Küçük Şehzade – Ketebe Yayınları
Koca kâğıdın üzerinde ilkin kocaman bir “Süleyman”, onun altında ise küçük bir “Süleyman”. Biri şehzade Süleyman’ın hat eseri, öteki ise imzası. İmzasını da atınca kâğıdı bir kere daha iki eliyle tutup gözlerinin hizasına kaldırdı. “Ben de büyük bir hattat oldum,” dedi. “Şimdi ünüm yayılmalı yeryüzüne.”
Cahit Zarifoğlu, küçük bir şehzadenin gözünden yaşama bakarken onun duygularıyla dü-şüncelerine şefkat ve dikkatle ortak oluyor. Küçük Şehzade ile tam da çocuklara yakışan büyük sorular fısıldıyor bize.
Kuşların Dili
Katıraslan – Ketebe Yayınları
İz kaynıyor buralar. Katıraslan’ın izlerini bulduk. Katır ve aslan izler, ama en çok katır izler. Arada bir de aslan ayaklarını basmış yere. Belki de hızlı gitmesi gerektiği zaman aslan ayaklarını kullanıyor.
Cahit Zarifoğlu Katıraslan ile hayvanların ve insanların doğasına dair fark edeceğimiz pek çok şey olduğunu gösteriyor bize. Tilki ve aslanın ormanda başlayıp çöllere uzanan esrarengiz yolculuğuna siz de davetlisiniz.
Bozkırdaki Çekirdek – Ketebe Yayınları
Öyleyse insanın, bilhassa sanatçının, gerçekle ilintisindeki ödev; değişmez gerçekler aramaya çalışarak imkansıza yönelmesi değil, değişmekte olduğunu bildiği gerçeklerden, belli tarihsel şartlar içinde faydalı, ilerletici, insanı açıklayıcı, zenginleştirici sonuçlar alabilmeye çalışmasıdır.”
Bozkırdaki Çekirdek ile Türk modernleşmesinin belki de kurumsal anlamda en ilginç ve tartışmalı konularından olan Köy Enstitüleri’ne gerçeğin safında, insan ve coğrafyanın sınırlarını resmederek kendine özgü bir yaklaşım getiriyor Kemal Tahir. Ne soru sormaktan ne de yanılmaktan korkarak Tek Parti iktidarının eğitim reformu ile rejim bekçiliği arasında bocalayan projesini roman sanatının imkanları ile yeniden düşünmeye çağırıyor bizi.
Kemal Tahir, büyük bir ustalıkla kurguladığı “ölmez tiplerini” bir düşünce ve deneyim panayırında tartıştırıyor. Ülkü ile irade, ütopya ile gerçek, siyasal ile toplumsal arasında gergin bir ipin üzerinde yürüyen muhakeme becerisinin verimli sonuçlarını gözler önüne seriyor.
Bozkırın bozkır, çekirdeğin çekirdek olarak kalmasındaki sır ne anlatır bize? Büyük romancımız, en temelinde işte bu sorunun peşine düşüyor bu kez.
Köyün Kamburu
“Ben romanlarımda dünü yazdım. Ama romancı, dünü yazarken kendi gününü yansıtır bir bakıma. Hatta gelecek için yazar…”
Roman sanatını; insan ilişkilerini, toplumu oluşturan şartları ve açmazları anlamak için verimli bir saha olarak kullanan Kemal Tahir, Anadolu’nun yoksulluk ve yoksunluk içinde kırılan fay hatlarını takibe devam ediyor. Yediçınar Yaylası’nın devamı ya da müstakil bir roman olarak okumanın mümkün olduğu Köyün Kamburu, ahlaki çözülmenin savurduğu insanın dramını sarsıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Kemal Tahir, kötülüğü ortaya çıkaran şartları; zayıflayan devletin gölgesi, işlemeyen kanunlar ve merkezden koptukça içine kapanan taşranın korkutucu yalnızlığında araştırıyor. Toplumsal bozulmanın, salgın bir hastalık gibi bireyleri nasıl ele geçirdiğini, bütün bunların dışında kalanların bir anomali gibi değerlendirildiği bu zor zamanlarla yüzleşmenin elzem olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Yol Ayrımı
“Bizden bir evveli nesil mağlubiyet ve inkırazı tanımıştı. Bizden sonrakiler de yeni devrin zorluklarıyla karşılaştılar. Arada bir avuç iyimser kaldı ve kazandı.”
İnsanın fıtratı zorluklar karşısında mı ortaya çıkar yoksa zorluklar aşılıp da fırsatlar belirdiğinde mi?
