Uluç Reis
Bu eserinde Halikarnas Balıkçısı, başta Uluç Reis olmak üzere, korsanlığa bir yandan Anadolu çelebiliğini, öte yandan Magrip'in büyüleyici gizemini katan, asıl önemlisi Avrupa kıyılarını bir Kartaca hışmıyla vuran Türk denizcilerini, o kendine özgü üslubu, içten ve coşkulu anlatımıyla romanlaştırıyor.
Cezayir'den Kıbrıs'a, Tunus'tan Girit'e,İtalyakıyılarındanMalta'ya uzanan deniz yolculukları, fırtınalar, aşklar ve Akdeniz'de karşılaştıkları zaman top atışlarıyla birbirlerini selamlayan Türk korsanları…
Bu eser Millî Eğitim Bakanlığı – 100 Temel Eserarasında yer alıyor.
Yunus Emre Hayatı Ve Bütün Şiirleri – Hasan Ali Yücel Klasikleri 18
Yunus Emre: Hayatın ve halkın dili ile gür bir lirizmi kaynaştırarak, tasavvuf şiirinin kurucularından biri olan unutulmaz bir ozandır.
Elinizdeki kitapta, Yunus Emre'nin 1307-8 yıllarında yazdığı bilinen küçük mesnevîsi Risâletü'n-Nushiyye'nin (Öğüt Kitabı) yanı sıra, Gölpınarlı'nın 1930'lardan 1981'e dek sürdürdüğü çalışmalarla, ozana ait olduğu kesinleşmiş "Bütün Şiirleri" yer almaktadır.
Abdülbâki Gölpınarlı (1900-1982); 20. yüzyılda ülkemizin yetiştirdiği en önemli edebiyat tarihçilerinden ve (şarkiyat) doğubilimcilerindendir. Hasan Âli Yücel’in MEB Klasikleri'nden 1980’lere, dîvan, tasavvuf ve halk edebiyatımızdan ve Farsça yaptığı temel yapıt çevirileri ve incelemeleriyle de kültür hayatımızda unutulmaz bir iz bırakmıştır. Gölpınarlı’nın sayısız eseri arasında, Mevlâna Külliyatı, Fuzulî, Nedim ve Yunus Emre’nin dîvanları da vardır.
Kerem İle Aslı – Hasan Ali Yücel Klasikleri 5
Kerem ile Aslı temel yapısının 16. yüzyılda Kerem Dede ya da Aşık Kerem adlı bir aşığın şiirleriyle oluştuğu sanılan ve günümüzde de halk anlatıları arasında en iyi bilinenlerden biridir. Öykü ayrı dinden olan iki sevgilinin kavuşamayışı ekseninde ilerler. Bu kitapta Anadolu ve Azerbaycan versiyonlarının benzerlikleri ve farklılıkları sergilenmektedir.
İsa Öztürk (1926); Cumhuriyet aydınlanmasının Köy Enstitüleri kökenli en önemli çevirmenlerindendir. Fen bilgisi öğretmenliği ve avukatlığının yanısıra, uzun yıllar başta Meydan Larousse olmak üzere belli başlı ansiklopedilerin yazı ve çeviri kurullarında çalıştı. Fransızcadan Diderot, eski edebiyatımızdan Evliya Çelebi Seyahatname - Seçmeler ve Azerbaycan Türkçesinden Köroğlu Destanı gibi yapıtları çevirdi ve yayına hazırladı.
