En Son Yürekler Ölür
Canan Tan bu kez, aşk’ın yanı sıra, ağırlıklı olarak organ nakli konusuna dokunduruyor kalemini.
Yaşamla ölümün kıyasıya savaştığı yol ayrımında geçen çarpıcı bir öykü. Yanı başınızda yaşanıyormuşçasına gerçek...
“Sen, gözlerinden ateşler saçarak, zehirli oklarını bana yöneltirken, ben sana aşık oldum Nehir...”
“Sen, tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş, bağışlanmayı beklerken, ben sana aşık oldum Deniz...”
Yüreklere düşen ilk kıvılcımlar...
Sonsuza dek süreceğine inanılan aşk ve mutluluk...
Ve o uğursuz kaza!
Kadının belleğinde kalan son sözcükler.
“Sıkı tutun Nehir!”
Engereğin Gözü
“Benzersiz bir kitap bu! Daha önce bu romana benzeyen, aynı değere sahip olan ve sürekli, beklenmeyen sürprizler taşıyan bir kitap okumadığımı belirtiyorum. Yeni bir okura demek isterdim ki; evet, oku ve şaşır!”
Elia Kazan
“Bu roman hem karanlığın hem de aydınlığın, umudun romanıdır.”
Yaşar Kemal
Harem-i Hümayun’dan taht oyunlarına açılan ve erk istencinin karanlık dehlizlerinde kaybolup insanı, insan doğasının en aşağılık yönleriyle yüzleştirirken bir umut ışığı yakmayı da ihmal etmeyen büyülü bir anlatı. Efendi – köle ilişkisine psikolojik bir bakış.
Türk Edebiyatı’nın usta kalemi Zülfü Livaneli’nin “istediğimi yapmaya en çok yaklaştığım kitap” dediği 1997 Balkan Edebiyat Ödüllü ilk romanı Engereğin Gözü, küçük yaşta hadım edilip Haremağası yapılmış zenci bir kölenin, Habeş Süleyman’ın gözünden iktidar – birey ilişkisini anlatıyor. Süleyman, “biricik” efendisinin tahtla ölüm arasında gidip gelen kaderinin ellerinde bocalarken yeni sultana “Padişahım çok yaşa!” diye haykırmaktan da geri duramıyor.
25. yıl baskısıyla yeniden okurlarıyla buluşan Engereğin Gözü, bir dönem romanı olmanın ötesinde, insan psikolojisinin derinliklerine; dün, bugün ve yarının saraylarına, en gizli sırları bile aydınlatacak gerçeklikte ışık tutan bir Zülfü Livaneli klasiği.
Engerek İçinde Bir Sen 1
İçindekiler
• Poster,
• Defter,
• Ayraç,
• Polaroid Fotoğraflar Hediyeli.
Kar fırtınası İstanbul’u etkisi altına almaya devam ediyordu. Kurtlar keskin pençeleriyle zihinleri kazıyıp durdu, yılanlar kalan zamanı hatırlatırcasına tısladı. Yıkım her yıl Mahinev’in doğum gününden hemen önce başlayıp, sonraki birkaç ay etkilerini devam ettiriyordu. Şehre yılanlar iniyor, saatler duruyor, mantık çerçevesine sığmayan, açıklanması imkânsız olaylar oluyordu. Fakat Mahinev’in yirmi birinci yaş gününde her şey daha da karanlığa sürüklenecekti.
Şehri etkisi altına alan kar fırtınası, kurtların da şehre indiği dedikodusunun güçlenmesiyle Mahinev’in hayal olarak nitelendirdiği görüler tüm bu olay ağıyla bütünleşir. Yoksa tüm bunlar Mahinev’in doğumuyla mı ilgilidir? Mahinev’in sırlarla dolu bir sandığa benzettiği babaannesi, Mahinev’in yirmi birinci doğum gününde ona bir kitap hediye eder. O gece zifiri karanlık, kızıl şafak ile birleşirken Mahinev kitabın kapağını açtığında, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Yaşadığı dünyada izine daha önce hiç rastlanmamış bir şehirde, farklı bir boyutta, tehlikeli bir adamın kollarında, aklını parçalara ayıracak bir olay düğümünün içinde mücadelesi başlayan Mahinev’in çözmesi gereken birçok sır vardır ve ona yavaş yavaş dolanarak tüm benliğini ele geçirip düğüm oluşturan bir aşkın pençesine düşmek üzeredir.
