Çocukluk – Hasan Ali Yücel Klasikleri 230
Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910): Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş’in büyük yazarı, yaşamının son otuz yılında kendini insan, aile, din, devlet, toplum, özgürlük, boyun eğme, başkaldırma, sanat ve estetik konularında kuramsal çalışmalara da verdi. Bu dönemde yazdığı roman ve öykülerinde yıllarca üzerinde düşündüğü insanlık sorunlarını edebi bir kurguyla ele aldı. Tolstoy’un yarı otobiyografik denebilecek üçlemesinin ilk kitabı olan Çocukluk, ilk kez 1852 yılında Sovremennik dergisinde yayımlandı. Sade kurgusu, samimi, çarpıcı anlatımıyla okurlar arasında olduğu kadar dönemin edebiyatçıları arasında da büyük ilgi gördü. Çocukluk, dünyanın en büyük yazarlarından birinin doğuşunu müjdeleyen ilk eserdir, üçlemenin diğer kitapları İlkgençlik ve Gençlik de Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nde yayımlanacak.
Çoğunluğun Zorbalığı
Fransız hukukçu, düşünür ve tarihçi Tocqueville, 1830’lu yılların başında Amerika Birleşik Devletleri’ne uzun bir seyahat yapar. Amerikan demokrasisi, siyasal sistemi ve toplumsal yapısı hakkındaki bu “saha çalışması” boyunca yaptığı gözlemlerine dayanan görüş ve çözümlemelerini, 1835 ve 1840 yıllarında iki cilt halinde yayımlanan ve siyaset bilimi literatürünün kanonik eserlerinden biri haline gelen Amerika’da Demokrasi adlı çalışmasıyla kitaplaştırır.
Çoğunluğun Zorbalığı bu kitaptan seçilmiş bölümlerden oluşuyor. Tocqueville bu metinlerde, modern demokrasilerin ayırıcı özelliği olan eşitlik tutkusunun özgürlüğü tehdit eder hale gelebileceğini ve sonunun çoğunluğun tiranlığına varabileceğini ileri sürer. Amerika’da çoğunluğun sınırsız gücünün halkın düşünceleri, ulusun karakteri ve kamu yönetimi üzerindeki etkilerini çözümler.
Çöpçüler
Çöplük Kralı
Etiyopya'daki sokak çocuklarının gerçek yaşamına dayanan dokunaklı ama cesaret verici bir öykü…
Dani ile Mamo normal koşullarda asla karşılaşmayacaktı. Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa'daki hayatları bambaşkaydı. Dani kocaman bir villada yaşıyordu, Mamo'nun ise evi yoktu. Ama bu iki çocuk şimdi şehrin sokaklarında kaçak. Biri despot babasından, ötekiyse bir insan tacirinden kaçıyor. Tesadüf onları bir araya getirince yetişkinlerin bencil dünyasında hayatı birlikte göğüslemek zorunda kalıyorlar.
Cress Bir Ay Günlüğü
Daha ufacık bir kız çocuğuyken, cadı onu ne kapısı ne de merdiveni olan bir uzay uydusuna hapsetti. Gelecekte bile, kuleye hapsedilen genç kızlar var...
Cress, Cinder’ı Kraliçe Levana’nın hain planlarından haberdar etmek için her şeyi göze almıştı. Ancak ufak bir sorunu vardı. Çocukluğundan beri, hapsedildiği bir uyduda yaşıyordu ve ona eşlik eden tek şey internet bağlantılı ekranlardı. Elinde yalnızca bu ekranlar olunca, Cress’in de efsanevi bir hackera dönüşmesi kaçınılmazdı.
Bütün Dünya; Cinder, Kaptan Thorne, Scarlet ve Wolf’un peşindeydi. Onlar ise Levana’nın planlarını altüst etmek için Cress’i esir tutulduğu uydudan kurtarmaya ant içmişti. Ancak bir şeyler ters gitti ve ekip üyeleri uzayın ortasında birbirlerini kaybetti. Kraliçe Levana ise hiçbir şeyin İmparator Kai ile düğününü engellemesine izin vermemeye, dolayısıyla Cinder’ın peşini bırakmamaya kararlıydı.
