Sevgili
Modern Fransız edebiyatının en önemli ve üretken isimlerinden Marguerite Duras, sömürge toplumunun değer yargıları, ailesi ve yoksulluk arasında sıkışmış genç bir kadının ilk aşkını ve ilk cinsel deneyimini kaleme aldığı yarı otobiyografik romanı Sevgili’de, kendi bedeni ve yaşamı üzerinde hakimiyet hakkını kimseye vermeyen tavrıyla, kadın özgürleşmesi yönünde de önemli bir yapıta imza atmış olur.
Gerçeklikle imgeselliğin birbirine karıştığı Sevgili, yasaklarla ve benliğiyle boğuşan bir genç kızın kendini yaratma sürecine dair edebiyat tarihinin en şairane, en olgun metinlerinden biri olarak unutulmazlar arasında yerini almıştır.
Yayınlandığı 1984 yılında Goncourt Ödülü’ne, 1986’da ise İngilizcede yayınlanan en iyi roman ödülüne layık görülen, tüm dünyada milyonlarca okurla buluşmuş ve sinemaya da uyarlanmış bu ölümsüz eser Tahsin Yücel çevirisiyle yeniden Türkçede...
Tepetaklak
Tanrı Çocuğu Korusun
Afro-Amerikan edebiyatına yaptığı katkılar nedeniyle defalarca ödüllendirilmiş Toni Morrison, son kitabı Tanrı Çocuğu Korusun’da eritme potası ve çok kültürlülük gibi asimilasyon politikalarıyla Amerikanlaştırılmış yeni siyahi kuşağın psikolojisini irdeliyor. İnsanın hikâyesine çocukluğun ne şekilde yön verdiğini ve travmaların bazen onulmaz yaralara dönüşürken, bazen de kişi için nasıl sıçrama tahtası olabildiğini mercek altına alıyor.
Başarılı, özgüvenli ve yalnızca beyaz giyinerek teninin rengini özellikle öne çıkaran siyahi genç bir kadının yaşadığı ayrılık, geçmişindeki sevgiden yoksunluk ve kalp kırıklığıyla yüzleşmesine neden olurken, bir varoluş buhranına kapılarak aşkın peşinde gerçek benliğinin izini sürmesine yol açıyor.
Sevilen, En Mavi Göz ve Merhamet gibi etkileyici romanların yazarı Toni Morrison’dan, çocukluktan yetişkinliğe giden yolda sevgi, aile, başarı, arkadaşlık ve güven gibi hatırı sayılır konuları ele alan incelikli bir anlatı...
“Bir çocuğa ne yaptığınız önemlidir.”
Kadınlar
Farklı coğrafyalardan, ahir zamanlardan, yakın geçmişten, her yaştan, her sınıftan kadınlar...
Kimi büyük kimi küçük eylemlerle, kimi konuşarak kimi yalnızca susarak, yaparak ya da yapmayarak tarihin akışını değiştirmiş kadınlar... Engizisyona, senatoya, kiliseye, sömürgecilere, faşizme direnen kadınlar... Dans eden, seven, sevişen, ağlayan ve gülen kadınlar...
Eduardo Galeano yine dünyanın bütün köşelerini dolaşarak, kadınlar şahsında bir insanlık tarihine davet ediyor okuru. Yalnızca tekerrürden ibaret olmayan, çomak da sokulabilen bir insanlık tarihine...
Her satırıyla etkileyen, öfkelendiren ve umut veren bir derleme. Galeano ölümünden sonra da “dünyanın vicdanı” olmaya devam ediyor.
Sevilen
Kölelik cehennemine içeriden bir gözle bakan Sevilen, çocuklarıyla birlikte kölelikten kaçan bir kadının özgürlük savaşını anlatıyor. Geçmişin ağırlığını omuzlarından yıllar sonra dahi indiremeyen, onun hayaletleriyle boğuşan Sethe, annelik vicdanıyla, kadınlığıyla ve ait olduğu toplumla hesaplaşıyor. Kadınlık ve annelik duygularıyla müthiş bir şekilde harmanlamış Toni Morrison’ın bu dev eseri, zalimliklerle dolu bir tarihe ışık tutarken, siyahi bir ailenin merkezinde çok kişisel bir varoluş hikâyesinin duygu dolu inceliklerini ıskalamamayı başarıyor.