Hangi Atatürk
"Mustafa Kemal’in gözünde, eylemin ‘meşruluğu’ demek, halkça onalanmış olması demektir. Yoksa Kongreleri, Büyük Millet Meclisi’ni anlamak ve açıklamak mümkün olamazdı. Şu sözlerini bir de: ‘... Bir devreye yetiştik ki, onda her iş meşru olmalıdır. Millet işleri de ancak milli kararlara dayanmakla, milletin genel duygularına tercüman olmakla gerçekleşir.’ Siz Osmanlı ülkesinde, ‘milli kararlara dayanmak’, ‘meşruluğu’ bunda aramak ne demektir bilirmi misiniz? Padişahı ve Halifeyi silmek, hiçe saymak demektir! Mustafa Kemal, Amasya Tamimi’nden itibaren, Osmanlı meşruluğunu reddetmiş, tarihsel meşruluğu önemsemiştir. Buysa ‘ihtilâl’in ta kendisidir." -Attilâ İlhan
Alparslan – Ötüken Neşriyat
Yemen Ah Yemen
“Ey göz alabildiğine uzanan Büyük Türk Mezarlığı! Nasıl bir ölü uykusundasın ki bunca şehidin kanı seni yeşertemedi. Hala derin bir sükût içindesin; bir dile gelsen, neler anlatırsın, neler…”
Türk edebiyatının usta kalemi Mehmed Niyazi’nin 2004 yılında yayınlandığı ilk günden itibaren büyük ses getiren Yemen! Ah Yemen!.. romanı, Türk toplumunun gönlünde hiç kapanmayan yaralar açan Yemen’i ve Yemen’de cansiparane bir mücadele veren kahraman Türk askerlerini anlatıyor. Bir tarafta Wayman Buryler ve Lawrencelar ile onların kışkırttığı Yemenli asiler, diğer tarafta ise bizzat Enver Paşa’nın görevlendirdiği “Kuşların Şehyi” Eşref Sencer Kuşçubaşılar ve Mihrali Beyler… Bir tarafta İngiliz altınları ve silahlarıyla donanmış Yemenli asiler, diğer tarafta ise bütün yokluklara, hastalıklara ve imkânsızlıklara rağmen Yemen’i Anadolu’dan ayrı görmeden canını dişine takıp mücadele eden Türk askerleri…
Yorganımı Sıkı Sar
Çelo
"Demek Abi, hökümete başvurursak bu iş olur. Demek, aranırsa arazimi alırım. Aah, bana bir atalık, bir babalık etsen de malımı mülkümü el ellerinden kurtarsan... İki dünyada da duacın olurum." diyen roman kahramanı Çelo’nun hak arama iradesi içinde sürüklendiği çıkmaz yol gerçekçi bir anlatımla işleniyor. 1973 TDK ödülünü alan bu eseri bir kez daha okurlara ulaştırmanın mutluluğu içindeyiz.
Uçtaki Adam
Bu roman daha önce okuduğunuz Köse Kadı'nın devamıdır. Aynı inanmış yiğit Osmanlılar, "Devlet-i Ebed Müddet"in varlığı için kendi varlıklarını pervasızca ortaya koyar, uçlara ölümle, mihnetle alay ederler. Önceki kitapta Köse Kadı İstolni Belgrad kalesinden kaybolmuştu; bu romanda, Köse Kadı'nın hayatının bilinmeyen yönleri aydınlığa kavuşmakta, ayrıca bir başka serhad kurdu Paşaoğlu ortaya çıkmaktadır. Uçtaki Adam'ı okuyunca, Türk'ün, insanların fani, devletin ebed müddet olduğu yolundaki anlayış ve inancını daha yakından kavrayacağız.
Bitmeyen Gece
Çocukluk ve gençlik yılları bütün diğer iki kitabında anlattığı zorlukları önemsizleştiren mesut hatıralarla dolu olan yazara talih bitmeyen bir gece hazırlar. Gözlerinin ışığı söner ve sonra çileler başlar.
Bitmeyen gece insani ve edebî bakımdan ibretlik bir azim şaheseri, sabır, metanet ve vekar destanıdır. Eser yazarın gözlerinin ferine kavuşmak için çıktığı yolculuğu anlatır. Hangi şartlar altında olursa olsun, hayat karşısında yenilmeyen ve direnmekten vazgeçmeyen bir insanın tok ve ümit aşılayan sesiyle yazılmıştır. O ses bazen kendi kendine yakınır, bazen dipdiridir, bazen de tatlı bir üslupla okuyucuyla konuşur.
Bu kitabı da göstermektedir ki Mitat Enç hem edebiyatımız hem de cemiyetimiz için bir övünç kaynağıdır, olmalıdır.