Cress, Scarlet ve Cinder, Dünya’yı kurtarmaya gönüllü olmamıştı. Yine de Dünya’nın tek umudu Cress, Scarlet ve Cinder’dı.
Cüce
Zenîme’ydi adı. Zaman zaman kederli, derin yeislere kapılmış bulurdum onu, zaman zaman neşeyle taşmış kırıp geçirirdi gülmekten insanı. Güzelliği silinmemişti büsbütün. Lokma gözlü, uzun boylu, incecik, düzgün vücutluydu; kadınsı çizgileri yerindeydi hâlâ. Tuhaf kostümlerle dolaşırdı evin içinde. Hayatının herkese kapadığı bir noktası bir gizi, gerçek bir acısı olmalıydı bence, ama yine de dolu dolu yaşamış, dünyanın her bir yerinde sevgilileri olmuş; gözü arkada kalmamış, güçlü bir kadına benziyordu.
Zenîme Hanım’ın oturma odası ya da salonu sanki orta yerde ulu bir çınar varmış da onun tüm yaprakları sonbaharın gelişiyle kuruyup dökülmüş gibi yerlere serilmiş yazılı yapraklarla doluydu. Kâğıtlar da kim bilir ne uzun süre orada öylece kalmışsa onlar da sararmış solmuştular.
Bir gün “Al götür onları artık gözüm görmesin!” dedi, ikramda bulunurcasına bana! Zenîme Hanım, ad falan koymamıştı kitabına. Cüce adını ben koydum.
Çukur
Çukurlar
Çulluk
Cumbadan Rumbaya
Cümbezin Kızı
Cümbezin Kızı tek başına bir kadın hikâyesi değildir. Unutulan tarihe, sosyal olaylara kızlarımızın çığlıkları arasından bakıştır. Adanın parçalanışı, EOKA tohumlarının atılışı, İsrail`in kuruluşu ve kızlarımızın kayboluşunun hikâyesidir.
Cümbez; adadır, Nenanne’dir, Hatice’dir, Eleni Nine’dir, Süleyman’dır, Bastiban’dır... Bir yanının Türk, bir yanının Rum olduğunu bilir de insanca döker yemişini. Cümbez, bölücülerin kesemediği koca bir ağaçtır.
Bir zamanlar Kıbrıs`ta Nenanne ile Eleni Rumca susar, Türkçe bölüşür, kadınca konuşurdu. Ve kızlar… Yokluğun, kıtlığın, savaşın, sömürge yönetiminin ince hesapları arasında doysun ve geride kalanı doyursun diye Filistin`e, Ürdün`e satılan kızlarımız... Küçük kuşlar gibi avlanıp babaları eliyle teslim edilen kızlarımız... Onlar hayalleriyle birlikte unutuldular...
“Latife`den bu yana ne böyle duyarlılık ne de espriye rastladımdı. Seçici gruba beni de dâhil eden İskender`e teşekkürler. Emine`ye yakıştı doğrusu.” Alev Alatlı
“Işınsu`ya yakışır bir yarışmaydı. Güzel eserler geldi. Cümbezin Kızı öne çıktı.” Prof. Dr. İlber Ortaylı
“Genç Werther`in Acıları’nı hatırlatan, genç bir kadının hikâyesinden hareketle içe işleyen bir sosyal dram. Türkçesi çok sağlam ve çok güzel.” A. Yağmur Tunalı
“Ah Cümbezin Kızı, ne olur bize her daim iyilerin kazandığı o tükenmez masallarını hep anlat, hep anlat ki; dünya denilen bu dar ve engebeli köprüde Zümrüdüankaların kanatlarından yalnızca sevgi ve merhamet devşirelim.” Prof. Dr. Belkıs Gürsoy
“Akıcı ve işlek bir üslup, güçlü bir başkarakter, zevkle okunan bir roman...” Prof. Dr. Bilge Ercilasun
Cümlemiz – Bütün Şiirleri
Son yirmi beş yıllık şiirimizde ölümü, içinde küçükten beslediği için hiç dehşete düşmeden, irkilmeden, tam bir iman ve teslimiyetle, özleyerek beklemiş tek şairimizdir o. Tanrı’ya bu şekilde bağlılığı onu beyazın hayranı yaptı. Şiirlerinde kir yoktur, leke yoktur. Katıksız, arı duru, dünya kirlerinden uzak, temiz şiirlerdir bunlar; hatıraları, vefası, sevgileri gibi temiz.