Eserlerinde toplumsal süreçler neticesinde insan fıtratına dair en mahrem detayları, en gizli yanları büyük bir cesaretle ortaya döken Kemal Tahir, “Esir Şehir” üçlemesinin son halkası olan Yol Ayrımı’nda bu sorunun peşine düşüyor. Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının akabinde 1930’lu yıllardaki Serbest Fırka deneyimini fon edinerek birbiriyle iktidar mücadelesi veren bürokrat ve aydın kadroların, eşiğine gelip durduğu yol ayrımından bakıyor dünyaya.
Maskeleri düşüren, insanın fıtratını ortaya çıkaran bir yeni dünya ihtimalinde ve oynanan köşe kapmacada Kemal Tahir’in gerçek insanlarına düşen, belki de sadece hayal kırıklığıdır.
Kemal Tahir’in hayattayken yayımlanan son romanı olan Yol Ayrımı bir yüzleşme daveti. Muharebelerin ardından barış gelir, cepheler terk edilir ve insan, yeni ve en güçlü düşmanı olan kendini karşısında bulur. Sert gerçekleri idrak etmek için cesur bir bakış gerekir. Cemil Meriç’in de değindiği gibi bu bakış, Kemal Tahir’de fazlasıyla vardır.
“Kemal Tahir; bütün kepazelikleri, bütün rezillikleri görmüştür. Hapishaneyi, yapılan rezilliği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla yaşamış ve aşağı yukarı ilk defa olarak Türkiye’de nasıl bir oyuna geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.”
Rahmet Yolları Kesti
“İnsanın dramı kişiseldir ama, kişiliğinden değil, toplumsallığından gelir.”
Gerçeğin peşinden Türkçenin bütün imkanlarıyla doludizgin giden Kemal Tahir, bu kez “romantik bir başkaldırının soylu şövalyeleri” olarak bir tür klişe haline getirilen “eşkıyaları” konu ediniyor.
Yerleşik kanılara meydan okuyan bir roman olarak Rahmet Yolları Kesti, eşkıyalığın acziyet ve ihtirasın birleşmesiyle ortaya çıkan kötücül yüzünü, hırsın cahillikle bilendiği bir kara düzenin içinde olanca gerçekliği ile ortaya koyuyor. Kemal Tahir, destan ve türkülere konu olan, son derece renkli eşkıyalık motiflerinin arkasına saklanan kaba ve kötürüm bir suçun anatomisini çıkararak toplumsal sorunları insan teklerinin dramları üzerinden okuyor.
Esir Şehrin İnsanları
“Çöküntü̈ devrinde iki çeşit insan tipi ortaya çıkıyor: Namussuzlarla namuslular... Hele, önce ‘vatandaş’ sonra ‘insan’ olunması gereken dehşetli sıralarda felaketle alçaklığın boğuşması kadar korkunç muharebe yok. Muharebede düşman karşıdadır, üniformalıdır. Az da olsa, çok da olsa bir zaman sonra önemi kalmaz. Kaçarsın, kovalarsın... Anında ölenler, yaralananlar olur. Ama hep ileriye bakmanın bir rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim, düşman kim bilinmez!”
Bir mücadele nerede başlar? Hürriyet duygusu ne zaman kan ve kemik kadar kati bir gerçek halini alır? Kemal Tahir, esir düşmüş payitahtın insanlarını işte bu çetrefil ve kaçınılmaz sorunun karşısındaki tutumlarına göre tasnif ediyor, tanımlıyor. Kaosun hüküm sürdüğü̈ mütareke İstanbulu’na yönelttiği keskin bakışlarıyla şehrin sokaklarını tararken ne berduşları, aylakları, işbirlikçileri ne vatanseverleri ve kendisinden kahramanlık umulmayan kahramanları gözden kaçırıyor. Gönülden köleler ve aldırmazlar arasından bir çıkış yolu arıyor.
Esir Şehrin İnsanları, yazarının “yürekli bir yalnızlığı göze alarak” yakın tarihin en önemli olaylarını çok yönlü̈ bir bakışla, tarihsel gerçekliği içinde ele aldığı ilk “şehir romanı”dır. “Esir Şehir” üçlemesinin ilk kitabı olan bu roman, dağılan imparatorluğun ve insanlarının eş zamanlı çözülmesini derin ve sarsıcı yüzleşmelerle okura sunuyor.
