağmur hikayesinde aşkın tertemiz halini, Yıldırım Sesli Manasçı’da ise ölümsüz olanın fikir olduğunu anlatan Aytmatov, şu sözlerle Kırgız kahramanını bir Manas anlatıcısına dönüştürür: “Bu dünyada insanlar doğar ve ölür. (…) Ama dünyada, insan hafızası zamana meydan okur. İnsanın kendi hayatı, göz açıp kapatıncaya kadar geçen zaman kadar kısadır. Ölümsüz olan düşüncedir, fikirdir. Ve bu fikirler insandan insana geçer. Ölümsüz olan Manas’tır”

Değerlendirmeler
Henüz değerlendirme yapılmadı.