Acı ve güzelliği yan yana getiren şiirsel diliyle Toni Morrison’a Pulitzer Ödülü’nü kazandıran Sevilen, büyülü atmosferi ve doğaüstü detaylarıyla fazlasıyla sahici bir masal…
Dünyanın Bütün Sabahları
Bir usta. Sainte Colombe. Çalgısıyla insan sesindeki tüm tınıları çıkarabildiği söyleniyor. Karısının ölümüyle iyiden iyiye içine, müziğine kapanan bu adam, köşesinde iki kızıyla birlikte yaşıyor.
Bir öğrenci çalıyor bir gün kapısını. Öğrenci dediğimize bakmayın, adam Marin Marais, ama daha gencecik. Sainte Colombe'dan müziğinin gizini öğrenmek istiyor. Sainte Colombe onu yanına alacak. Büyük kızı da vurulacak çocuğa.
Dünyanın Bütün Sabahları gölgelere övgüdür, gölgelere ağıt. Ulu bir dut ağacının dalları arasına kurulmuş, viyola sesinin eksik olmadığı derme çatma bir kulübenin altında biten, yaşayan, ölen ve dirilen gölgelere…
Alain Corneau tarafından 1991'de filme uyarlanan, Jean-Pierre Marielle ve Gerard Depardieu gibi usta oyuncular ve Jordi Savall'in ezgileriyle zenginleşen Dünyanın Bütün Sabahları çağdaş edebiyat kadar sinema tarihinin de unutulmazları arasındadır.
Otoportre
Edouard Leve bu eserinde hiçbir gizlisi saklısı olmadan tüm benliğini okura açıyor. Hatta diyebiliriz ki, samimiyet mefhumunu da aşarak okur karşısında sahiden çırılçıplak kalıyor. Okuru yer yer kendisiyle özdeşleştiren, yer yer kıskandıran, utandıran, kızdıran bir üslup var karşımızda. Nefes almadan yazılan, cümleleri akla geldiği gibi sıralanan, gerçeklikle kurmacanın iç içe geçtiği Otoportre, tıpkı yazıldığı şekilde okunmaya davetiye çıkarıyor. Daha da önemlisi, Leve’i İntihar’ı yazmaya ve yazdığını yaşamaya, kendi canını almaya götüren yolun taşlarının nasıl döşendiğinin ipuçları Otoportre’de yer alıyor.
İntihar
Edouard Leve, yirmi yıl önce intihar etmiş, belki hayali belki de gerçek çocukluk arkadaşına uzun bir mektup niteliğindeki İntihar’da, yaşamayı reddeden kahramanının gerçekçi bir portresini sunuyor. Yetenekleri, arzuları ve duyarlılıklarıyla yazıya taşıdığı arkadaşının intiharını tüm aşamaları ve en ince ayrıntılarıyla anlatıyor.
Kitabı tamamlayıp yayıncısına teslim ettikten sadece on gün sonra ise kendi hayatına tıpkı arkadaşı gibi son veren Leve, İntihar’dan sonra dünya edebiyatının sonsuza dek genç kalacak, kült yazarlarından biri olmuştur.