Göl İnsanları
“Edebiyatta bitaraf olan, yalnız kalem ve kağıttır. İnsanı sevmek, hiçbir mana ifade etmez. Döğüşen insanlardan bir tarafı seveceksin. ‘Sınıfların mücadelesi’ ve ‘insanın tabiatıyla mücadelesi’ diye iki büyük kavganın içindesin. Kurşun kalemde kemiklerim, stilomda kanım var.”
Kemal Tahir, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de tarih ve toplumun kültürel birikimine dayanan, “kurtarıcı unsur” olarak nitelediği, yerli ve çok yönlü bir gerçekçiliğin peşindedir. Onun için; marazlarıyla, erdemleriyle, alışkanlıklarıyla, âdetleriyle; özellikle de milletin dünya görüşü olarak tanımladığı diliyle Göl İnsanları’nı ve/veya Türk köylüsünü anlamak; Türkiye’yi anlamak demektir.
Türk insanını çözümleme çabasının olağanüstü ürünleri olan bu öyküler, Kemal Tahir’in özellikle Çankırı, Çorum ve Kırşehir Cezaevlerinde Anadolu insanıyla karşılaşmalarının ilk sonuçlarıdır, denilebilir. Cezaevi deneyimi onu Anadolu’nun çıplak, yalınkat gerçeğiyle karşılaştırmış, böylece edebiyat onun “mücadele silahı” haline gelmeye başlamıştır.
Göl İnsanları’nda “Çoban Ali”, “Kondurma Siyaseti”, “Arabacı”, “Nam Uğruna” gibi öyküleriyle Anadolu’daki farklı toplumsal kesimlerin hayata ve dünyaya bakışını hayranlık uyandıran bir isabet ve nesnellikle yansıtan Kemal Tahir, aslında edebiyattaki kavgasını ve yazılacak şaheserlerini de haber vermiş gibidir. Nitekim onun öykülerinin ilk okuru sayılan Nâzım Hikmet şöyle yazmaktan kendini alamamıştı:
“Çok yüksek bir yere çıkıp haykırmak istiyorum: ‘Şu Göl İnsanları hikayelerini yazanı biliyor musunuz? O daha ne güzel şeyler yazacaktır.’”
Kelleci Memet
Çünkü eskimek, benzeri var olanlar için söz konusudur.”
Her kuşağın yeniden ve kendinden öncekilerden farklı bir biçimde keşfettiği Kemal Tahir, benzersiz üslubu ile her daim yeni kalmayı başardı. Onun roman evreninin, dil zenginliğinin en kıymetli parçalarından biri olan Kelleci Memet ise farklı okumalara ve yorumlara açık olmasıyla bugün de ilk yayımlandığı günlerde gördüğü ilgiyi koruyor.
Kelleci Memet, 40’lı yılların Türkiye dinamiklerinden taşranın koyu yalnızlığına, mahpushanelerin dram yüklü avlularından cepheden kederle dönmenin hatıralarına uzanan çok katmanlı bir anlatı ormanında gezdirir okuyucusunu. Kemal Tahir’in, tanımak ve anlamak için ömrünü adadığı Anadolu insanının, zor zamanlardan geçerken edindiği toplumsal deneyimin yakın tarihli bir kesiti olan bu roman, büyük insanlık hikayesine dair de çok şey söyler.
Mağdurken mağrur, kurnazken mağlup, yaşarken ölü olmanın bu çok sesli korosu, edebiyatımızın köşe taşlarından biri olmaya devam edecektir.
Körduman
Ben Malatya’dayken bir hamalla bir bakkal beş kuruş için çekişiyorlardı. Bakkal, beş kuruş için lafı uzatmayı ayıplayınca hamal, ‘Yağma yok!’ demişti; ‘Ben omzumun etini yiyerek yaşıyorum!’ Halkı böyle konuşan bir memlekette uzun ömürlü roman yazmak kolay değil!”
Kemal Tahir’in Türkçenin imkanlarına olan coşkusu ve halkın bu dilin içinde var olma biçimlerine olan merakı, bugün bizlere unutulmaz eserler kazandırmış durumda. Bunlardan biri de Körduman. Kemal Tahir, Anadolu köylüsünü geçmiş ve geleceğin gittikçe bulanıklaştığı, kendi içine ve yoksulluğuna kapandığı bir sisin, yani Körduman’ın içinde resmediyor bu kez. Sağırdere’nin devamı niteliğinde olmasına rağmen müstakil bir roman olarak okumanın mümkün olduğu bu eser; köşeye sıkışan, ahlaki ikilemlerinin maddi isteklerle çeliştiği yerde kendi dramını yaşayan insan tekinin çözümlemesini yapıyor.
Kemal Tahir; dere neden sağır, duman nasıl kördür, anlamak için bizi insan ve toplumun derinlerine çağırıyor.