- Behçet Necatigil
Yedi Meşale hareketine topluluğun en genç yazarı olarak katılan Ziya Osman Saba’nın şiiri Ahmet Haşim’den Necip Fazıl ve Tanpınar’a uzanan bir çizgidedir. Bu anlamda, Dağlarca şiiriyle yakınlığı vardır. Dağlarca’nın Tanrı ve yaşam üstüne soruları Ziya Osman Saba’nın da sorularıdır. Öte yandan Saba’nın şiirlerinde Verlaine ve genellikle Fransız simgeci şiirin etkileri gözleniyor. Fakat konuları, hüznü ve lirizmi yerlidir. Bazen dindarca bir boyun eğiş olanla yetinme, çocukluk anıları ve akıp giden zaman bazen de toplumsal eleştiriler, çocuk sevgisi, daha güzel ve yaşanılası bir dünyaya özlem olgunluk dönemi şiirlerinin başlıca temalarıdır. Cahit Sıtkı şiiriyle öz ve biçim bakımından ortak özellikler taşıyan iddiasız görünüşlü şiirlerinde yer yer Necatigil’i anımsatan kırık söyleyişlerle şairin aydınlık, namuslu, duygulu sesi duyumsanır.
- Ataol Behramoğlu
Çürük Vişne 1 Veca
Wattpad fenomeni Emine Tavuz’dan
Esila, kirpik uçlarından dudaklarındaki tebessüme kadar acıdan yoğrulmuş bir kızdı. Bedenine atılan darbeler ruhunda çok büyük yaralar açmıştı. Sömürülecek tek bir yeri bile kalmadığı halde bu eziyeti çekmek zorundaydı. Ta ki Asrın’a kadar.
Asrın, genç kızın sıkışıp kaldığı bu kapanda çaresizce attığı sessiz çığlıklarını işitmişti. Fakat bir sorun vardı. Genç adam yaralı bir aslan gibiydi; sert, hırçın ve etrafı duvarlarla kaplı.
Esila, onunla tanıştığında ruhuna daha fazla acı bulaştıracaktı belki de ama tek bir an bile pişman olmayacaktı. Çünkü geçmişin, sırtlarında açtığı yaraları koparıp atmak o kadar kolay olmasa da ikisi de yalnızca birbirleri sayesinde iyileşebileceklerini fark ettiklerinde, bolca acı vaat eden hastalıklı bir ilişkinin temelleri çoktan atılmıştı.
Bitti sandıkları yerden başlayan, başladığında çoğalan, çoğaldıkça şiddetlenen bu yangın onların hem kurtuluşları hem de bitişleri olacaktı.
“Kurtarılmaya ihtiyacımız var. Asrın, bizi kurtar!
Beni ve çocukluğumu kurtar!”
Çürük Vişne 2 – Veryansın
Yangın. şimdi daha şiddetli...
Kıvılcım, Asrın ve Esilan'ın içine ilk kez, bir gece yarısı düştüğünde, yeni başlayan bir hikayenin iki kırık çocuğuydular.
Hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi ama olması gerekene yakın devam ediyordu.
Ta ki o güne kadar.
Zaman onları birbirine ilikleyen bir mekanizmaya dönüşmüşken, Esila Karam yaşadıklarının gazabına uğradı ve bir gün, tavana baktığında gördüğü şey kendisi oldu.
Önce yansımaları, tavandan ona baktı.
Sonra kabuları, opnu gece yarıları uykularından etti.
Ve sanrıları, baktığı her yerde, görmekten korktuğu şey oldu.
Esila Karam, annesiyle babasının beraber işlediği bir cinayetti artık.
Çürük Vişne 5 – Veda
Dadı Eftalya’nın Pembe Misketi
“Sonra samanların arasına oturdu ve avucundaki pembe miskete baktı. Bir süredir zaman zaman aklına gelen ama her seferinde kabullenemediği için zihninden uzaklaştırmaya çalıştığı gerçekle yüzleşmeye hazırdı.”
