Yaşıyoruz Sessizce
Bu kitap, bizim sagu, mersiye, ağıt geleneğimize, göç edeni de burada tutan, yaşatan yepyeni bir özellik getiriyor. Üç kadim kavram, yaşamın üç büyük izleği, aşk, yalnızlık ve ölüm, şiirden şiire iç içe geçerek birbirinin kapısını çalıyor. Sonra üçü birlikte gelip hepimizin hayatına doluyor. Yaşıyoruz Sessizce, aşkın, emeğin ve dünyanın ölümle bir daha yüceltildiği bir varoluş simyası.
- Şeref Birsel
Sarkaç durdu. Kapı yok.
Ayna buğulanmıyor.
Tanrı bitti.
Ölüm değil büyük ceza
Her zerresi yalnızlık
Bir dünyayı sevmek hala.
Ayrılık burcum…
Parmaklarım birer mihrap çırası
Gövdem bitene kadar tüteceğim başında.
Yedi Güzel Adam
Yeni Şiirler
Yerçekimli Karanfil
Yapı Kredi Yayınları toplu şiirlerini yayımladığı şairlerin kitaplarının tekil baskılarını yapmaya devam ediyor.
Ben Ruhi Bey Nasılım’ın ardından Edip Cansever’in 1958 Yeditepe Şiir Armağanı’na layık görülen kitabı Yerçekimli Karanfil 1957 yılında yapılan ilk baskısındaki Orhan Peker’e ait özgün kapak tasarımıyla okurla yeniden buluşuyor.
Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele..
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.
Yolların Sonu
Yunus Divanı
“Türk şiirini tattım, tanıdım” diyebilmek için yapılacak işlerde ilki Yunus Divanı’na yol düşürmektir. Anadolu’yu sözlerini maneviyatıyla yoğuran, tohumlayan bu mana sultanı, Türk şiirin dahi mayalayan ilk öncüdür. Sözü yücelerden aşırıp gönlümüz düşüren bir pîrdir. Türkçenin o çocuk çağında söylenmiş bu nefis manzumeleri okumadan şiir kapısından girmemek gerekir.
Bu divan, Yunus şiirlerini toplayan yazmalardan eskisi ve güvenilir olduğuna kanaat getirdiğimiz Karaman nüshasını esas alarak hazırlanmıştır. Bu nüshada bulunmayan fakat Büyük Yunus’un olduğunu kabul ettiğimiz/düşündüğümüz manzumeler incelediğimiz diğer yayınlardan alındı. Genel bir okuyucu kitlesi gözetildiği için divan hazırlanırken bazı biçimsel düzenlemeler ve bir çeşit yazım güncellemeleri yapıldı. Kolay okunmasını hedeflediğimiz için, olduğunca külfetsiz bir yazımı, Yunus şiirinin duruluğunu gösterecek bir imlayı tercih ettik. Yunus’un Divanı karşısında bulunmak, büyük, aydınlık ve yüce bi kapının önünde durmak gibidir. O görklü kapıdan içeri girenlere, sözünün manasına erenlere selam olsun.
Yunus Emre Divan
Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni / Ben yanarım gündüz gece, bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim / Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni
Yunus Emre (1240-1320)
Anadolu sahasında yetişmiş en büyük Türk şairi ve mutasavvıf. Hayatı hakkında kesin bilgi olmamakla birlikte Sivrihisar’ın Sarıköy adlı köyünde doğduğu, mezarının da oraya yakın bir yerde bulunduğu tahmin edilmektedir. Asıl adı Yunus Emre, mahlası ise Aşık Yunus, Derviş Yunus’tur. Emre kelimesinin türeyişi hakkında birçok farklı görüş vardır. Bunların arasında ilginç olanı, bu kelimenin “amramak” (sevmek) fiilinden türeyiş şeklidir. “Aşık, seven, arzu edilen, imrenilen” gibi anlamlara geldiği gibi “kardeş, birader” anlamına da gelmektedir. Şiirlerindeki bilgilerden evli ve çocuk sahibi olduğu, İsmail adında bir oğlunun bulunduğu anlaşılmaktadır.