Ve Günler Yürümeye Başladı
Galeano’dan her güne bir masal değil, her güne bir gerçek. Bir takvim formatında yazılan Ve Günler Yürümeye Başladı, 1 Ocak’tan 31 Aralık’a her gün için yakın tarihte ya da eski çağlarda o gün yaşanan özel bir hikâye anlatıyor. Eduardo Galeano, Aynalar’da olduğu gibi kadın, erkek, iktidar, yerliler, ırkçılık, emperyalizm, kültürler, daldan dala atlayarak; değinilmedik konu, ulaşılmadık coğrafya, çoğaltılmadık ses bırakmıyor. Sürekli daha ileriye taşımaya çalıştığı minimalist stili ise zirvede. Fazladan tek bir sözcük bile kullanmak istemiyor, her şeyin özüne inmeye çalışıyor: konunun, insanın, sözcüğün, tarihin... Söylemek istediğini mümkün olan en kısa biçimde aktarmak; herhalde Galeano edebiyatının en güzel özeti budur. Hüzünlü sayfaların ağırlığı kaçınılmaz olsa da geleceğe yönelik umudu her satırda hissettirerek "dünyanın vicdanı" yakıştırmasını Eduardo Galeano’nun ne kadar hak ettiğini, bu kitap bir kez daha teyit ediyor.
Enigma
Ders vermekten sıkılmış bir edebiyat profesörü, yazar olmayı delicesine isteyen genç bir kız, yetenekli bir şair ve zeki bir kiralık katil olmayı aynı anda başaran genç bir adam ve konuşmayı pek sevmeyen Japon kız... Onları “Bartleby ve Şürekası” isimli kitapçıda ne bir araya ne getirebilirdi? Elbette edebiyat ve onun dönüştürücü gücü.
Kendilerini “Yatak Odası Filozofları” olarak adlandıran bu dörtlü çetenin entelektüel ve cinsel hayatını tek bir amaç belirler: Edebiyat tarihinde sonlarını beğenmedikleri kült romanlara yeni sonlar yazarak onları piyasadaki asıllarıyla değiştirmek...
2008’de İspanya’da En İyi Roman seçilen Almodovar Teoremi ve Son Devrimin Güncesi adlı çarpıcı romanların yazarı Antoni Casas Ros’tan haz ve edebiyat üzerine kurulu etkileyici bir anlatı...
İçsel Çatışmalarımız
"Ben insanın var olan potansiyellerini geliştirmek ve ‘iyi’ biri olmak için hem becerisi hem de arzusu olduğunu düşünüyorum; bunlar bozulduğunda başkalarıyla ve dolayısıyla kendisiyle ilişkisinin de bozulacağını düşünüyorum. İnsan değişebilir ve hayatta olduğu sürece değişmeye devam edebilir." Horney’nin nevroz teorisi kendinden öncekilerin aksine "yapıcı"dır. Freud’un insanı harekete geçiren dürtülerin ancak denetim altına alınabileceği, en iyi ihtimalle "yüceltilebileceği" teorisini ters köşeye yatırır ve insanın içinde bulunduğu koşullar değiştirilerek kendisinin de değişebileceğini söyler. Nevrozların altında yatan çatışmalar hafifletilebilir, hatta fiilî bir biçimde çözümlenebilir ve böylece kişiliğin gerçek anlamda bütünleşmesi sağlanabilir. Freud’dan sonraki kuşakların en özgün psikanalistlerinden biri olan Karen Horney, kültürün ve çevrenin önemini vurgulayan ve yabancılaşma sorununu, kendini gerçekleştirme ve özgürleşmeyi merkezine alan bir yaklaşım geliştirdi. Yeni ve dinamik bir nevroz teorisi ortaya koyan Horney, İçsel Çatışmalarımız’da, "insanlara yaklaşma", "insanların aksine gitme" ve "insanlardan uzaklaşma" durumlarındaki temel çatışmaları ele alıyor.
Lilith
Aynalar
"Ben hatırlama takıntısı olan bir insanım," diyor Eduardo Galeano, tarihçi olarak anılmasına itiraz ederek. "Her şeyden çok da Amerika'nın, unutkanlıktan mustarip Latin Amerika'nın geçmişini hatırlama takıntım var:
Ancak bu kez dünyanın bütün cografyalarını dolaşarak, fiziki olduğu kadar zihinlerdeki sınırların da ötesine geçerek, unutulmuş ya da öğretilmemiş bambaşka bir tarihi hatırlatıyor Galeano. Her şeyin özüne inmeye çalışan minimalist ve nüktedan diliyle, eski çağlardan günümüze tarihi, edebi, politik anekdotlarla ve başka bır bakış açısıyla "Neredeyse Evrensel Bir Tarih."