Sağırdere
“Her sanatçı, içinden çıktığı toplumun insanlarını konu alır; onun için en büyük gerçek, kendi insanlarının gerçeğidir.”
Kemal Tahir’in bir romancı olarak çıktığı uzun ve meşakkatli yolculuğunun ilk durağı ve ilk romanı olan Sağırdere, insanımızın yoksulluk ve gurbetle sınandığı, genç Cumhuriyet’in taşradaki sancılarına odaklanıyor. Türkiye’nin modernleşme meselesinin taşra-merkez arasındaki etkileşim üzerinden ele alındığı bu roman, insanlar arasındaki iktidar ilişkilerinin evrenselliği ile çeperini genişletiyor.
Toplumu, hazır kalıplar; köyü, ütopik klişeler ile anlamaya çalışan bütün yaklaşımların tersine Kemal Tahir, kendi insanının gerçeğine odaklanarak deneyim ve gözlemin ışığında önemli çıktılar elde ediyor. Renkli üslubu ile okurlarının zihninde oluşturduğu son derece gerçekçi roman
kahramanlarını toplumsal çözülmelerin içinde sınıyor.
Sağırdere, onun benzersiz roman evreninin giriş kapılarından
biri olarak her daim tazeliğini korumakta.
Yediçınar Yaylası
Ben romanlarımda çok sert realitelere dokundum.”
Bir imparatorluk, yavaş yavaş tarih sahnesinden çekilmeye başladı mı sadece siyasi haritalar değişmez. Bozulan devlet yapısı, toplumsal dinamikleri de altüst eder. Kemal Tahir, Yediçınar Yaylası ile Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği o korkulu zaman tünelinde taşranın ahlaki ve iktisadi buhranlarına eğiliyor. Siyasi ve sivil kurumların, dağılan imparatorluğun tozu dumanı içinde yozlaşmasının insanı savurduğu karanlığı gözler önüne seriyor. Tarihin akmayı bırakıp durgun bir su birikintisi haline geldiği Osmanlı taşrasının derinine, o suyun dibine keskin bir bakış atıyor Kemal Tahir.
“Romancı; konusunu, kişilerini, meselesini romancı gücüyle hayattan çeker; roman platformuna getirir. Bunlar, bu platformda artık hayattaki olaylar, kişiler, düşünceler değillerdir. Ne kadar romana yaklaşırlarsa o kadar reel olurlar. Ne kadar ham kalırlarsa o kadar gerçekten uzak…
Kurt Kanunu
“Kurtlukta düşeni yemek kanundur. Romanın konusu 1926 İzmir Suikastı gibi son derece buhranlı bir devrede geçiyor. Bunun için adını Kurt Kanunu koyduk. Kişiyi sosyal çevresi ve bunalımları içinde ele alıyorum. Gerçekten büyük tehlikeler içinde kıstırılmış insanların romanı bu.”
Ömrünü savaş meydanlarında, pusularda, dağlarda ve şehirlerde yıkmakla yıkılmakla, kaçmakla kovalamakla kâh av kâh avcı olarak geçirmiş bir savaşçı; kavganın, iz sürmenin, yanık barut kokusunun, çeliğin ve kanın genzinde bıraktığı tadı unutabilir mi?
Devleti, toplumu, milleti, en önemlisi de bütün iniş çıkışlarıyla insanı anlamaya hayatını hasreden Kemal Tahir, Kurt Kanunu’nda Kurtuluş Savaşı sonrasının en bunalımlı dönemini, İzmir Suikastı’nı ele alıyor.
Kemal Tahir, romanında İttihat ve Terakki’nin meşhur “Küçük Efendi”si Kara Kemal’den Abdülkerim Bey’e, Gurbet Hala’dan Semra Hanım’a, Emin Bey’den Perihan’a; o kendine has karakter çeşitliliğiyle yeni Cumhuriyet’in, Türkiye’nin ruhunu arıyor. Bir sürek avına eşlik eden bu cesur arayış, elbette hesaplaşmalarla, muhasebelerle ve en önemlisi de tarihe romantik, nostaljik bir olgu olarak bakmaya meyilli olanlar için derin sarsıntılarla dolu. Kemal Tahir’i ölümsüz kılan, Türk düşüncesinin ve Türk romanının sarsılmaz yazarlarından biri haline getiren de zaten bu değil midir?
“Kurt Kanunu’nda, ben, salt bazı kişileri tartaklamaya, tartaklayarak büsbütün sersem edip dehşete düşürmeye çalışmadım, ilk şaşkınlıklarıyla tekerleneceklerini kestirdiğim çukurdan kurtarmaya da uğraştım.”