Her ne kadar ümmi olduğu söylense de tasavvuf yoluna girmeden önce iyi bir medrese eğitimi almış olması kuvvetle muhtemeldir. Eğitim aldığı yer, o dönemin bilgi merkezlerinden sayılan Konya olabilir. Yine onun iyi derecede Farsça, Arapça bildiği söylenebilir. Bazı beyitlerinin ışığında onun Maraş, Kayseri, Tebriz, Nahcıvan, Yukarı Azerbaycan, güneyde Bağdat ve Şam’ı dolaştığı anlaşılmaktadır. Yunus Emre’nin mürşidi Tapduk Emre’dir. Anadolu ve Rumeli’ye derviş yetiştirip gönderdiği bilinen Tapduk Emre, Yunus Emre’yi Nallıhan’daki zaviyesinde yetiştirmiştir.
Yunus Emre, resmi yazışma ve edebiyat dilinin Farsça olduğu, bilimsel eserlerin Arapça yazıldığı bir dönemde yetişmiş, Türkçeye geçiş dönemini yaşamış bir şairdir. Bu yüzden eserlerinde bir kelimenin Türkçe, Farsça ve Arapça kullanılışlarına rastlanır. Buna rağmen Yunus Emre 13. yüzyılda Anadolu sahasında Oğuz Türkçesinin en büyük temsilcisidir. Eski Anadolu Türkçesi dediğimiz bu dönem Türkçesinin edebi bir dile dönüşmesinde birinci derecede katkı sahibi olan kişidir. Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Hoca Dehhanî gibi o dönemde yetişen şairler de dilin gelişmesine katkı sağlamıştır. Şiirlerini genel olarak hece ölçüsüyle yazmakla birlikte, hece ölçüsüne uyan aruz vezinleriyle de şiir söylemiştir. Tek heceli dil olan Türkçe ile aruz vezni uyum sağlamadığından ister istemez aruz hataları oluşmuştur. Kimi zor kavramları Türkçe kelimeler kullanarak rahatlıkla ifade etmeyi başaran Yunus Emre bu özelliği dolayısıyla kendisinden sonra yetişecek şairlerin öncüsü olmuştur. Yunus Emre’nin Risâletü’Nushiyye adlı tasavvufi bir mesnevisi ile Divan’ı vardır. Risale 1307-8 yılında yazılmış olup 600 beyitten oluşur.
Çalışmamıza esas aldığımız Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Koleksiyonu, 3889 numarada kayıtlı olan yazma bu eserler başlar. Yunus Emre hakkında ayrıntılı bilgi ve bibliyografya için aşağıdaki kaynaklara bakılmalıdır:
Mustafa Tatcı, Yunus Emre, DİA, 43/600-606; aynı yazar, Yunus Emre, Dîvân-ı İlâhiyât, H Yayınları, 3. basım, İstanbul 2014, s.9-238; Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, Hasan Âlî Yücel Klasikler Dizisi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 7. basım, İstanbul, Ocak 2016, s. 9-45
Yunus Emre Divan’ından Seçmeler
Dinî-tasavvufî Türk edebiyatının en önemli temsilcilerinden olan Yunus Emre düşünceleri ve mısraları ile evrensel bir üne ulaşmıştır.
Onun sevgi dolu gönlünden kopup gelen birlik çağrısı çağları aşarak 21. asra kadar ulaşmış ve bütün dünya milletlerince benimsenmiştir.
Yunus’u ölümsüz kılan, dilden dile, gönülden gönüle günümüze kadar eriştiren şiirleri, yani ilâhileridir. Bu şiirler zamanları aşmakla kalmamış, sınırları da aşarak tüm insanlığın malı olmuştur.
Bu şiirler İslâm felsefesini, düşüncesini, insan anlayışını en güzel biçimde işlemiş ve halkın anlayacağı bir dille sunmuştur. Bu şiirleri böylesine benimseten anlaşılır ve samimi olmalarıdır. O en karışık düşünceleri basit söyleyişlerle bize sunar. Her insana aynı gözle bakmayı, tüm canlıları sevmeyi öğretir.
13. asırdan günümüze, ruhları aydınlatmaya devam eden bu sevgi ve hoşgörü ışığı, sunduğu güzelliklerin ve sevgiyle onun yolundan gidenlerin sayesinde çağlar sonrasını da aydınlatacaktır.