Uzun Çarşının Uluları
Bir portreler şaheseridir. Eski Antep'in kulağı kesiklerini anlatır. Kahramanları esnaf, meczup, yarıcı yahut dul kadın gibi, aklınıza gelebilecek her türden ve sıradan insanlardır. Hiç de öyle, saygıdeğer, çarşıdan geçerken ayağa kalkılan şahsiyetlerden değildirler. Ancak, bu sıradan, hatta biraz çarpık tipler anlatılırken, öylesine sağlam ve sıcak bir insanî ilişkiler ağı çizilir ki, o zayıf kişilikler, yaşanan acılar ve yoksulluklar, müthiş bir güzelliğin içindeki sevimli detaylar gibi kalır. Yazarın büyük ustalığı, her hikâyeye adını veren tek tek kahramanların arka planına yerleştirdiği bu çerçevededir. Bu sayede hem kahramanlarını hikâye tadında ölümsüzleştirir hem de yüzyılımızın başlarındaki Türk toplumundan canlı kesitler sunmaktadır.
Yalnızlar
Yazarın ilk eserim dediği "Akümülatörlü Radyo adlı tiyatro oyununun romana dönüşmüş halidir. "Altın çağında, gençliğinde çektiği yoklukların bir toplum düşmanlığına dönüşmesini önleyen, ama iyi niyetlerinin tepkilerini sertlikten kurtaramayan Doktor Rıza... Onun ölümle karşı karşıya getirip hayata yeniden kazandırdığı genç kız: tek umudun ayakta tuttuğu Şükriye... Mutluluğun bir ameleliği olduğunu kavrayamayan Hürrem ile Murat! Kalbi sevgi ile dolu ama bütün sevgilerin ve sorumlulukların kaçağı, yenik Hüseyin bey!
Köse Kadı
Osmancık
"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir.
Siyah Kehribar
Yazarın ilk romanıdır. Türkiye’yi ve Türk insanını çok iyi tanıdığını sonraki kitaplarında ispat eden yazar bu kitabında sadece “insan”ı ele alır. Kitabın ilk baskısının önsözünde Mümtaz Turhan şöyle der: “Tarık Buğra’nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, “Yirminci asrın hüznü” dediğimiz hastalığı, ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor.” Hikâye, Mussolini’nin İtalya’sında geçmektedir.
Sokakta
Bahaeddin Özkişi, toplumumuzun yaşadığı trajik değişimin hayatın en küçük sahnelerinden olan “sokak”ta bile bütün şiddetiyle kendisini hissettirdiğini, polisiye bir maceranın eşliğinde anlatıyor. Köse Kadı, Uçtaki Adam ve Göç Zamanı kitaplarıyla okuyucunun yakından tanıdığı, Türkçenin büyük kalem ustalarından B. Özkişi, bu kısa romanında bütün bireyleri adeta tek tek bir köşede sıkıştıran ve üstüne çullanan “değişim”i tüyler ürperten bir gerilim içinde sunuyor. “Hatırlıyorum, sakin sokağımızda ilk değişme insanı sersem eden bir biçimde kendini göstermişti. O günden başlayarak her şey, itibar edilen bütün değerler, evler, evin içinde yaşayanlar, kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar hep değişmiş durmuşlardı. Değişme, sokağımızda durmak bilmeyen ve devamlı büyüyen bir yuvarlanma şeklinde başladı, sonra da durmadı, dinlenmedi. Halbuki insan böylesine sakin ve kenar bir sokakta bu kadar köklü değişiklikler olmaz sanırdı.”
Buhara Yanıyor
Turgut Alp
Bu roman, Cengaver romanında ele alınan Osman Bey ve arkadaşlarının mücadelelerinin hemen bir sonraki dönemlerini yansıtır. Bilecik ve Yarhisar'ın fethi ve devlete doğru yürüyüşün ilk adımları, fetih döneminin başlaması romanın temel konusudur.
Ertuğrul Bey önderliğinde Söğüt'e yerleşen Kayı aşireti, Osman Bey lider olunca gazalarını sürdürmüş ve yaptıkları akınlarla fetih dönemine girmiştir. Kulacahisar'ın fethiyle başlayan süreç, Karacahisar, Bilecik, Yarhisar ve İnegöl'ün fetihleriyle devam etmiştir.
Bu dönem, Kayı aşiretinin Osmanlı Devletine dönüştüğü önemli bir dönemdir.