Enigma
Ders vermekten sıkılmış bir edebiyat profesörü, yazar olmayı delicesine isteyen genç bir kız, yetenekli bir şair ve zeki bir kiralık katil olmayı aynı anda başaran genç bir adam ve konuşmayı pek sevmeyen Japon kız... Onları “Bartleby ve Şürekası” isimli kitapçıda ne bir araya ne getirebilirdi? Elbette edebiyat ve onun dönüştürücü gücü.
Kendilerini “Yatak Odası Filozofları” olarak adlandıran bu dörtlü çetenin entelektüel ve cinsel hayatını tek bir amaç belirler: Edebiyat tarihinde sonlarını beğenmedikleri kült romanlara yeni sonlar yazarak onları piyasadaki asıllarıyla değiştirmek...
2008’de İspanya’da En İyi Roman seçilen Almodovar Teoremi ve Son Devrimin Güncesi adlı çarpıcı romanların yazarı Antoni Casas Ros’tan haz ve edebiyat üzerine kurulu etkileyici bir anlatı...
Enkaz
Enkaz Altındakiler
Kırık
aynanın
ayrılmış
parçalarında birlikteydik.
Birlikte
ve
paramparçaydık.
“Gözlerinizi açtığınızda yıkılmış bir evde uyanacaksınız. Tek çıkış yolunuz yerin altında. Kendinizi bulduğunuz çıkış noktası her bir yanı kameralarla çevrili, her yeri izlenen bir platonun içinde. Tek amacınız ise alandaki ipuçlarını takip edip evleri bulmak. Tüm yarışmacılar evleri
bulduğu an kazanan belirlenmiş olacak.
Öyleyse, sizi kaybetmemizi ister misiniz?”
Kumru, Uraz, Nisan, Eren ve Bulut… Farklı hayalleri olan ve birbirine yabancı beş genç… Enkaz Altındakiler isimli sıradışı bir televizyon yarışmasına başvurarak inanılmaz bir deneyime adım atarlar. Ancak ortaya çıkan beklenmedik gelişmelerle hayatları derinden sarsılacak ve unutamayacakları bir yolculuğa çıkacaklardır…
"Ben Kumru Sonat; buraya benim, senin, bizim, enkaz altındakilerin hikâyesini anlatmaya geldim.
Sen de enkaz altındasın,
farkında değil misin?"
Enkaz Altındakiler (Ciltli)
Kırık
aynanın
ayrılmış
parçalarında birlikteydik.
Birlikte
ve
paramparçaydık.
“Gözlerinizi açtığınızda yıkılmış bir evde uyanacaksınız. Tek çıkış yolunuz yerin altında. Kendinizi bulduğunuz çıkış noktası her bir yanı kameralarla çevrili, her yeri izlenen bir platonun içinde. Tek amacınız ise alandaki ipuçlarını takip edip evleri bulmak. Tüm yarışmacılar evleri
bulduğu an kazanan belirlenmiş olacak.
Öyleyse, sizi kaybetmemizi ister misiniz?”
Kumru, Uraz, Nisan, Eren ve Bulut… Farklı hayalleri olan ve birbirine yabancı beş genç… Enkaz Altındakiler isimli sıradışı bir televizyon yarışmasına başvurarak inanılmaz bir deneyime adım atarlar. Ancak ortaya çıkan beklenmedik gelişmelerle hayatları derinden sarsılacak ve unutamayacakları bir yolculuğa çıkacaklardır…
"Ben Kumru Sonat; buraya benim, senin, bizim, enkaz altındakilerin hikâyesini anlatmaya geldim.
Sen de enkaz altındasın,
farkında değil misin?"
Enkaz Altındakiler 2
"Hayatta bazı şeyler vardır, izi kalır..."
Belki de biz farklı renklerdik, aynı küpün farklı yanlarında olmak bizim tek kaderimizdi.
“Gözlerinizi açtığınızda yıkılmış bir evde uyanacaksınız. Tek çıkış yolunuz yerin altında. Kendinizi bulduğunuz çıkış noktası her bir yanı kameralarla çevrili, her yeri izlenen bir platonun içinde. Tek amacınız ise alandaki ipuçlarını takip edip evleri bulmak. Tüm yarışmacılar evleri bulduğu an kazanan belirlenmiş olacak. Öyleyse, sizi kaybetmemizi ister misiniz?”