Alternatif tarih yazımının en güzel örneklerinden biri olan Aynalar, insanlık tarihinin acı ancak umut dolu bUtun ayrıntılarında soluk aldırarak, dünyaya bakışınızı değiştirmeyi vaat ediyor ve Eduardo Galeano bır kez daha ''dünyanın vicdanı" olmaya devam ediyor.
Almodovar Teoremi
Bir gece aniden yola fırlayan bir geyik, korkunç bir trafik kazası, kazada ölen bir sevgili, yol olan bir yüz, uçup giden hayaller, yalnız, düşünerek geçirilen yıllar ve aşkla, cinsellikle, edebiyatla yeniden, yepyeni bir hayat... Hayatını internetten matematik dersleri vererek devam ettiren, Antoni Casas film yapacağını hayal eder. Gerçekle gerçeküstü, kurmacayla otobiyografik olanın arasındaki çizgiler yavaş yavaş silinir. Almodovar’ın "yüzü olmayan adama" en güzel hediyesi ise genç transseksüel Lisa’dır. Bir yandan edebiyat, bir yandan aşk, inzivaya çekilmiş yazarı "başka bir şenliğe" çağırır. İçinde yaşadığımız dünyaya dışarıdan, çekildiği inzivadan bakan yazarın gözlemleri ise oldukça çarpıcı. Yüzün, şeklin, görünüşün her şey olduğu bir dünyada, Almodovar Teoremi "çirkinliği güzelliğe çeviren bakışın gücü" üzerine kurulu. Otobiyografiyle kurmacanın, edebiyatla sinemanın, matematikle şiirin, fizikle müziğin, Newton’la Almodovar’ın içiçe geçtiği Almadovar Teoremi, 2008’de İspanya’da en iyi roman seçildi.
Gidiyorum Bu
Her mısrası dehanın gümüş çivileriyle çakılmış, sapasağlam şiirler! gidiyorum bu, en görmüş geçirmiş okuru bile hayretlere gark edecek nitelikte: Fırından yeni çıkmış bir kült kitap!
Ah Muhsin Ünlü, Modern Türk Şiiri’nin keçiyollarında, uçurumlarında, zirvelerinde hünerli bir samuray, muzip bir derviş, fiyakalı bir çita gibi dolaşıyor.
Daha önce yayınlanmamış şiirlerin de yer aldığı bu genişletilmiş baskıyı kıvançla sunuyoruz.
Biçem Alıştırmaları
Ünlü Oulipo akımının kurucularından, Fransız edebiyatının önemli ismi Raymond Queneau'nun Biçem Alıştırmaları, doğurduğu illüstrasyonlar, kabareler, tiyatro oyunları, başka yazarlarca yapılan ekler, ilham verdiği yapıtlarla çağdaş edebiyatın klasiklerinden biridir. Sıradan bir hikâye parçasının 99 değişik biçimde anlatılmasına dayanan, ilhamını ise Bach'ın Füg Sanatı'nın çalındığı bir konserden alan Biçem Alıştırmaları, Oulipo akımının pek çok özelliğinin de nüvesini barındırıyor.
Basit bir motiften ya da hikâyeden yola çıkarak sonsuz sayıda çeşitleme yapmanın mümkün olduğu gösteren Biçem Alıştırmaları, dilin, anlatımın, gerçekliğin çokyönlülüğü ve çeşitliliği üzerine son derece ciddi imalar içeren bir mizah kitabı (ya da son derece gayriciddi bir dilbilim kitabı) olarak da okunabilir. Queneau'nun bu en çok iz bırakmış yapıtı, gözden geçirilmiş çevirisiyle yeniden Türkçede.