Paydaş ailesi Ayaydınlar Çiftliği’ni satıp İstanbul’a yerleşme kararı almıştır. Aslan ve Aşkın Paydaş taşınma işlerini halletmek için İstanbul’dayken çocuklara -Nazlı, Timuçin, Neşe ve Gece’ye- Dadı Eftalya bakacaktır. Nazlı sosyal medya bağımlısı bir çocuktur, hayali “youtuberlık”tır. Timuçin korkusuz, kendinden emin, çok okuyan, meraklı, araştırmacı bir çocuktur. Neşe’nin Sırma adında hayali bir arkadaşı vardır. Kurduğu düzgün cümlelerle herkesi kendine hayran bırakan Gece üç ay önce konuşmayı aniden bırakmıştır.
Ayaydınlar Çiftliği’yle gizemli Dadı Eftalya arasında nasıl bir bağ vardır? Bir pembe misket geçmişten geleceğe insanların yaşamına nasıl yön verir?
Hanzade Servi, sonu gelmez sürprizlerle dolu, heyecan ve merak içinde okuyacağınız yaşantıları bir yapbozun parçaları gibi romanına yerleştiriyor.
Daeth Note – Bir Başka Defter : Los Angel Manga
Los Angeles bir dizi seri cinayete sahne oluyor. Ünlü dedektif L, BB Cinayetleri olarak anılan ve belli bir düzen doğrultusunda işlenen bu karmaşık cinayet vakalarını çözmek için iş başında ve Naomi isminde bir eski FBI ajanı da bu tüyler ürpertici cinayetlerin çözülmesi için L’ye yardım ediyor.
Ve Death Note’dan alışkın olduğunuz üzere, ne hiçbir şey göründüğü gibi ne de işler giderek kolaylaşıyor.
Death Note Bir Başka Defter, heyecan dolu bir polisiye.
Dağlar Kükrediğinde
Daire : 7
“Sanki geçmişimi bir sırt çantası gibi hep yanımda taşıyordum. Yürürken, otururken, gülerken, koşarken, konuşurken, yerken, içerken, sarılırken, eğlenirken o hep oradaydı; sırtımda. Biz sırtında çantalarla yaşayanlarız. İçi bizi acıtan anılarla, kıran bilgeliklerle ve mahveden tecrübelerle dolu sırt çantalarımız hep sırtımızda. Bazılarımızın yükü daha ağır, bazılarımızın yükü daha hafif ama hiçbirimiz tamamen özgür değiliz; çantaları bir kenara bırakamadığımız sürece...”
Mine ve Efe’nin No. 26’yla başlayan hikâyeleri Daire 7’yle devam ediyor.
Kardelen Sokak, No. 26, Daire 7 hikâyelerinin başladığı adresti. Mine’nin acıları ve umutları Daire 7’nin dört duvarı arasında dolaşırken, birlikte yazacakları yeni hikâye onların miladı mı olacak yoksa bu dört duvarın arasındaki her bir hatıra yollarına engel mi çıkaracak?
Daire 7’ye hoş geldiniz. Burada misafir değil, ev sahibisiniz...
Daire 7 (Ciltli)
“Sanki geçmişimi bir sırt çantası gibi hep yanımda taşıyordum. Yürürken, otururken, gülerken, koşarken, konuşurken, yerken, içerken, sarılırken, eğlenirken o hep oradaydı; sırtımda. Biz sırtında çantalarla yaşayanlarız. İçi bizi acıtan anılarla, kıran bilgeliklerle ve mahveden tecrübelerle dolu sırt çantalarımız hep sırtımızda. Bazılarımızın yükü daha ağır, bazılarımızın yükü daha hafif ama hiçbirimiz tamamen özgür değiliz; çantaları bir kenara bırakamadığımız sürece...”
Mine ve Efe’nin No. 26’yla başlayan hikâyeleri Daire 7’yle devam ediyor.
Kardelen Sokak, No. 26, Daire 7 hikâyelerinin başladığı adresti. Mine’nin acıları ve umutları Daire 7’nin dört duvarı arasında dolaşırken, birlikte yazacakları yeni hikâye onların miladı mı olacak yoksa bu dört duvarın arasındaki her bir hatıra yollarına engel mi çıkaracak?