Kumru, Uraz, Nisan, Eren ve Bulut serinin ikinci kitabında şimdi bir kez daha yerin altında ve bir kez daha kameraların karşısında. Üstelik bu sefer onları gerçek bir yarışma, gerçek bir mücadele beklemektedir fakat hayal kırıklıkları peşlerini asla bırakmaz. Peki bu sefer o kapıdan çıkmayı ve evlerine dönmeyi başarabilecekler mi?
"Bir defter hayal ettim zihnimde. Önce sağ elimle acılarımı yazdım, sonra sol elimle tesellilerimi yazdım. Sağımla acı çektim, solumla teselli ettim kendimi."
Enkaz Altındakiler 2 Ciltli
"Hayatta bazı şeyler vardır, izi kalır..."
Belki de biz farklı renklerdik, aynı küpün farklı yanlarında olmak bizim tek kaderimizdi.
“Gözlerinizi açtığınızda yıkılmış bir evde uyanacaksınız. Tek çıkış yolunuz yerin altında. Kendinizi bulduğunuz çıkış noktası her bir yanı kameralarla çevrili, her yeri izlenen bir platonun içinde. Tek amacınız ise alandaki ipuçlarını takip edip evleri bulmak. Tüm yarışmacılar evleri bulduğu an kazanan belirlenmiş olacak. Öyleyse, sizi kaybetmemizi ister misiniz?”
Kumru, Uraz, Nisan, Eren ve Bulut serinin ikinci kitabında şimdi bir kez daha yerin altında ve bir kez daha kameraların karşısında. Üstelik bu sefer onları gerçek bir yarışma, gerçek bir mücadele beklemektedir fakat hayal kırıklıkları peşlerini asla bırakmaz. Peki bu sefer o kapıdan çıkmayı ve evlerine dönmeyi başarabilecekler mi?
"Bir defter hayal ettim zihnimde. Önce sağ elimle acılarımı yazdım, sonra sol elimle tesellilerimi yazdım. Sağımla acı çektim, solumla teselli ettim kendimi."
Enstitü
Minneapolis'in sakin banliyölerinden birinde yaşamakta olan Luke Ellis, bir gece yarısı evine giren davetsiz misafirler tarafından kaçırılır.
Luke, penceresi olmayan fakat tıpkı kendisininkine benzeyen bir odada gözlerini açar. Ve kapısını açıp dışarı çıktığında onun gibi özel yetenekleri yüzünden buraya getirilen birçok çocuğun odalarının sıralandığını görür.
Enstitü... Özel yeteneklere sahip çocukların tutulduğu bir hapishane, onlardan adeta intikam almaya yemin etmiş bir müdür ve insafsız personelin acı dolu yuvası.
Burada vicdan azabı yok.
Burası girişi olan ama çıkışı olmayan bir cehennem...
Erguvan Kapısı
Oya Baydar, 2001 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan Sıcak Külleri Kaldı’dan sonra yine dev bir romanla çıkıyor okurlarının karşısına. Sıcak Külleri Kaldı’nın iki önemli kadını, Ülkü ve Derin, bu yeni romanda Başka boyutlarda yan yana gelirken, arayışlarını sürdürüyorlar. Erguvan Kapısı bir anlamda bir arayış romanı. Kimliklerini, ideallerini arayan insanların romanı. Bizans’ın kayıp kapılarından birini arayan bir Rum profesör, ölüm orucuna yatmış insanlar, oğlunun kimliğinin izini süren Ülkü, bir yandan babasını bir yandan tümüyle yabancısı olduğu dünyaları tanımaya çalışan Derin, ayrı bir dünyanın insanı Kerem Ali bu sarsıcı romanın baş kişileri. Erguvan Kapısı, sürükleyici kurgusu, çok katmanlı anlatımıyla son yirmi yılın siyasal ve toplumsal panoramasına edebiyat açısından bakan güçlü bir roman.
Erime
Erken Gelen Turnalar
Büyümek, olgunlaşmak, yetişkin olmak ne demektir? Kişi, ne zaman bir çocuk olmaktan çıkar ya da nasıl sorumluluk sahibi bir birey olur? Hayatın kendisine yüklediği görev ve ödevleri yerine getirdiğinde mi, yoksa çevresindeki dünyaya, ona dayatılan koşullara başkaldırıp hesaplaştığında mı?