Sıfırın Altında
Söz konusu aşk ve bilim olduğunda zıtlıklar birbirini çeker, ama âşıklar rakipse birbirini yakar...
Hannah sonunda en büyük hayalini gerçekleştirmiş ve NASA’da çalışmaya başlamıştır. Fakat birkaç ay sonra kendini, dünyanın öteki ucunda, Kuzey Kutbu’ndaki araştırma merkezinde, yaralı ve fırtınada mahsur kalmış halde bulur. Kurtarma görevi oldukça tehlikelidir. Buna rağmen görevi üstlenmeye istekli tek kişi, Hannah’nın NASA’daki en büyük düşmanı Ian Floyd’dan başkası değildir.
Ian, Hannah’nın hayatında pek çok role sahiptir: projesini reddetmeye ve kariyerini mahvetmeye çalışan kötü dâhi, hemen hemen her rüyasında başrol oynayan yakışıklı adam… Hannah, onu asla bir kahraman olarak düşünmemiştir. Artık Ian, genç kadının kalbi için, yaklaşan büyük kar fırtınasından daha tehlikelidir.
Aşk Çıkmazı
Sadie ile yakışıklı düşmanı, asansörde mahsur kaldıklarında rekabetlerini ve aşklarını bir sonraki seviyeye taşıyacaklardı.
Mühendis olmak, özellikle de tüm zorluklarına rağmen kadın bir mühendis olmak, Sadie için bitmek bilmeyen mücadele anlamına geliyordu. Bununla birlikte, kalbini paramparça eden adamla küçücük bir asansörde –hem de saatlerce– mahsur kaldığında, bu savaştan sağ çıkabileceğinden emin değildi. Erik büyük hatası yüzünden istediği kadar özür dileyebilirdi; fakat genç kadın onu affetmemeye kararlıydı.
Sadie’nin en karmaşık batıl inançları bile böylesine garip bir kavuşmayı öngöremezdi. Erik, üşüdüğü için ceketini çıkarıp ona uzatırken ve bakışları yumuşarken bile tam bir çelişkiydi. Böylece genç kadının aklında önemli bir soru şekillendi:
Taş kalpli düşmanı göründüğünden daha fazlası olabilir miydi?
Turna Teleği
Eğitimci, yazar Mehmet Ali Öksüz, ilk romanında, bilinmez bir coğrafyada var olmaya çalışan bir gencin masalsı hikâyesini anlatıyor. Hayatın kötü sürprizlerine ve zorlu kışın götürdüklerine, doğanın ve sözcüklerin tılsımıyla tutunmayı başaran çocuğun umut dolu hikâyesini yalın bir dille işliyor, okurda güçlü bir edebi tat bırakıyor. Özlemin, yalnızlığın, büyüme sancılarının yarattığı kara bulutları, bir turnanın kanadındaki sevgi ve iyilik dağıtıyor.
Bahrata'nın ulu dağlarının yamacındaki bir köyde yaşayan Ati, uzaklara giden babasının, sonra da kardeşlerini de alıp evi terk eden annesinin ardından yapayalnız kalır. Görkemli doğaya ve bilge İnşu Ana'nın masallarına sığınır. Tıpkı kendisi gibi, sürüsünden ayrı düşen yaralı bir yavru turnayı sahiplenir. İyileştirmeye çalıştığı turnanın, sonraki göç mevsimine kadar kanatlanmasını hayal eder. Baharın gelişi, hem Ati'nin hem de turnanın ailelerine kavuşmalarını sağlayacak mıdır?..
Kırlangıç Bayırı Çocukları
Uyku Şehir
Yıldızların Tembelliği
Uzak Dünyalar
Editörlüğünü Semih Gümüş'ün üstlendiği Köprü Kitaplar koleksiyonunun 29. kitabını, çağdaş edebiyatımızın ödüllü yazarlarından Doğu Yücel yazdı. Hayat dolu bir grup gencin, bir yabancıyla karşılaşma serüvenini anlatan roman, dünyayla ve birbirimizle kurduğumuz bağların derinliğini düşündürüyor. Başka türlü bir iletişimin olanağını, arkadaşlığın, sevginin ve paylaşmanın yaşamı anlamlandıran gücünü duyumsatıyor. Doğu Yücel'in güçlü anlatımı ve ironik üslubuyla "uyanıkken düş gördüren" ilişkilerin ve mucizelerin sınırlarında dolanıyor.