Daire 7’ye hoş geldiniz. Burada misafir değil, ev sahibisiniz...
Dalgalar
Dalgalar, yaşamın ritmini doğanın döngüsü ve zamanın akışıyla uyum içinde yansıtan bir metafordur. Birlikte büyüyen, üç erkek üç kız altı çocuğun, gençliğe ve sonra yaşlılığa uzanan bir çizgide izlediğimiz yaşamlarını kendi iç sesleriyle anlatan Dalgalar deneysel bir roman, Virginia Woolf’un en özgün yapıtı, kendi deyişiyle bir “oyun-şiir”.
“Ölü şair ne demişti, unutmuşsunuz. Ve ben sözleri size tercüme edemem ki bağlayıcı gücü sizi ip gibi sarsın, amaçsız olduğunuzu kafanıza iyice soksun; ve ritmin bayağı ve değersiz olduğunu göstersin; işte bu yüzden, amaçsızlığınızın farkında olmadığınız sürece sizi istila eden, sizi gençken bile yaşlandıran o aşağılamayı yok edin. O şiiri kolayca okunacak şekilde tercüme etmek de benim çabam olsun.”
Dalgalar – Modern Klasikler 84
Woolf 1920’lerin ortalarında Dalgalar’ı tasarlarken ortaya çıkacak romanın benzeri görülmemiş bir “melez” olacağından emindi. Şiirin coşkunluğuyla nesrin sıradanlığını kaynaştıran soyut ve gizemli bir yapıt, bir “oyunşiir”, olay örgüsü yerine ritimle yazılmış “yepyeni türde bir kitap” vardı aklında. Birçok kişi tarafından yazarın en büyük başarısı olarak görülen Dalgalar, altı arkadaşın çocukluktan orta yaşa dek yaşamlarının; onları kuşatan dünyayı algılayışlarının ve kim olduklarını keşfedişlerinin izini sürer.
Damızlık Kızın Öyküsü
Hiç kimsenin yüreği mükemmel değildir.
“Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu.”
Kadın, “bunaltıcı düşlerden uyandığı” bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık âşık olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı…
Margaret Atwood’un başyapıt niteliğindeki feminist distopyası Damızlık Kızın Öyküsü, bütün distopyalar gibi geleceğe dair bir paranoyayı değil, içinde yaşadığımız gerçeğin ta kendisini dile getiriyor. Erkek egemen muhafazakâr bir rejimin üremeyle sınırlandırdığı, mahrem örtülerin ardına gizlediği kadın bedenleriyle bize aşina gelen bir gerçeğin.
Anlatılan bizim hikayemizdir!
Dans Dans Dans
Bu dünya sandığımızdan daha kırılgan ve tekinsiz bir yer...
Adını bilmiyordum. Onunla aylarca birlikte yaşadığım halde. Aslında onunla ilgili gerçekte tek bir şey bile bilmiyordum. Pahalı bir telekız servisinde çalıştığı dışında. Servis, üyelik sistemiyle hizmet veriyordu; kimliği belli düzgün müşteriler dışında kimseyi kabul etmiyordu. Bunun dışında başka işler de yapıyordu. Normal iş saatlerinde küçük bir yayıncıda yarı zamanlı düzeltmenlik, ayrıca yarı zamanlı kulak modelliği.
Özetle çok meşgul bir iş yaşamı vardı. Bir adı vardı elbette. Aslında birkaç ad kullanıyordu. Ama yine de bir adı yok gibiydi. Yağmur gibiydi, bir yerlerden çıkıp gelmiş ve sonra ortadan kaybolmuştu. Geride sadece hatırası kalmıştı.
Haruki Murakami’nin en sevilen romanlarından biri olan Dans Dans Dans’la gizemli bir dünyanın kapılarını açıyoruz. Ortadan kaybolan çekici bir kadın... Yalnızlığını anlamlandırma çabası içindeki bir adam... Sezgileri gelişmiş sıradışı küçük bir kız... Müzik... Ve kült Murakami romanlarından artık “tanışımız” olan Koyun Adam da bu romandaki yol arkadaşlarımız.