Cengiz Aytmatov, Erken Gelen Turnalar’da erginleşmeye dair bu evrensel sorulara cevap arıyor. Okul sıralarından kalkıp doğa ve insanlarla amansız bir mücadeleye girmeye mecbur edilen Sultanmurat ve dört arkadaşının hikâyesi Erken Gelen Turnalar. Beraberinde getirdiği tüm o yıkımla savaşın, doğanın ve -kuşkusuz- toplumsal hayatın sert ve acımasız koşullarının orta yerinde kıyasıya bir mücadelenin, olgunlaşmanın, büyümenin ve yetişkin olmanın hikâyesi.
Ermişin Bahçesi – Modern Klasikler 86
Cibran’ın en sevilen yapıtı Ermiş’in devamı olan Ermişin Bahçesi, yazarın ölümünden sonra, 1933’te yayımlandı. Ermiş’in sonunda on iki yılını geçirdiği Orphalese kentinden ayrılarak denize açılan El Mustafa, doğduğu adaya, annesiyle babasının ebedi uykularına daldıkları bahçeye döner. Uzun bir aradan sonra müritleriyle yeniden bir araya gelmiştir. Onlara ayrılıktan, yalnızlıktan, zamandan, insanla insanı, insanla doğayı birleştiren bağlardan söz eder. Sözlerinde mutlu ve aydınlık bir hayatın sırları gizlidir yine.
Eroin
HER GÜN 13-15 YAŞLARINDA
PEK ÇOK ÇOCUĞUN VE GENCİN ADLARINI GAZETELERDE
‘‘AŞIRI DOZDA EROİN ALARAK ÖLDÜ…’’
BAŞLIĞI ALTINDA OKUMAMAMIZ İÇİN BİR UYARI!
Eroin bir roman değil, Christiane adlı bir genç kızın başından geçenleri bütün çıplaklığıyla anlattığı tüyler ürpertici bir yaşam öyküsüdür. Bu kitabın ortaya çıkmasını sağlayan anılarını anlattığında Christiane on altı yaşındaydı. On iki yaşında esrar, on üç yaşında da eroin kullanıyordu. Sabahları okula gidiyordu ama artık bir bağımlı olduğu için öğleden sonraları da kendisi gibi eroinman arkadaşlarıyla birlikte fahişelik yapmaya başlamıştı ve annesi uzun bir süre kızının bu ikili yaşamını fark etmemişti. Christiane bu kitapta kendisini uyuşturucu kullanmaya iten rahatsızlıklarını, tepkilerini ve çocukluktan genç kızlığa geçerken bir eroinman olarak yaşadıklarını bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştı. Bugün hepimizin bildiği gibi eroin kullanımı bütün dünyada oldukça yaygın bir sorun haline geldi. Christiane’nin öyküsünün çok yakınımızdakiler tarafından tekrarlanmaması için onun uyarılarını bütün dikkatimizle okumalı, yanı başımızda eriyip giden, hayatları solan çocuklarımıza, gençlerimize en içten sevgimizi vermeliyiz.
Eroinle Dans
Eroin sözcüğü kimseyi ürkütmesin. Madde bağımlılığının 12 yaşına indiği ülkemizde, başımızı kuma gömmeden gerçekleri irdelemek zorundayız.
Eroinle Dans, uyuşturucu ve eroin konusunda Türkiye’de yazılmış ilk ve tek roman. Her yaştan, her kesimden, uyuşturucuyla tanışmamış ya da kullanıcı, çok sayıda okurum oldu.
2014’te Yeşilay Derneği’nin Zümrüdüanka Ödüllerinde “En Yeşilaycı Edebiyatçı ” ödülünü aldım. Önceleri kuşkuyla yaklaşılırken, artık okullarda tavsiye kitabı.
“Çok şaşıracaksın ama... Sana olan tutsaklığım buraya kadar Eroin! Vedalaşmamızın zamanı geldi.
... Tüm sorumluluğu sana yüklemem haksızlık olur. Yaptığımızın ölüm dansı olduğunu bile bile, kollarındaki sarhoşluğumu sürdürdüğüm için, ben de en az senin kadar suçluyum.
Ama bitti artık... Ölüm dansı tek kişiliktir! Bundan sonrasında bana eşlik edemeyeceksin.
Ölümüm senin elinden olmayacak Eroin! Bu zevki tattırmayacağım sana...”
Eroinle ölümüne dans!
Bitti deseniz de bir yerlerde sürüyor hala.
Değişen, yalnızca dans edenler...
Esaret Şehrinde Bir Kitapçı
Esir düşen bedenin değil de kalbinse, özgürlük ancak kavuşmakla mümkündür.
