Kerbela Hz Hüseyin
Zulüm gücü elinde bulunduranın yaratılanlara haksızlık etme hakkını kendinde görmesidir. Alnı secdeye değip de yüreği adalete değmeyenlere inat, dilinden zikir düşmeyip de eliyle saltanat kuranlara rağmen Muhammedî duruş gösterip mazlumların sesi, güvenci olmanın yiğitlik meydanıdır Kerbela.
Bugün Kerbela’yı doğru okuyamadığımız meseleyi bir halifelik ısrarı diye anladığımız için imanımız kısır kalmıştır. Hz. Muhammed’i (sav), Ali’nin (kv) yolunu ve Hüseyin’in (ra) direnişini derinden anlayamadığımızdandır ki…
Allah’a kullukta “sloganca bir aşkımız” var ama “şuurumuz” yok. Tüm yaratılanlara muhabbetimiz var ama samimiyetimiz kalmamıştır.
İki türlü kıyam vardır: İbadetin ve imanın kıyamı. Namazda Allah’a aşkımızdan kıyam ederiz, imanda kıyam ise Allah düşmanlarına, Allah’ın emaneti kullarına zulüm gösterenlere karşı ölümüne karşı durmaktır. Velev ki haksızlığı yapan kendisini “Ben Müslümanım” diye tanıtsa dahi.
Ben Neyzen
Neyzen Tevfik’e göre, insan bu değildi, bu olamazdı. İnsanın gerçekte ne olduğunu kavramak ve bulmak için âdeta insanlıktan çıktı Neyzen. Hırpani kılığıyla sokaklarda, sur diplerinde, çöp kenarlarında tam bir sefil hayatı sürerek; Mevlevihane, meyhane ve tımarhanede nefsini yere çalarak; üflediği neyi, şiiri ve hicviyle aradı insanın aslını.
Neyzen uçsuz bucaksız bir denizdi. Ama elindeki şişede, sırtında zıpkın yarası olan bir kılıç balığı gibi saklamak zorunda kaldı kendini. Şişeden çıkıp karaya vurursa aniden can verecek bir kılıç balığıydı o. Kendini hiçe saydı, hiçliğin hikmet pencerelerinden başka âlemlere baktı. Kendini hiçlikte buldu, "her şey” olmaya uğraşan insana tek başına hakikati haykırdı. Onun aradığı kendisiydi, yapmak istediği ise kendisi olmayanlara ses olmaktı. Aşkın cılız bir kelime değil, Yaradan’a özlemin bir çığlığı olduğunu üfledi nefes nefes. Ama hiç kimse onu bir ucu hüzün, diğer ucu huzur tüten neyi kadar anlamadı.
Tarihimi Çok Seviyorum
Hüzün Yanığı 2
Her kalp bir mağaradır; bazen güneş görmemiş ebrulî bir hüzün renginde, bazen de ateşine rüzgâr değmemiş kurşunî kül renginde… Kuldan küle varan bir hikâyedir hayat, kimsenin göremediği bir yangın yeridir yürek… Başlamadan biten baharlar yaşar insan. Henüz yolun başında solup giden yapraklardır çektiğimiz acılar… Kan gölünde hüzün gözyaşlarımızla durulanırız hayatı anlamak için. Önce sancı, sonra arayış, nihayetinde matem-i vuslattır âşıkların yazgısı…
Hüzün kokulu Turna’dan kül gözyaşları döken Mihriban’a uzanan yolun yorgunudur Cem. Arkasında bırakmak istediği bir hayat vardır, pişmanlıklarla örülü. Her birimizin ihtiyaç duyup da dillendiremediği bir arayışın yolcusudur. Ve her insanın mutlaka bir kırılma noktası olduğunu hatırlatır bize. Uyanmak ister gaflet uykusundan, doruklara sevdalanmak ister kulluğuna ermek için. Ashab-ı Kehf misali imanın ve tevekkülün derinliğine dalmak ister. Hayran olur yedi iman kahramanı gence ve sadakat örneği Kıtmir’e. Revan olur hakikate giden yola...