Boğaziçi Şıngır Mıngır
Zilif
Güneş Batarken
Savaş sonrası Japonyası'ndaki kültürel yıkımının toplumsal izdüşümünü ve bireyin kalabalıklar karşısında giderek yabancılaşarak insani değerlerini yitirişini ustalıkla işleyerek tüm zamanların en çok okunan eserlerine imza atan Osamu Dazai, yaşamına son vermeden kısa bir süre önce kaleme aldığı Güneş Batarken'de, soylu bir ailenin parçalanma ve umutsuzca çırpınma hikâyesine ayna tutuyor.
Ailenin her bir üyesi kişisel açmazlarının farklı yönleriyle boğuşurken, Dazai İnsanlığımı Yitirirken'in unutulmaz başkarakteri Yozo'yu anıştıran erkek karakterleri geri plana atarak sözü bu kez, dönemin kemikleşmiş ahlaki değerleriyle mücadele etmek ve bireysel kurtuluşa ulaşmak için toplumsal fayda üretmeye yönelen kadınlara veriyor. Şehir ve taşra hayatının dayattığı gündelik pratiklerle kuşatılmış bireylerin makûs talihleriyle imtihanı, Dazai'nin keskin analizleriyle okura canlı bir toplumsal panorama vaat ediyor.
Alınteri
Sömürge döneminden kalma eski binanın çinko damlarını, kırık dökük kiremitlerini kızdıran güneş, içerideki pis havayı daha da yoğunlaştırıyor; ter, kan ve sidiğin ağır kokusu sıcak havada nefes almayı dahi güçleştiriyor... Bir parça ekmeğe ulaşmak için gün boyu çamaşır kolalamak, dikiş dikmek, gemilere yük taşımak, dilenmek, bedenlerini satmak zorunda olanlar; yarınsız ve mülksüzler, karınlarını doyurabilmek için her gün yeniden dalıyorlar hayat kavgasına... Açlığın, çaresizliğin, bitin pirenin farenin, hastalık ve sefaletin eksik olmadığı bu kavgaya, elbette insanın olduğu her yerdeki gibi şarkılar, danslar, aşklar ve mavralar eşlik ediyor.
Latin Amerika'nın usta kalemlerinden Jorge Amado, tek göz odalarında aynı yokluğu paylaşanların ortak yaşam alanı Pelourinho Yokuşu 68 numaranın sakinleri üzerinden uzunca bir dönemin ve koca bir coğrafyanın röntgenini çekiyor. Boş kaynayan tencerelerin tıkırtılarına ve veremli öksürüklere patlamakta olan grevlerin sloganları, zengin nişanlı düşleri kurduran ucuz melodramlara anarşistlerin bildirileri karışıyor. Böylelikle bu ortak geleceksizlikten kurtuluşun yol haritası da giderek şekilleniyor. Sınıflar ortadan kalkmadığı sürece güncelliğini yitirmeyecek Alınteri, ilk kez Türkçede.
Hayatı Yürümek: Sakin Bir Mutluluk Sanatı
Polonya’da Bir Kuş Var
Önceleri ince ince atıştıran, derken yeri göğü beyaza boyayan bir tipidir vuruyor ormanı, sığınaktaki cılız ateş çalı çırpıyla harlanıyor. Amansız Polonya kışı hem partizanların hem de düşman askerlerinin kanını donduruyor; bıkkın homurtular, alaycı kahkahalar, kanlı öksürükler ve ateşin o tatlı çıtırtıları kar sessizliğinin altında eziliyor. Ama yine de köknar ağaçları arasında, soğuğa, açlığa ve çaresizliğe inat umudun ve özgürlüğün ezgileri söyleniyor... Polonya'da Bir Kuş Var, savaş tüm şiddetiyle sürerken aşkı tadıp edebiyata, müziğe sığınan genç bir delikanlının, partizanların yanında, ormanın kalbinde, okullarda öğretilmeyen hayat dersleriyle dolu mücadelesinin hikâyesidir. İkinci Dünya Savaşı'nın kaderini belirleyecek nihai çarpışmaları bekleyenlerin, Stalingrad'dan yükselecek zafer çığlıklarına kulak verenlerin, dostluktan, dayanışmadan ve sanattan vazgeçmeyenlerin Polonya göklerinde kanat çırpan özgür bir kuşa duyduğu inancın tecellisidir. Romain Gary'den önemli olan hiçbir şeyin ölmeyeceğine canı gönülden inananlara; direnişi ve yaşamı onurlandıranlara bir saygı duruşu...