1940’lı yıllarda henüz gencecik bir kızken başlar Matilda’nın hikâyesi… Birlikte büyüdükleri çocukluk arkadaşı Hans, günün birinde bambaşka bir anlam kazanır genç kızın yüreğinde. Kalbini ilk kez pırpır ettiren genç bir adamdır artık o. Etraflarında giderek kararmakta olan dünyaya inat, birbirlerine inanmaktan ve birbirlerini sevmekten asla vazgeçmeyen iki âşığa dönüşmeleri çok sürmez. Aralarındaki bağlılık o kadar güçlüdür ki saf sevgilerinden yayılan ışığın, tüm karanlıkları aydınlatabileceğinden emindirler. Ancak Hitler Almanya’sının dalga dalga yaydığı kötülük, önüne çıkanı ezip geçmektedir ve ne yazık ki aşkın gücü bile onları durdurmaya yetmez. Bir sabah Naziler, Hans ve ailesini alıp götürmek için geldiklerinde, Matilda’nın kalbini de beraberlerinde götürürler. O günden sonra ise hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bedeni özgür olsa bile Matilda da artık esaret şehrindeki tutsaklardan biridir ve Hans’ınkiyle beraber atan kalbine yeniden kavuşmak için her şeyi göze almaya hazırdır.
2018 yılının Amerika’sında ise kariyerinde sorunlar yaşayan başarılı bir mimar olan Grace Laurent, hayatıyla ne yapacağını bilemeyenlerin düştüğü o çukura düşmüş durumdadır. Tam da o büyük boşluk duygusuyla mücadele ederken, posta kutusunda âdeta tüm sorularına cevap olabilecek bir zarf bulur. Öte yandan o cevaplara ulaşmak için bütün düzenini geride bırakıp uçağa atlaması ve Almanya’ya gitmesi gerekmektedir. Hem de daha önce adını bile duymadığı ama büyükannesi olduğunu iddia eden, Matilda Ellman isimli bir kadından ona miras kalan mülkü görmek için. Grace, önce her şeyin garip bir şaka olduğunu düşünür ama Matilda’nın ona bıraktığı ipuçlarını takip ederek miras aldığı hikâyenin düğümlerini çözdükçe, çok geçmeden kendi içindekilerin de çözülmeye başladığını fark eder.
Esaret Şehrinde Bir Kitapçı, özgürlüğün, fedakârlığın, cesaretin ve insan olmanın anlamını tekrar tekrar sorgulatan, gözyaşları içinde okuyacağınız bir şaheser.
Esir Şehrin İnsanları
“Çöküntü̈ devrinde iki çeşit insan tipi ortaya çıkıyor: Namussuzlarla namuslular... Hele, önce ‘vatandaş’ sonra ‘insan’ olunması gereken dehşetli sıralarda felaketle alçaklığın boğuşması kadar korkunç muharebe yok. Muharebede düşman karşıdadır, üniformalıdır. Az da olsa, çok da olsa bir zaman sonra önemi kalmaz. Kaçarsın, kovalarsın... Anında ölenler, yaralananlar olur. Ama hep ileriye bakmanın bir rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim, düşman kim bilinmez!”
Bir mücadele nerede başlar? Hürriyet duygusu ne zaman kan ve kemik kadar kati bir gerçek halini alır? Kemal Tahir, esir düşmüş payitahtın insanlarını işte bu çetrefil ve kaçınılmaz sorunun karşısındaki tutumlarına göre tasnif ediyor, tanımlıyor. Kaosun hüküm sürdüğü̈ mütareke İstanbulu’na yönelttiği keskin bakışlarıyla şehrin sokaklarını tararken ne berduşları, aylakları, işbirlikçileri ne vatanseverleri ve kendisinden kahramanlık umulmayan kahramanları gözden kaçırıyor. Gönülden köleler ve aldırmazlar arasından bir çıkış yolu arıyor.
Esir Şehrin İnsanları, yazarının “yürekli bir yalnızlığı göze alarak” yakın tarihin en önemli olaylarını çok yönlü̈ bir bakışla, tarihsel gerçekliği içinde ele aldığı ilk “şehir romanı”dır. “Esir Şehir” üçlemesinin ilk kitabı olan bu roman, dağılan imparatorluğun ve insanlarının eş zamanlı çözülmesini derin ve sarsıcı yüzleşmelerle okura sunuyor.
Esir Şehrin Mahpusu
“Büyük tarih romanları, bizi milletimizin ve toplumumuzun gelişmesindeki belli çatışma çağlarının doğrularında ve gerçeklerinde yeniden yaşatma gücünü taşıyan eserlerdir.”