Merhaba Yabancı!.. İşte şaşırtıcı maceramız böyle başlıyor. Gökten düşen bu yabancı da neyin nesi? Kahramanlarımız onu tanımak için can atıyor, ama yapmaları gereken başka şeyler de var. Bir zorbaya kafa tutmak, koylarını kurtarmak, sevdiklerine açılmak gibi! Çözmeleri gereken kozmik mesaj da cabası. Acaba tüm bunların altından kalkabilecekler mi?..
Bul Beni Ciltli
“Herkesin umutları vardı ve umutsuzlukları, herkesin imkânları vardı ve imkânsızlıkları.
Hayat iki uçluydu her daim, kutlamaların konfetileri ve vedaların külleri arasında gidip geliyordu gerçeklik.”
Derin Mavi Sezer, en yakın arkadaşı Baran’ın kaybolduğu gün yanında görülen son kişiydi. Bu kayıp Derin’in ve arkadaşlarının hayatını temelinden sarsarken hayatlarına dahil olan bir yabancı tüm taşları yerinden oynatacaktır. Baran’ın kaybı çocukluk arkadaşları Derin, Dünya, Berfu ve Baran’a tamamen yabancı olan Aziz Ata’yı da içine alarak bir bulmacanın içine sürüklerken ortaya çıkacak gerçek, herkesin inandığından çok başka olacaktır. Kimse tüm bu olan bitenin eski bir fotoğraf çerçevesine bağlanacağını tahmin dahi edemeyecektir.
Çünkü harp ve harap kelimelerinin arasında yalnızca bir harf var.
İşte o kadar yakın birbirine savaşmak ve perişan olmak...
İmparatorluğun Kılıcı Wisteria 3
Wisteria, bir zamanlar yeşil ve barış dolu bir diyardı.
Şimdiyse kanla kaplı karanlık bir imparatorluk.
Zaiden ve Saige, imparatorluğun kaderini omuzlarında taşıyan seçilmiş savaşçılardır. Sadakatleri, cesaretleri ve kılıçları onları her zamankinden daha büyük bir tehdidin karşısına çıkarır. Acıların Hükümdarı Euria Vaseva, büyü gücüyle krallıkları bir bir fethederken Wisteria halkı zalim bir karanlığın içinde yok olmak üzeredir. Diyarın geleceği Zaiden ve Saige'in, kehanetleriyle Wisteria’nın kaderini değiştirebilecek gizemli bir kâhini bulmasına bağlıdır. Ancak bu yol nehirlerin ötesindeki, ölümcül sislerin ardındaki karanlık sırlarla ve beklenmedik düşmanlarla doludur.
Wisteria’nın gökyüzünü kırmızıya boyayan savaş bulutları altında Zaiden ve Saige hem diyarı kurtarmak hem de kendilerini korumak zorundadır. Dostluklar sınanacak, sırlar ortaya dökülecek ve ihanet hiç beklenmedik bir anda onların kapısını çalacaktır.
Zafer, sadece savaşın değil kalplerin de kazanılmasıyla mümkündür.
Ama hangi bedeller karşılığında?
Aldığım her nefes, mühürlendiğine inandığım kaderimden sahip olmadığım anları çalan bir suikastçı gibiydi. Zihnim, yaşam ve ölümün parmaklarını birbirine geçirmiş, ağır hareketlerle dans ettiği, çığlıklar ve kılıç çınlamalarından oluşan kaotik bir senfoniden ibaretti.
Bul Beni Karton Kapak
“Herkesin umutları vardı ve umutsuzlukları, herkesin imkânları vardı ve imkânsızlıkları.
Hayat iki uçluydu her daim, kutlamaların konfetileri ve vedaların külleri arasında gidip geliyordu gerçeklik.”
Derin Mavi Sezer, en yakın arkadaşı Baran’ın kaybolduğu gün yanında görülen son kişiydi. Bu kayıp Derin’in ve arkadaşlarının hayatını temelinden sarsarken hayatlarına dahil olan bir yabancı tüm taşları yerinden oynatacaktır. Baran’ın kaybı çocukluk arkadaşları Derin, Dünya, Berfu ve Baran’a tamamen yabancı olan Aziz Ata’yı da içine alarak bir bulmacanın içine sürüklerken ortaya çıkacak gerçek, herkesin inandığından çok başka olacaktır. Kimse tüm bu olan bitenin eski bir fotoğraf çerçevesine bağlanacağını tahmin dahi edemeyecektir.
Çünkü harp ve harap kelimelerinin arasında yalnızca bir harf var.
İşte o kadar yakın birbirine savaşmak ve perişan olmak...