Resitatif
Nobel ve Pulitzer Ödüllü Toni Morrison'un kaleme aldığı ilk ve tek öyküsü Resitatif, okurlarını kadim bir bulmacanın çözümüne davet eden yazınsal bir deneydir.
Morrison farklı ırksal kimlikler üzerine inşa edilmiş iki başkarakterli bu öyküde her türlü ırksal kodu, anıştırmayı ve klişeyi belirsizleştirmeyi amaçlayarak okuru çözümsüz görünen bir oyuna dahil eder.
Okuma deneyiminin başlı başına ırkçılık karşıtı bir edime dönüştüğü bu çokkatmanlı öyküsünde Morrison, karakterlerin renkleri de dahil, bulanıklaştırdığı tüm ırksal, sınıfsal ve toplumsal farklılıkların keskin çizgilerinde usta bir ip cambazı misali gezinirken, bir yazar olarak omuzlarında taşıdığı sorumluluğu bir nebze de olsa okurlarıyla paylaşma çağrısında bulunur.
Zadie Smith ise kendi deneyiminden yola çıktığı derin okumasıyla okurları düşecekleri tuzaklara karşı uyararak ve öykünün derinliği hakkında ipuçlarını sererek adeta bir kılavuz görevi görür.
Değişen siyasal iklimin ve zamanın ötesinde bir armağan...
Kadının Işığı
Romain Gary'den gecenin kör karanlığında arşınlanan sokaklara geri dönenlere, kaçınılmaz bir ölüm karşısında yitip gitmemekte direnenlere, alayın ve ironinin iktidarına göz kırpanlara, ama en çok da artık orada olmayan, bir başka surette yeniden karşılaşılacağına inanılan sevgiliyi bekleyenlere bir vasiyet, bir elveda, parıltılı bir aldatmaca: Kadının Işığı...
Çiseleyen yağmur altında bir taksinin kapısı aralanır, dalgın adamla kederli kadının bedenleri, göz kırpışları, kederleri çarpışır. Peşpeşe yuvarlanan kadehlerle diller sürçmeye, bellek asla uğramaması gereken dehlizlere sızmaya başladığında mutsuzluk sarhoşu bu iki yabancı için ölümü, hüznü ve vedayı birbirlerinin kollarında duyumsama vakti gelip çatmış demektir. Ölümden ölesiye korkan faniler tarihin en görkemli oyununu, yaşamın ta kendisini oynamaya başlar. Tek bir gecede yitirilenler ve yakıp kavuran özlem, ölümün üzerinde yükselerek dolar başkalarının boşalttığı yerlere...
Kanlı Oda
Halk hikâyelerinde ve masallarda karartılıp görmezden gelinen arzular, lanetlenmiş dişil enerji ve kadın cinselliği; Kanlı Oda'da Angela Carter'ın fantastik, gotik ve büyülü gerçekçi dokunuşlarıyla tıpkı bir prizmadan yansırcasına ışıyor.
Mitlerdeki feminist eleştiriye tabi tutulan toplumsal cinsiyet kalıpları yalnızca içerikçe değil, biçem ve karakterler bağlamında da tersyüz ediliyor: Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Mavi Sakal, Güzel ve Çirkin, Pamuk Prenses, Kont Drakula... Carter, her birini yapısöküme uğratarak Brontë Kardeşler'den ve Poe'dan aldığı ilhamla, kadın yazınında çığır açan Jeanette Winterson, Margaret Atwood ve Clarissa Pinkola Estés'e uzanan sonsuz bir köprünün temellerini atıyor.
