Bir Gece Yıldızlarla
Ne Mutlu Türküm Diyene
Atlıkarınca
Havva
Küçük Dünya
Ak Topraklar
Tutsak
1960 öncesi Türkiye’si ve Kerkük. Tutsak’ta üç tutsaklık birbirine geçer, dolanır, birlikte akar: yaklaşan ihtilalin gerilimindeki Türkiye’de insanların insafsız siyasî akışa tutsaklığı, yanlış bir evliliğe hapsolmuş kadının tutsaklığı ve Kerkük Türkü’nün Irak diktatoryası altındaki tutsaklığı. Romandaki 1960 öncesi Kerkük’tür ama o Kerkük hiç bitmedi. Orda katliamlar hâlâ devam ediyor. Ne diyelim? Bir yakın tarih romanı mı, aktüalite mi, kehanet mi? Belki hepsi.
“Midem ne kadar çok bulanıyordu. Gözlerim kapalı, istediğim o kurşun uykusu yok. Kafam, bozuk bir motor gibi ağır ağır çalışıyor. İçimde bir yerde iniltiler; ‘öldü’ diye değil, ‘beni bırakıp gitti’ diye yanıyorum! Tanrı’m, bu kadar mı bencilim ben? Bu kadar mı vahşi, gaddar? Gayrı özümden de iğrenmiyorum; cam gözlerle, camdan gerçeklere bakanlar gibiyim.”
Nisan Yağmuru
Bukağı
Sancı
1968-1980 arasında sancı çeken Türkiye. Sovyet ideoloji saldırısı karşısında şaşkın iktidar. Üniversitede, sokakta silahlı terör. İşkence ile şehit edilen Dursun Önkuzu... Ve ülkücü direnişin yükselişi. Ülkücüler olmasaydı Sancı romanı olmazdı. Fakat bu kitabın etkisi o kadar kuvvetli ve yaygındır ki, belki Sancı olmasaydı sonraki nesiller de o kadar ülkücü olmayacaktı.
Hacı Bayram
Fikir eserleri akla, şiir gönle hitap eder. Roman hem akla, hem gönle... Romanın asıl üstünlüğü de bu olsa gerek. Tasavvufda sır düşünmekle anlaşılamaz. İlla yaşanması gerekir. Tasavvuf dervişlikle yaşanır. Derviş düşünürken hisseder, hissederken düşünür. Hem gözüyle, hem gönül gözüyle görür. Yunus, Hacı Bektaş, Hacı Bayram, Niyazi Mısrî tasavvuf zirvelerini de hem anlamak, hem de hissetmek gerekir; aynı anda. Çağımızda hepimiz derviş olamayacağımıza göre bunu başarmanın en uygun yolu, onları Emine Işınsu gibi bir kalemden okumaktır. Anlarken hissetmek hissederken anlamak için.