İnsanın esareti ve toplumun esareti birbiriyle bağlantılı, birbirinin sebep ve sonucu sayılan haller midir?
“Esir Şehir” üçlemesinde Kemal Tahir, kurucu unsur olarak tarihî malzemeleri ve insan doğasına dair şaşırtıcı doğruluktaki gözlemlerini kullanır. Tarih nehrinin yoğun, hareketli ve gerilimi yüksek sularında yol alırken bireysel gerçekliği toplumsal gerçekliğe feda etmeksizin gündelik hayatın temel dinamiklerini soyutlar. Bu soyutlama, onu sıradan insanın ya da kahramanın, bir mahpusun ya da kent soylu asilzadenin ahlaki sefalet ve asalete aynı mesafede durduğu tedirgin edici bir ara yere sıçratır.
“Esir Şehir” üçlemesinin ikinci kitabı Esir Şehrin Mahpusu, Kemal Tahir’in “dar yer” dediği hapishanede geçer. İşgal altındaki şehrin mahpusları; esaretin bütün eziciliğini yaşamış, hürriyet duygusuyla kalbi burulan bu insanlar, dışarıdaki işgal ve esaret atmosferini anlamak için adeta birer laboratuvar görevi görürler.
Eski Dostum Kertenkele
Eski Hastalık
'Eski Hastalık', Reşat Nuri Güntekin'in en ustalıklı romanlarından biridir. Aşk, tutku, sadakat, vefa kavramları çevresinde dönen, çok iyi kurgulanmış, güçlü ve zengin roman kişilikleriyle çarpıcı bir kitap. İstanbul'da, başka bir erkekle birlikte geçirdiği trafik kazasından sonra, genç kadın, kocasıyla birlikte yine taşraya doğru yola çıkar...
Esrarengiz Ev
Esrarengiz Sanık
Mary Gerrard’ı öldürmekle suçlanan genç ve güzel Elinor Carlisle, sanık kürsüsünde sessizce oturuyodu. Tüm kanıtlar onun aleyhineydi. Bu cinayeti ondan başkası işleyemezdi. Çünkü öldürücü zehri ancak o, ele geçirebilirdi. Düşmanca fikirlerin hâkim olduğu mahkeme salonunda, suçu kanıtlanana dek Elinor’un masum olduğuna inanan tek kişi; Hercule Poirot’ydu. Yani Elinor ile idam sehpası arasındaki tek kişi...
Esselamü Aleyküm Pekin!
Evrendeki Son Hazine
Evrendeki Son Kayıt
Eylül – Bilge Kültür Sanat
Eylül sayesinde... Mehmet Rauf’un kaleme aldığı ilk psikolojik roman türüyle buluşacaksınız. Yazarın yasak aşk konusuna Halit Ziya’dan daha hoşgörülü baktığını göreceksiniz. Suad ve Necib’in musiki sayesinde başlayan aşklarının gerçek olup olmadığını merak edeceksiniz. Boğaziçi’nde bir yalıda piyano tuşlarından dökülen klasik Batı müziği parçalarının sesini duyacaksınız.
Çevre tasvirlerinden çok, kişiler üzerinde bıraktığı izlenimleri okuyacaksınız. Orta yaşta bir kişinin eylül ayında hissettiklerini okuyunca etkileneceksiniz. Eylül ayı gelince artık çevreye bir başka gözle bakmaya başlayacaksınız. İstanbul’un eski yaşantısına, Boğaziçi’nin güzelliklerine şahit olacaksınız. Yangın sırasında içerde kalan Suad’ı, kimin kurtarmaya çalışacağını öğreneceksiniz.
Eylül – Türk Edebiyatı Klasikleri 38
Servet-i Fünun dergisinde 1900 yılında tefrikaya edilmeye başlanan Eylül, yazarına büyük bir şöhret, edebiyatımıza da psikolojik romanın ilk başarılı örneğini kazandırır. Roman, konusunu döneminde oldukça revaçta olan yasak aşktan alır. Fakat Eylül’de yaşanan aşk masumiyet ve yüceliğine gölge düşürülmeden korunmak istenir. Böylece bakışların konuştuğu, müziğin eşlik ettiği, neredeyse sessiz bir ilişki başlar. Öte yandan karakterler mutluluğu, sevgiyi, toplumsal bağları sorguladıkları; ihtiraslar, çelişkiler, yükseliş ve düşüşlerle dolu oldukça sesli bir iç dünya içindedirler.Mehmet Rauf bu dünyayı İstanbul’un muhteşem güzellikteki Boğaz köyleriyle, müzikle, mevsim geçişleriyle ilmek ilmek örerken duygu betimlemeleri ve tahlilleriyle de unutulmaz bir eser yaratır.