Beyaz atlı prensler eyerlerinden çoktan düştü; ve sözü kadınlar aldı...
Dar Kapı
Nobel ödüllü André Gide'in ilk büyük edebi başarısı olarak kabul edilen Dar Kapı, otobiyografik paralelliklere rağmen yazarın edebi arayışlarının ürünüdür: Din, ahlak, aşk, fedakârlık, erdem arasındaki geçişkenlikler üzerinde yükselen eser nihayetinde, geleneksel trajedinin yepyeni bir zeminde inşasına varır.
Uhrevi yolların, zoru seçmenin erdemine vurgu yaparken girdiği dolambaçlı yolda hayatı ve dolayısıyla düşünceleri doğallığında dindışı bir alana doğru serpilten, bu yönüyle bir büyüme öyküsü olarak da değerlendirilebilecek Dar Kapı, insan ruhunun derinliklerine uzanan bir yolculuğun kapısıdır.
İla hi lütuf ile mukadderatın kollarında açmazlara sürüklenen duygulara ve kontrolü elden yiten yaşamlara eleştirel bir bakış...
Avare Düşünceler
E. M. Cioran iflah olmaz, soluk kesen üslubuyla bütün fanatizmleri, inançları, dinsel ya da politik imanları yine yerden yere vuruyor: Kimi sayfalar bazı kaçış yollarını imlese de, ilerleme bir kurmaca sürüsüne, tanrı hastalığa, umut ise "uçurumun kenarında körebe oynamaya" dönüşüyor.
Cioran felsefeyi şeylerin "nafileliğinin algısı" olarak ortaya koyarak edebiyat dahil her türlü yanılsamaya karşı giriştiği mücadeleyi ölüm, çöküş, nafilelik, ıstırap, öznel varoluş üzerine aforizmalarla sürdürürken ilk sayfalardaki kişisiz biz ifadesine ben ve sen'i ekliyor ve kitabın iki temel kozunu açıkça ortaya seriyor: maddi, manevi ve tarihsel çürüme ile imkânsız kuşkucu ideal.
Paris'teki dilsel "ikinci doğuş"una tarihlenen ve aynı dönemeçte aldığı düşünsel viraja dair temel bir edebi belge niteliği taşıyan Avare Düşünceler'de kalemini Baudelairevari bir koyuluğa doğru akıtarak nihayet intihar motifini öne çıkaran Cioran, insanlığı katiller ile intihar edenler olmak üzere ikiye ayırıyor: İntiharın varoluşun işkencesinde değerli bir kurtuluş kaynağına dönüştüğü satırlar ise, kendini Hiçliğe daha iyi teslim etmek için her türlü inançtan kurtulan "şeylerin dışındaki insan" olarak yazarın istisnai bir otoportresiyle tamamlanıyor.
Yalan – Roman
Bir yazar için prestijli bir edebiyat ödülü almak, onun için bir dönüm noktası niteliği taşır. Romain Gary de Cennetin Kökleri eseriyle Goncourt Ödülü kazanarak dünya edebiyatında rüştünü ispat etmiş bir yazar olsa dahi bununla yetinmeyecektir. Ödülün ardından Fransız eleştirmenlerin, kendini tekrar ettiği iddiası üzerine yeni bir persona oluşturur ve Émile Ajar mahlasıyla yazmaya başlar.
Mevzuatının katılığıyla nam salmış bu ödülü mahlasla ikinci kez kazanarak edebiyat camiasını, eleştirmenleri ve okuru tarihe "Ajar Olayı" olarak geçecek bir aldatmacayla alt eden Gary'nin, bu oyunda kendini yok ederek var edişine anbean tanıklık etmemizi sağlayan, yer yer otobiyografik bir "-mış gibi yapma" öyküsü ise Yalan-Roman'da anlatılır.