Dans Edişimize Baksanıza Başkalarının Ülkesi Iı
Goncourt ödüllü Leïla Slimani’nin Başkalarının Ülkesi üçlemesinin bu ikinci kitabı Dans Edişimize Baksanıza, artık zenginleşmiş ve yerel burjuvazi içindeki yerini almış Belhac ailesinin ve bağımsızlığını henüz kazanmış, yeni kimliğini inşa etmenin çalkantıları içindeki Fas’ın hikâyesine kaldığı yerden devam ediyor. 1960’ların sonu, 70’lerin başında geçen romanda, bir yandan 1968’in özgürlük rüzgârı, diğer yandan II. Hasan’ın her türlü muhalefeti bastıran saltanatı, siyasi polisin faaliyetleri, Fas sahillerinde kendilerine bir cennet bulan hippiler, Doğu ile Batı arasındaki kendi ikili kimliklerinin acısını çeken okumuşlar karşımıza çıkıyor.
Karmaşık bir siyasal-toplumsal arka planda Mathilde ile Emin’in artık yetişkin olan çocuklarının öne çıktığı bu ikinci kitapta Slimani’nin aile sagası daha da derinleşerek devam ediyor…
Daphnis İle Khloe`nin Aşkı
Hakkında pek az şey bilinen Longos tarafından yazıldığı varsayılan Daphnis ile Khloe’nin Aşkı Antik Yunan edebiyatının ilk düzyazı örneklerinden biri kabul edilmesinin yanı sıra pastoral edebiyatın da ilk yapıtıdır. Yazarının kimliği netleşmemiş olsa da romanın okur üstündeki etkisi yüzyıllar sürmüş, nice yazara, ozana, heykeltıraşa, ressama, müzisyene ilham vermiş; Shakespeare’den Goethe’ye, Rousseau’dan George Sand’a, Colette’ten Yukio Mişima’ya birçok büyük edebiyatçının yapıtlarına esin kaynağı olmuş.
İki bin yıl öncesinden gelen bu hikâye, Midilli Adası'nda doğan, yeşeren ve engellere göğüs geren bir aşkı anlatıyor. Masumiyet, acımasız kader, sadakat, ihanet, tanrıların intikamı ve hatta acımasız korsanların eşlik ettiği bu aşk hiçbirine boyun eğmiyor, yok olmuyor. Sadece lekesiz, masum, karmaşık olmayan ilişkiler ve saf duygulara değil, hayvanlara, bitkilere, rüzgâra, mevsimlere de aynı güçle yönelebilen bu kadim metin insanlığa bir armağan.
Dar Kapı
Nobel ödüllü André Gide'in ilk büyük edebi başarısı olarak kabul edilen Dar Kapı, otobiyografik paralelliklere rağmen yazarın edebi arayışlarının ürünüdür: Din, ahlak, aşk, fedakârlık, erdem arasındaki geçişkenlikler üzerinde yükselen eser nihayetinde, geleneksel trajedinin yepyeni bir zeminde inşasına varır.
Uhrevi yolların, zoru seçmenin erdemine vurgu yaparken girdiği dolambaçlı yolda hayatı ve dolayısıyla düşünceleri doğallığında dindışı bir alana doğru serpilten, bu yönüyle bir büyüme öyküsü olarak da değerlendirilebilecek Dar Kapı, insan ruhunun derinliklerine uzanan bir yolculuğun kapısıdır.
İla hi lütuf ile mukadderatın kollarında açmazlara sürüklenen duygulara ve kontrolü elden yiten yaşamlara eleştirel bir bakış...
Dar Kapı – Can Yayınları
Böyle bir aşk ancak benimle biter.
Babasını kaybettikten sonra annesiyle Paris’e yerleşen Jérôme Palissier, tatillerini düzenli olarak dayısının Normandiya kırsalındaki evinde geçirmeye başlar. Zamanla, kuzeni Alissa’ya âşık olur ve bir Ortaçağ şövalyesi gibi ona derinden bağlanır. Aşkı ve inancı arasında sıkışan Alissa ise, Jérôme’un ruhunun selameti için duygularını bastırmayı, ondan uzaklaşmayı seçer.
19. yüzyılın en dokunaklı aşk hikâyelerinden biri kabul edilen Dar Kapı, mutlulukla erdemin birbirine karıştığı, Gide’in kendi hayatından otobiyografik izler taşıyan hüzünlü bir roman.
