Vatan Millet Samatya
“Böyle güzel yalan söylemeyi annemden öğrendim.”
Aile bağlarını sevgiyle değil zaaflarla kuran üç kuşağın, dönüşen İstanbul’la birlikte yeniden biçimlenen hikâyesi. Sevilmek isteyen kızların tetikte büyümelerinin, baskı altında yaşayan kadın ve erkeklerin hayatta kalmak için başvurduğu farklı çözümlerin çarpıcı panoraması.
İstanbul’a caddeler üzerinden damga vurmak isteyenlere, aynı caddelerden can havliyle geçenlerin gözünden bir bakış…
Unutulmaz karakterlerin yaratıcısı Seray Şahiner’den güçlü ve iz bırakacak bir roman. Zor hayatların coşkulu ve ironik bir metne dönüştüğü benzersiz bir kitap.
Zengin ne demek? Biri seni kıskanıyorsa zenginsin. İnsan kaç parası olursa zengin olur bilmiyorum ama biz paramız varken bile zengin değildik.
Acı Yoruldu
“Acılar birbiriyle yarıştırılamaz, fakat bu ülke 6 Şubat 2023’te bütün tarihinin en büyük acılarından birini, belki en büyüğünü yaşadı. Serhan Asker bu acılara tanık oldu. Dahası, onları teninde yaşadı. Elinizdeki kitap acıya tanıklığın, onu teninde yaşamanın benzersiz ürünüdür. Tıpkı bir savaş güncesi gibi. Doğanın acımasızlığına karşı insanca duruşun, direnişin güncesi.”
–Ataol Behramoğlu
"Acıların değil bir yüzleşmenin kitabı bu. Korkunç yıkımlarla, travmalarla, kayıplarla karşı karşıya gelen insanların çaresizliğinin, direncinin, yaşamı yeniden öğrenmeye çalışmanın kitabı.
Geçip giden bir afeti değil, her an, her dakika yeniden kapımızı çalabilecek bir tehdidi anlatmış Serhan Asker. Hem de felaketin tam kalbinden, hem de üzüntüyü iliklerinde hissederek, hem de o derin yası depremzedelerle birlikte yaşayarak. O nedenle hep aklımızda tutmamız, hep hazırlıklı olmamız gerektiğini anlatan bir kitap bu. Yani tam da ihtiyacımız olan bir kitap..."
–Ahmet Ümit
“Acı yoruldu diyor Serhan Asker; acının sürüp gittiğinin bir ifadesidir bu. 6 Şubat depremiyle içimizde kopan çığlığın, hafızamızın duvarlarındaki yankısı diye de okunabilir. Büyük felaketler karşısında dil kekemeleşse yahut acı bir çığlığa dönse de yazı zaman içinde bir yüzleşme olanağı sağlıyor. “
–Ahmet Telli
Fink
Kan Ve Gül Bir Kara Dejavu
“Ben bu anı daha önce de yaşamamıştım sanki…”
Gül bahçesi maziye, kanlı bir yolculuk…
Kan ve Gül, fantastik bir polisiye. Rengini kandan, kokusunu gülden alan bir roman. Epey hareketli, ziyadesiyle hazin, hayli komik.
Aşk romanları çevirmeni Aziz, bir yangında küle dönüşmek üzereyken, zamanda yolculuk yaparak yirmi yıl öncesine döner. Üstelik yirmi yaş gençleşmiş bir halde. Henüz işlenmemiş bir cinayeti çözmek üzere harekete…
geçmesi pekâlâ mümkündür. Karizmatik sosyopat Abdül’ün hayatını kurtarması… galiba iyi olacaktır.
Mazi tesisatını tamir edebilirse, hayatı, istikbal musluklarından temiz ve tazyikli bir su gibi akacaktır. Biricik aşkı Nergis’ten hiç ayrılmayacak, kızı Zeynep’e hakkıyla babalık edecektir. Peki, bu amatör dedektif, kaderin hükmünü değiştirebilecek midir? Geleceği görmek mi daha zordur yoksa geçmişi mi?.. Öncü yazar Alper Canıgüz’den, Dünya Kitap 2018 yılı “En İyi Polisiye roman” ödüllü, büyüleyici ve ayıltıcı bir serüven.