Taklitler üzerine kurulu bir normalliğe uyum sağlamaya zorlayan düzenin ortasında sıkışıp kalmış nevrotik bir karakterin burjuva toplumdan öç alma mücadelesi, kaçılan gerçekliğin söylenen tüm yalanlardan daha çarpıcı olduğunu gözler önüne seriyor.
"O oradaydı. Birisi, bir kimlik, ömür boyu tuzak, yokluğun varlığı, bir sakatlık, bir parçalanma, bir hakimiyet kuruyor, bana dönüşüyordu. Émile Ajar.
Kendimi canlandırmıştım.
Donup kalmış, yakalanmış, durdurulmuş, tutulmuş, köşeye sıkıştırılmıştım. Kısacası, vardım."
Celladın Güzel Kızı
İngiliz edebiyatının çığır açan, esinleyici kalemi ve en prestijli edebiyat ödüllerinden James Tait Black Memorial'a layık görülen Angela Carter'ın 30 yılı aşkın hikâye anlatıcılığının dört başı mamur bir yansıması: Celladın Güzel Kızı.
Carter, kadın kahramanlarını kenar mahallelerde, balta girmemiş ormanlarda ya da şehrin işlek caddelerinde mitler, mistisizm, fanteziler ve bir tutam erotizmle çevreleyerek grotesk tablolar çiziyor. Engin okyanusları, kış güneşini, puslu dağları seyre dalıyor, gözünü kan bürümüş avcılar ve onların intikam yemini etmiş avlarıyla pusuya yatıyor.
Aşkla, ölümle ve kanla mühürlenmiş hikâyeler bunlar... Okuru bir labirente düşmüşçesine zahiri gerçekliğine hapseden, kimseyi teskin etmek ya da mutlu sonlara inandırmakla derdi olmayan, yoğun ve çarpıcı satırlarıyla Angela Carter, doğaüstü olanla hakikatin arasında kudretli bir köprü inşa ediyor.
Erotizmin Tarihi
Fransa'nın en aykırı düşün ve yazın insanlarından Georges Bataille, Erotizmin Tarihi'nde, insan cinselliğinin antropolojik esaslarının yanı sıra kültürel ve uygarlık tarihine içkin niteliklerinin bir incelemesini sunuyor. İnsanı hayvandan ayıran bir kavram olarak, cinsellik karşısında duyulan derin dehşet şeklinde tanımladığı erotizmi, Lévi Strauss, Sigmund Freud ve Marcel Mauss'la tartışarak derinleştiren Bataille, yasaklar, dehşet, tiksinti ve çürüme gibi mayınlı arazilerde kendine özgü bir biçimde çarpışarak ilerliyor.
Mahrem dünyanın gerçek dünyaya, ölçüsüzlüğün ölçülülüğe, sarhoşluğun aklı başındalığa karşı durulduğu; bizi köleleştiren yararın ve çalışmanın egemenliğine itiraz edilerek, ânın ve yararsızlığın egemen olduğu tek edim olarak tanımlanan erotizm üzerinden enerjilerin israf ihtimalini yeniden keşfetme çabasıdır Erotizmin Tarihi.
Cennetin Kökleri
Ölüm Gemisi
Harvard Meydanı
Bitmeyen Yol
Mucizeler Dükkanı
O Sonbahar. O Kış
Varışsız yollar, yok yolcular, yarım kalan yarınlar, kırık segâhlar, acı ve kahır dolu bir geçmişten süzülerek gelen zamanın ağır aktığı deltalar... Kâmil Erdem her öyküsüyle, anlatılması zor bir tarihe şerh düşüyor; bir ülkenin tarihinin, akıntıya direnirken parçalanan hayatların, unutturulmak istenenlerin kaydını tutuyor. Dil bu anlatılarda safını hiç terk etmiyor; tanımlanması zor olanın dile gelmesi için kendine has çağıltısıyla akarken okurlara bellek, dil ve edebiyat arasındaki ilişkiye dair de verimli düşünme alanları açıyor.