Siren 2 Ciltli
Ben şimdi, kendisinden nefret eden bir adama yürürken kalbi böyle çarpan bir kadın mı oldum?
Karmen hakkında öğrendiği gerçekler Deren’i aşk ile nefret ayrımına götürür. Tek arzusu bir an evvel Karmen’in canını yakmaktır. Karmen ise kızından sonra sevdiği adamı da kaybetmiş olmanın üzüntüsü içindedir. Artık tek bir amaç için yaşıyordur:
Kızını kaçıranlardan intikam almak.
Karmen kızının intikamının peşine düşerken Deren de kendi intikamını almak için Karmen’in peşine düşer. Yolları acı gerçeklerin getirdiği öfkeyle ayrılan Karmen ile Deren’in heyecan dolu kaçma kovalama hikâyesi başlar. Yolları tekrar birleşmeden önce ise Karmen eskiden sahip olduğu gücü geri kazanmıştır ve Deren onu kilometrelerce ötede, İtalya’da bulduğunda aşk ile nefretin savaşı kaldığı yerden devam edecektir.
“Benden bunu aldın.”
“Neyi?”
“Ellerine dokununca öpme isteğimi.”,
Merhametli Karga
Buz Krallığı Ciltli
“Bir kadının çığlığı yeterli değilken, bir erkeğin fısıltısı tüm kapıları açtırabiliyordu.”
Megan Maureen Sheran, kadınların erkeklerin gözlerine bakmalarının bile yasak olduğu Buz Krallığı’nda yaşamaktadır.
Ülkesindeki kadınlara daha özgür bir hayat sunabilmek için mücadele eden Kitap Kulübü adında bir örgüte üyedir.
Kız kardeşinin veliaht prensle nişanı bozulduğunda istemediği bir evliliğin içine sürüklenir.
Hayatı boyunca her şeye kolayca sahip olan Leonard Ares Henderson, onunla evlenmeyi reddeden bir kadınla karşılaştığında dengesi bozulur. Ülkenin dört bir yanından yükselen örgüt sesleri krallığını iç savaşa sürüklerken, müstakbel eşinin de bir örgüte üye olduğundan habersizdir.
Ülkesine karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan bir veliaht prensle kadınları korumak için korkusuzca savaşan bir leydinin birbirine meydan okuduğu bu krallıkta ikisini de hazırlıksız yakalayan aşk, tüm planları altüst eder.
“Eğer bir gün gökyüzüne bakma cesareti gösterirsen, özgür olduklarında yıldızların ne kadar çok parladığını görürsün. Sen de bir yıldızsın ama parlamaman için özgürlüğünü elinden aldılar.”
Buzdan Kıvılcım Zirve Ötesi Serisi – 1 (Ciltli)
ZİRVE ÖTESİ SERİSİ – I
Patenlerim eski olsa da buzun üzerinde yıldırım gibiydim.
Her bir dönüş hissettiğim nefretin, yaşadığım haksızlıkların ve söyleyemediğim cümlelerin çığlığı gibiydi.
İklim kendini bildi bileli her konuda en iyisi olması gerektiğine inanmıştır çünkü hayatı boyunca kimse ondan daha azını beklememiştir. Bu yüzden hayatının merkezi olan rtistik buz pateni için canını dişine takar, yarışmalarda derece almak amacıyla elinden geleni yapar.
Ancak en büyük rakipleri Karza ve Sevina’nın İklim’i rahat bırakmaya niyeti yoktur. Özellikle çocukluklarından bu yana neredeyse her gün görüşmek zorunda kalan ve her fırsatı birbirlerini sinir etmek için kullanan bu ikili, rekabet ortamını buz pistine adım attıkları ilk günden beri diri tutar. Ta ki bir gün karşılarına çıkan bir sorun yüzünden el ele verme ihtimaliyle yüzleşene dek… Birbiriyle uğraşmadan duramayan bu ikilinin herhangi bir konuda uzlaşması imkânsız gibi görünse de işin içine kariyerleri girince hayatları hiç umulmadık bir yöne sapacaktır.
Peri Mahkumu
Enkaz Altındakiler 2 Ciltli
"Hayatta bazı şeyler vardır, izi kalır..."
Belki de biz farklı renklerdik, aynı küpün farklı yanlarında olmak bizim tek kaderimizdi.