Günümüz gençlerinin karanlıklarda bin parçaya bölündüğü aşk yolunda onlara iman- ı Aşkın nasıl olduğunu gösterir Cem. Mağara arkadaşlarının Kur’an’da zikredilen övgü dolu hikâyelerinde Cem’den Cemal’e dönüşmüştür... Genç yürekleri uçurum boşluklarından alıp, İlahi Aşkın zirvesine taşıyan bu yolculuk, hepimizin yol hikâyesidir.
Üç mağara: Derinkuyu, Ashab-ı Kehf ve Hira.
Üç karakter: Turna, Cem ve Mihriban.
Üç mekân: Avanos, Bergama ve Tarsus.
Ve İlahi Aşkın aynasında yansıyan sarsıcı bir ibret öyküsü…
Aşkın Gözyaşları 5 (Final Yunus Emre)
Her şeyin herkese yakışmadı¤ı şu dünyada,
Yunusça aşkın herkese yakışması bundandır.
“Dost elinde avareyim
Gel gör beni aşk neyledi”
“Gel! Gör! Aşk neyledi beni,” diyorsun. Nereye geleyim?
Seni görmek aşk mıdır Yunus!
Yaralarım çok derin Yunus. Kanayan yanlarımın üzerine
hasret döktüm. Söyle, nasıl geleyim? “Nedir yaran?” diye sorma!
Hep aşktan Yunus. Hep sevdadan. Aşkın yol yorgunları, vuslatın
hasret vurgunlarıydı onlar. Kimler mi? Aşkın uzun yol yolcuları.
Elbette her aşk yolcusunu arardı, peki ya yolcu neyi arardı?
“Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadı beni kane”
Aşkın Meali 2 Hz İbrahim Ve Hacer
Ben babam İbrahim’in duasıyım. Annem Hacer’in rüyasıyım.“ (Hz. Muhammed s.a.v.)
İbrahim tevhit rehberi, İbrahim tedebbür. İçindeki putu devirmeden başkasının putlarını deviremezsin.
Hacer tevekkül, Hacer teşekkür. Kâbe mi ona komşudur, o mu Kâbe’ye? Kalbini Kâbe edenler bilir.
İsmail teslimiyet, İsmail terbiye. Bazen bir bıçak öğretir sadakati, ne kadar keskinse o kadar güzel.
“Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk!“ diye yankılanıyordu aşkın kıblegâhı Kâbe… Cenabı Allah, köle diye küçümsenen bir kadının kendisine olan aşkı ve imanına, çilesine, sadakatine bir hediye takdim ediyordu: Hacerü’l Esved.
Hz. İbrahim önce içindeki kendi putunu devirdi. Sonra babası Azer’in el emeği göz nuru yaptığı bütün putları un ufak etti.
Her peygamberin bir kalp okulu vardır, bir de ruh miracı.
Kimine ağaç, kimine mağara, kimine kuyu vahiy okulu olmuştur.
Hz. İbrahim’in okulu da miracı da atıldığı ateş uçurumudur.
Aşkın Gözyaşları 3 Kimya Hatun
“Ey aşk! Bu nasıl bir sır? İçine giren tufan oluyor.
Bu nasıl bir hırka? Kim giyse aşk sarhoşu olup çıkıyor. Aşkın çilesini küçümsediğiniz an içinizdeki cehennem büyür. Aşkın çilesiymiş aşka dayanak olan. Yeter ki yan! Dumanın bulut olur.
Yeter ki yak! Ummanlar kazan olur. Nerede ateş, orada su! Nerede su, orada ateş! Ne tuhaf kimya!