Eylülde Aşklar
Eyvah Kitap! adlı başyapıtıyla yüz binlerce okura ulaşan yazar Mine Soysal’dan iki gencin arasında aşkın ve dostluğun iç içe yaşandığı karmaşık bir ilişkiyi anlatan etkileyici bir roman. Dostluk, sevgi, aşk ve sadakat gibi temel kavramlara ilişkin değişik sorgulamalara, gençleri sorumlulukları üzerine düşünmeye yönlendiren kitap, genç dili ve farklı bakış açılarıyla gençlik edebiyatımıza taptaze ve gerçekçi bir soluk kazandırdı. Olayların hem genç kızın hem delikanlının ağzından anlatıldığı romanın dikkat çekici özelliklerinden biri, alışılagelen “olumlu” karakterlerin yerini “gerçek” karakterlerin alması. Soysal, geri planda 1999-2001 yılları Türkiye’sini belirleyen önemli olayları da okura bir kez daha hatırlatan, gençler kadar yetişkinlerin de severek okuduğu romanında, gençlerin çelişkilerle bunalan dünyalarına ulaşmayı başarıyor.
Eylül ve Can’ın lise birinci sınıfta başlayan arkadaşlıkları kısa zamanda bir ilk aşka dönüşür. Babasının ölümünden sonra annesi ve teyzesiyle birlikte yaşayan Can’ın gönlünde artık yelken sporunun yanı sıra Eylül’ün de bambaşka bir yeri vardır. O, deniz ve yelken sporu sayesinde yaşıtlarından farklı bir delikanlı olmuştur. Ablası ve annesiyle birlikte yaşayan ve annesini terk ettiği için bir türlü affetmediği babasıyla konuşmayan Eylül’ün duygularıysa her zaman daha karmaşıktır. Eylül’ün arayışları kısa süre sonra Can’la ilişkisini ciddi biçimde hırpalamaya başlar.
Factotum
Zengin olmayı düşleyen yoksul ve despot bir babanın cehenneme çevirdiği ergenlik döneminden sonra iki yıl Los Angeles Üniversitesi’nde gazetecilik bölümüne devam eden Charles Bukowski (Henry Chinaski) kararını verir. Babası gibi biri zengin olmayı isterse o tersini isteyecektir. Aylaklığı. Ancak erken yaşta saptadığı bir hedefi vardır. Yazar olmak. Mukavva bavulunu alıp yola düştüğünde yirmi iki yaşındadır. Ucuz pansiyon odalarında sefaletle boğuşup yazmaya çalışırken kendine gerçek bir dost edinmiştir. Alkol. Bar Sineği filminde beş günlük bir kesitini senaryolaştırdığı bu dönem yaklaşık on yıl sürer. Eyalet eyalet dolaşıp, pansiyon kirası ve içki giderlerini karşılamak için sayısız ikinci, hatta üçüncü sınıf işlere girip çıkar. Bukowski roman, öykü ve şiirlerinde sık sık özlemle söz ettiği bu dönemi anlatırken mizahının ve onu çağdaş Amerikan edebiyatının önde gelen yazarlarından biri yapan eşsiz yalınlığının doruğundadır.
Fahim Bey Ve Biz
Abdülhak Şinasi Hisar’ın “hikâye” dediği romanları, insanın iç dünyasının izini süren, ruhunun derinliklerinde seyreden üslubuyla 20. yüzyıl klasiklerimizdendir. Hisar, özgün diliyle karakterlerini ve hayatlarını inşa ederken onlara hem çok yakın hem çok mesafelidir. Romanlarını vakaların değil karakterlerin etrafında kurgulayan Hisar, zaman ve mekânı geçmişseverlikten ziyade hafızanın temel taşları olarak kullanır.
Abdülhak Şinasi Hisar, ilk romanı Fahim Bey ve Biz’de, Fahim Bey’in sıradan, fakat gelecekten bakıldığında tüm bir dönemin hareket, dönüşüm ve çelişkilerini içinde barındıran hayatını hikâye eder. Geç dönem Osmanlı dairelerindeki bürokratlığı, tüccarlık denemeleri, kimlik arayışları, tutunamayışlarıyla Fahim Bey, edebiyatımızın benzersiz karakterlerindendir
Fahrenheit 451
“Yazılmış en iyi bilimkurgu romanı. İlk okuduğumda, yarattığı dünyayla kâbuslar görmeme sebep olmuştu.” -Margaret Atwood
“Öyle bir eser ki, hakkında ne söylesem eksik kalır.”