“André Gide, sade adı söylendiği zaman bir medeniyeti, bir kültürü en iyi taraflarıyla hatırlatan nadir insanlardandır.”
Ahmet Hamdi Tanpınar
Death Note Short Stories
Kira`nın öyküsü gerçekten bitti mi yoksa etkisi hâlâ devam mı ediyor?
Serinin yaratıcıları tarafından kaleme alınan Death Note kısa öykülerden oluşan bu eksiksiz koleksiyonda, Death Note`un netameli etkisiyle geri dönülmez bir şekilde değişen hayatların hikayelerini keşfedin.
"C-Kira" ve "a-Kira" öyküleri, ilk Death Note’un öyküsü, L`in hayatından kısa kesitler ve daha fazlası…
Deccal’in Hatırı – Sevinç Kuşları 1
"Bir çift ölü göz gözlerinin içine dikilmiş, öbür dünyadan buna bakıyordu sanki. Ve ne kadar kibar konuşuyordu ölü. Kılığına bak, ya otopark değnekçisi ya durak kahyasıdır derdin; yüzüne bak, melek midir nedir; gözüne bak, ölmüş de haberi yok yazık; hiçbir yerine bakmadan sırf dinle, haber spikeri. Ve de ne kadar aşina geliyordu Allah'ım. Ve maalesef nasıl da ürpertiyordu."Deccal olmak, melek olmak… Ölü olmak, diri olmak… Hasta olmak, sağlıklı olmak… Erkek olmak, kadın olmak, eşcinsel olmak, başka cins olmak… (Bir de "cins" olmak var tabii, o ayrı!) O kadar ayrılar, o kadar başkalar mı gerçekten? Bir bakın, bir düşünün bakalım.Sezgin Kaymaz, hem tiryakilerine alıştıkları lezzeti hep yeniden sunan, hem de hep yeni sulara açılan bir yazar.
Tekinsizliğin, şiddetin, "kötülüğün", olağanüstünün ve gündeliğin içinden hep sevinç kuşlarını havalandıran bir yazar, aynı zamanda… Deccal'in Hatırı'nda sevinç kuşları, koma halinin, manyak doktorların, mafyacıların, polisçilik oynayan polislerin, lubunyaların, haris rantiyelerin ve tabii her zaman olduğu gibi, garibanların arasından havalanıyor.
Dede Korkut Hikayeleri
Dede Korkut Kitabı Türk dilinin bir şaheseri olarak Türk töresi etrafında bir insanı milli ve manevi değerlerle donatmaya kafidir. Bu esere adını vermiş olan Dede Korkut, Türk’ün efsanevi kişisi, bilge adamı ve ozanların pîri olup destanlar onun tarafından düzülüp koşulmuştur. Hikayeler, öncelikle sözlü edebî ortamda dilden dile aktarılmış daha sonra ise isimsiz kahramanlar tarafından yazıya geçirilmiştir. Orhan Şaik Gökyay mükemmel üslubuyla, Türk milletinin “adı sanı yok olmasın” diye eseri günümüz insanının da anlayabileceği dilde hazırlayarak genç dimağlardaki millî benliği taze tutmayı hedeflemiştir.
Dede Korkut Hikayeleri – Kitab-I Dedem Korkut – Hasan Ali Yücel Klasikleri 327
Dede Korkut (tahmini olarak IX-XI. yüzyıl): Oğuzların Bayat boyundan, yarı efsanevi bir bilge ve kendi adını taşıyan destansı hikâyelerin anlatıcısıdır. Hakkındaki bilgiler büyük ölçüde rivayetlere ve Dede Korkut Hikâyeleri’nde yer alan ifadelere dayanır. Hikâyelerinde Oğuzların geleneklerini, yaşantılarını ve çeşitli olaylar karşısındaki tutumunu anlatan Dede Korkut ozanlar piri olarak nitelenmiş, coşkulu bir üslupla aktardığı destanlarında iyiliği, doğruluğu ve erdemli olmayı öğütlemiştir. Sözlü halk edebiyatının ürünü olan destanları yüzyıllar boyunca yaşamış, XV. yüzyılda yazıya geçirilerek günümüze ulaşmıştır.