Bu tarihi olaylarla birlikte, Turgut Alp ile arkadaşlarının, şövalye Aramis ile mücadelesi, romanda baştan sona işlenen heyecanlı bir maceradır.
Endülüs’e Veda
Çaka Bey
Malazgirt’te Bir Cuma Sabahı
Benim Adım Yunus Emre
Sabır
İçimizdeki Şeytan Yeni
"İsteyip istemedeğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticede aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması.. "
Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın "kapana kısılmışlığını" gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, "insanın içindeki şeytan"a keskin bir bakış.
Kürk Mantolu Madonna Yeni
"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırzıszılka asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum 'Kürk Mantolu Madonna'yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum." Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamaktan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resimini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.
Sarı Defterdekiler
"Dağ köylerinden, obalardan, kasabalardan ikide bir kopup gelir Adana'ya ve önümüze, ağıtlar, türküler, destanlar sererdi, buruşuk sarı kâğıtlar üstüne yazılmış... Her getirdiği söz yumağı akıllara durgunluk verirdi. Dehşetli acı, dehşetli güzeldi... "Ağıtlar toplamak, ölümle kavgaya tutuşmak gibi bir şeydi. Yitebilecek olanla, yitenle, ölümle, yok olmakla bir yarışma... Kurtarmak gerekti Çukurova ve Toros doğasının, insanın söz serüvenini... Ona 'Türküler Müfettişi' adını takmıştım." Sarı Defterdekiler, Yaşar Kemal'in 1992'de Alpay Kabacalı'ya armağan ettiği defterlerle yer alan koşma, semai, destan, türkü, ağıt, mani ve türkülü halk hikâyesi türlerindeki, çoğu ilk kez yayımlanan derlemelerinden oluşuyor.
Kırk Yedililer
Kırk Yedi'liler en çok sözü edilen "12 Mart Romanı"... Ama 12 Mart'ta neler olup bittiğini anlatmıyor bu kitap. "12 Mart"ta yaşayan çoğu 1947 doğumlu bir genç kuşağı anlatıyor. Füruza'ın ilk romanı, 1975'te Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü almıştı. "Füruzan çağdaş Türkiye'nin önemli yazarlarından biri. Onun ebediyatı çağdaş Avrupa edebiyatının en güzel örnekleri olarak yerini alırken, yine de ülkesine özgü olan her şeyi de birlikte getiriyor." Frankfurter Allgemeine Zeitung, Almanya
Berlinin Nar Çiçeği
Gazoz Ağacı
Sabahattin Kudret Aksal (1920-1993), şairliği ve oyun yazarlığı yanında, çağdaş öykücülüğümüzün belki az yazmış, ama her yazdığında belli bir dil ve biçem kalitesini titizlikle korumaya bilmiş, alçakgönüllü ustası. Ustalığı, öykülerinin önemli ödüller almasıyla da belgelenmiş durumda: Gazoz Ağacı ile 1955 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı, Yaralı Hayvan ile 1957 Türk Dil Kurumu Sanat Armağanı'nı alan Aksal, 1985 yılında da "Vav'lar" adlı öyküsüyle ENKA ödülünü kazandı.
Dr. Arif Yılmaz'ın, bütün yayımları karşılaştırarak notlarla zenginleştirdiği bu eleştirel basımda, Aksal'ın, 20 Haziran 1940'ta Servetifünun'da çıkan ilk öyküsü "Semtin Kahvesi"nden son yazdığına kadar, öykü alanındaki bütün verimi yer alıyor.
Füruzan Gül Mevsimidir
"Askerlerimiz geçerken bütün İzmir pencerelerden sarkmış, ağlıyor, hıçkırıyordu. Sıcağın daha yoğunlaştırdığı toz, her yanı sarmıştı. Bazı şeylerin artık eskisi gibi olmayacağı kuşkusuyla ağlamaya başlamıştım. Beni ilk öpen erkek ölmüştü." Hayatın özeti midir aşk? Nelere egemen olabilir; nelere karşı durabilir? Ne kadar sürebilir ki?.. "Füruzan edebiyatımızda bir olaydır." Memet Fuat