- Neil Gaiman
Hugo En İyi Roman Ödülü Prometheus Şeref Kürsüsü Ödülü
Ray Bradbury sadece bilimkurgunun değil fantastik edebiyatın ve korkunun da yirminci yüzyıldaki ustalarından biri. Bilimkurgunun “iyi edebiyat” da olabileceğini kanıtlayan belki de ilk yazar. Yayımlandığı anda klasikleşen, distopya edebiyatının dört temel kitabından biri olan Fahrenheit 451 ise bir yirminci yüzyıl başyapıtı.
Guy Montag bir itfaiyeciydi. Televizyonun hüküm sürdüğü bu dünyada kitaplar ise yok olmak üzereydi zira itfaiyeciler yangın söndürmek yerine ortalığı ateşe veriyordu. Montag’ın işi ise yasadışı olanların en tehlikelisini yakmaktı: Kitapları.
Montag yaptığı işi tek bir gün dahi sorgulamamıştı ve tüm gününü televizyonla kaplı odalarda geçiren eşi Mildred’la beraber yaşıyordu. Ancak yeni komşusu Clarisse’le tanışmasıyla tüm hayatı değişti. Kitapların değerini kavramaya başlayan Montag artık tüm bildiklerini sorgulayacaktı.
İnsanların uğruna canlarını feda etmeyi göze aldığı bu kitapların içinde ne vardı?
Gerçeklerin farkına vardıktan sonra bu karanlık toplumda artık yaşanabilir miydi?
Fahrenheit 451, yeryüzünde tek bir kitap kalacak olsa, o kitap olmaya aday.
“Mutlu olmamız için gerekli her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Bir şey eksik. Etrafa bakındım. Ortadan kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, on-on iki yıldır yaktığım kitaplardı.”
Fare Dörtlemesi – Gri Kapak
“Fare Dörtlemesi” zamanımızın yaşayan en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen Haruki Murakami’nin edebiyat yolculuğunun en önemli izleklerinden birini temsil ediyor.
Başlarda “Fare Üçlemesi” olarak anılan seri Rüzgârın Şarkısını Dinle, Pinball 1973 ve Yaban Koyununun İzinde’den oluşur. Bu üç kitabı birbirine bağlayan, anlatıcı kahramanın arkadaşı “Fare”dir. Ama Yaban Koyununun İzinde’de Fare ortadan kaybolur. Yerine Koyun Adam’ı bırakır. Ve Koyun Adam hikâyeyi bir sonraki kitap olan Dans Dans Dans’a bağlayarak seriyi bir dörtleme haline getirir.
Gençlik, aşk, edebiyat, gizem, yalnızlık, kayıp duygusu... Murakami severler için gerçek bir okuma şöleni olan bu dört kitap şimdi tek cilt halinde bir arada...
Felah 1
Tümgeneral Halil Uluant’ın yegâne kızı Hilal Uluant, gözü kara bir gazetecidir. Hilal, İkinci Karabağ Savaşı’na gönüllü olarak gittiğinde hayatı tamamen değişir. Mikrofonuna sarılarak insanların sesini duyurmaya, savaşın hakiki yüzünü göstermeye çalışırken bir çukura düşer ama bu sıradan bir çukur değil, yıllar önce yapılan gizli geçitlerden biridir. Düştüğü geçitte mahsur kalan Hilal’in ilerlemekten başka şansı yoktur çünkü savaştan dolayı geçit kapanmıştır. Gizli geçidin içerisinde ilerledikçe buraya depolanmış eski silahları fark eder ve nereye çıkacağını bilmeden karanlık yoluna devam eder. Işığı görmek, ışığı bulmak için...
Ama bulacağı ışığın zifirî karanlık olacağının farkında değildir.
Çünkü onu buradan çıkaracak kişi düşmanın ta kendisidir.
Halef ve Rota serisi, ardından Yeşili Sevmek kitabı ile okurlar tarafından büyük ilgi gören Leman Veli, merakla beklenen Felah serisi ile okurları bu sefer Karabağ’ın dehlizlerine götürüyor ve savaştan arta kalan duyguları en derin şekilde açığa vuruyor.