Ben, Kimya. Ben Rabbime aşık bir garip kul. Ben, Mevlânâ’nın ci¤erparesi Kimya. Ben dünyanın anlamamakta
ayak dirediği ve yüre¤ine parmak sayısınca kişinin agâh olduğu Tebrizli Şems’i anlamış, yaşamış maşukum. Ey gözleri aşkın gözyaşlarında yıkananlar! Ağlamak gittikçe daha çok zorlaşırken,var mı benim için de birkaç damla gözyaşınız?”
Aşkın Gözyaşları 2 Hz Mevlana
Şems’in o son mektubu sonrası ne vakittir baygın hâlde yattığını bilmeyen Mevlana, yatağın içinde doğrulur.
Kurumuş bir dal gibi düşer yana kolları. Avucundaki mendile bakar, Şems’in kan izleri hâlâ tazedir zümrüt yeşili mendilin ucunda.
“Yusuf gibi kuyuya mı attılar seni, güneşi gökten koparıp hançerleyenler kim? Bu nasıl sır, adım atanın göğe yükseliyor feryadı. Bu nasıl bir gömlek, kim giyse gözlerine kan iniyor.” Kendine gelen Mevlânâ bir nara atar: “Allah’ım, acılarımı örtme!”
“Bu aşkı, bu dostluğu bize çok gördüler Şems’im. Ah, neylersin ah! Ey yaralı gönlüm, gecelere bu dilimi lal et.
Silinsin aşk künyesinde ismim, ister cemal yaz, ister celal et. Ölüm bize tez gelir şems’im, ha hançer ile gelsin ha can dediklerimiz cellat olsun.”
Aşkın Gözyaşları 1 Şems Tebrizi
Yedi eşkıya, yedi hançer, yedi oluk kan. Aşkın güneşinden ateş yerine kan akmıştır bu defa. Akan kanları ile bir mektup yazmıştır Mevlânâ’sına: “Hamuşum!
Ey benim yüreğimin içi! Ah aşkın gözyaşlarını akıtan can dost!
Bu mektubumun sana geldi¤inde bilesin ki; Başımı kesip kör kuyuya atsalar. Şah damarımdan oluk oluk kanı akıtsalar, dokuz yurda tenimi lime lime dağıtsalar, yedi çakal sürüsü vücuduma saldırsalar kırmazdı acılar beni, yorardı belki teni. Özümsün, özümle ararım Mevlânâ’m seni. Şems’in kurban olsun sana. Ve yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş.”
Aşkın Meali 3 Hz Ali Ve Fatma
İnsan ancak ihlaslı bir aşk ile farkına varır kendisinin. Ve o aşkın duasal kelimeleri ile yürür sevdiğinin ruhunda. Aşkın kelimeleri ile huzura erişir. İnsan hep ‘bir’ aşk arar ya sevdiğinde. Bu aşkı bulduğu an ona aşık olur. Aslında âşık olduğu o insan değildir. O hep tek ‘bir’ aşka aittir. Ey en sevdiğim Fatma! Bu dünyada birbirimizi ne kadar sevdiysek hep o ‘bir’ aşk içindir.
Ali hep sevdi. Coşkuyla sevdi. Aşk ile sevdi Fatma Zehra’sını. Kalan ömrü eninde sonunda bir vedaya sığdırılmış bir kadının gözlerinden yükselen dumanın dilini hiçbir söz çözemez.
Yalnızlık, benim ebedi istirahatgâhım. Suskun gözlerimi dağların mor dudaklarına dikmişim. Ve sen, benim yaralı güvercinim! Ay yarim! Gözlerini bana dikme ah Ali’m, kapat! Ah canım! Canımı ne de güzel acıtıyorsun!
Ey Ali, ey aşkım! En sevdiklerinden ayrılmayı göze alamayınca ‘En Sevgili’ye ulaşamazsın.
Ah kalbim! İnlemenin, ağlamanın insanı nasıl kuş gibi hafiflettiğini bilemezsin. Yalnızlık yaşar! Çığlık yükselir!
Gözyaşı insanın aşkını, acısını, yalnızlığını gösteren en sadık sözdür.