“Gözlerinizi açtığınızda yıkılmış bir evde uyanacaksınız. Tek çıkış yolunuz yerin altında. Kendinizi bulduğunuz çıkış noktası her bir yanı kameralarla çevrili, her yeri izlenen bir platonun içinde. Tek amacınız ise alandaki ipuçlarını takip edip evleri bulmak. Tüm yarışmacılar evleri bulduğu an kazanan belirlenmiş olacak. Öyleyse, sizi kaybetmemizi ister misiniz?”
Kumru, Uraz, Nisan, Eren ve Bulut serinin ikinci kitabında şimdi bir kez daha yerin altında ve bir kez daha kameraların karşısında. Üstelik bu sefer onları gerçek bir yarışma, gerçek bir mücadele beklemektedir fakat hayal kırıklıkları peşlerini asla bırakmaz. Peki bu sefer o kapıdan çıkmayı ve evlerine dönmeyi başarabilecekler mi?
"Bir defter hayal ettim zihnimde. Önce sağ elimle acılarımı yazdım, sonra sol elimle tesellilerimi yazdım. Sağımla acı çektim, solumla teselli ettim kendimi."
Enkaz Altındakiler 2
"Hayatta bazı şeyler vardır, izi kalır..."
Belki de biz farklı renklerdik, aynı küpün farklı yanlarında olmak bizim tek kaderimizdi.
“Gözlerinizi açtığınızda yıkılmış bir evde uyanacaksınız. Tek çıkış yolunuz yerin altında. Kendinizi bulduğunuz çıkış noktası her bir yanı kameralarla çevrili, her yeri izlenen bir platonun içinde. Tek amacınız ise alandaki ipuçlarını takip edip evleri bulmak. Tüm yarışmacılar evleri bulduğu an kazanan belirlenmiş olacak. Öyleyse, sizi kaybetmemizi ister misiniz?”
Kumru, Uraz, Nisan, Eren ve Bulut serinin ikinci kitabında şimdi bir kez daha yerin altında ve bir kez daha kameraların karşısında. Üstelik bu sefer onları gerçek bir yarışma, gerçek bir mücadele beklemektedir fakat hayal kırıklıkları peşlerini asla bırakmaz. Peki bu sefer o kapıdan çıkmayı ve evlerine dönmeyi başarabilecekler mi?
"Bir defter hayal ettim zihnimde. Önce sağ elimle acılarımı yazdım, sonra sol elimle tesellilerimi yazdım. Sağımla acı çektim, solumla teselli ettim kendimi."
Bazı İnsanlar Böyle Yaşar 2 (Ciltli)
“Işıksın.
Kırılmışsın.
Hüznün yağmur.
Gülüşün gökkuşağı.
Biraz daha gülümsesen bana, olmaz mı Lina?”
Lina, hakkında yeni gerçekler öğrendiği babasının aslında kim olduğunu bulmak için ipuçlarını takip ederken güvendiği dağ olan Aral, üzeri kar tutmasın diye bir çözüm yolu arar. Örgüt Lina’nın peşine düşer ve bazı emirler demiri kesmek istediğinde demir direnç gösterir.
Susulanlar konuşulmak, hatıralar hatırlanmak isterken sırlar kulaktan kulağa yayılır. Kalp, aklın yoluna çıktığında akıl yolunu şaşırır. Geçmişin sırrı ortaya çıkmak için zaman kollarken Lina’nın sırtında sandığı bıçak aslında elindedir ve hedefi hiç ummadığı biridir.
Zaman Hırsızları
Acıların Hükümdarı Ciltli
Wisteria Diyarı, İmparatoriçe Irithel Asano ve İmparator Drystan Asano tarafından barış içinde yönetiliyordur ancak ortaya çıkan bir kâhin tüm diyarın huzurunu bozmaya kararlıdır. İmparatorluk ise kâhinin ortaya çıktığı Ocreya Krallığı’nı yakından izlemeye başlar.
Ocreya Krallığı, Vaseva ailesi tarafından yönetiliyordur. Krallığın vârislerinden biri olan Euria Vaseva, annesini ve küçük kız kardeşini kaybettikten sonra onların intikamını almak üzere yıllar boyunca en usta dövüşçüler tarafından eğitilmiş, kendini bir suikastçı haline getirerek on sekiz yaşında Ocreya Krallığı’nın
en ünlü suikastçısı olan Gümüş Firari kimliğine bürünmüştür.
Hedefine çok yaklaştığı sırada babası Kral Halrod, Gümüş Firari denen suikastçının yakalanmasını emredince Euria kendini intikamı ile tahtı arasında son derece zor bir durumun ortasında bulur. Bir seçim yapması şarttır. Ya suikastçı kimliğini terk edip tahta geçecektir ya da intikam peşinde koşarken tacından olacaktır.