Gün içinde bambaşka bir yerdi Kan ve Gül Kuru Temizleme. Tezgâhın arkasındaki üç eleman ile dükkânı dolduran kalabalığın elleri arasında etamin, patiska ve alpakalar pervasızca savruluyor; polyester, filafil ve flaneller şehvetle çağıldıyor; tartan, tafta ve şifonlar kan ağlıyor; ipek jorjetler onlara histerik kahkahalarla karşılık veriyordu. Bu çılgınlığın arasında gözlerim gayri ihtiyari İskender Doğan’ı aradı ancak kendisi ortalıkta görünmüyordu.
Biraz hayal kırıklığına uğramış idiysem de bu durumu doğal karşılamam gerektiğini biliyordum. Onun işi gündelik operasyonlara katılmak değil, geceleri biz uyurken dünyanın bin bir hali üzerine tefekkür edip, sefil varoluşumuza bir nebze anlam katacak nihai gerçeğin peşinde koşmak ve onu avuçlarında hissettiği anda insanoğlundan çoktan ümidi kestiğini hatırlayıveren merhametli bir tanrı gibi bizim için sessizce iki damla gözyaşı dökmekti.
Hesabım Var
Korkma Ben Varım
“Tuhaf adamlar acayip koşullarda lazım olabilir.” Fu, Gönül İşleri Bakanlığı’nın 22 üyesini katledenleri bulabilecek mi?
Müntekim Gıcırbey başkalarının intikamını alarak nereye varacak?
Enver Paşa nasıl bu kadar çekici bir centilmen olmuş?
Hayati Tehlike ne tür bir canavar?..
Şebnem Şibumi yanlış adama mı verdi kalbini?
Bakanlıktan AşKart almak, aşkı kanıtlamaya yeter mi?
Dev Abdülcabbar, Ruhiye Teyze, Abidin Dandini, Uçan Kız,
Atom Bombacıyan, Korkut Üneli, cin Jajha ve papağan Huduni...
hepsi bu destansı macerada. Korkma Ben Varım, aşk dolu bir macera romanı. Yo, macera dolu bir aşk romanı!
Görünmez Adam – İş Bankası Kültür Yayınları
Görünmez Adam, yeni bir yüzyılın eşiğinde bilimsel gelişmelerin insanların hayatlarında ve inanç sistemlerinde büyük değişimlere yol açtığı 1897 yılında yayımlandı. Baştan ayağa sarınıp sarmalanmış garip bir adam, İngiliz taşrasında bir hana yerleşir ve yöre halkında büyük bir merak uyandıran gizli deneylerine başlar. Ancak bu parlak bilim insanının çalışmaları geriye dönüşü olmayan sonuçlar doğuracaktır. Wells, insanda içkin olan yozlaşma potansiyeline; bilimin kontrolden çıkmasının ve insanın eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmamasının yol açabileceği tehlikelere işaret eder.
Cüce
Zenîme’ydi adı. Zaman zaman kederli, derin yeislere kapılmış bulurdum onu, zaman zaman neşeyle taşmış kırıp geçirirdi gülmekten insanı. Güzelliği silinmemişti büsbütün. Lokma gözlü, uzun boylu, incecik, düzgün vücutluydu; kadınsı çizgileri yerindeydi hâlâ. Tuhaf kostümlerle dolaşırdı evin içinde. Hayatının herkese kapadığı bir noktası bir gizi, gerçek bir acısı olmalıydı bence, ama yine de dolu dolu yaşamış, dünyanın her bir yerinde sevgilileri olmuş; gözü arkada kalmamış, güçlü bir kadına benziyordu.
Zenîme Hanım’ın oturma odası ya da salonu sanki orta yerde ulu bir çınar varmış da onun tüm yaprakları sonbaharın gelişiyle kuruyup dökülmüş gibi yerlere serilmiş yazılı yapraklarla doluydu. Kâğıtlar da kim bilir ne uzun süre orada öylece kalmışsa onlar da sararmış solmuştular.
Bir gün “Al götür onları artık gözüm görmesin!” dedi, ikramda bulunurcasına bana! Zenîme Hanım, ad falan koymamıştı kitabına. Cüce adını ben koydum.
Hata Yapabiliriz. Hatamızı Kabul Edebiliriz İlk Okuma Kitabım
Lara, Mete, Peri ve Emir, anaokulunun Kutup Ayısı sınıfındalar. Dört arkadaş günden güne sevinç, heyecan, üzüntü gibi farklı duygular yaşıyor. Fikir ayrılıklarıyla karşılaştıklarında bunları nasıl çözüme kavuşturacaklarını birlikte öğreniyorlar.
Gündelik hayattan örnekleri barındıran öykümüz, çocukların sosyal-duygusal beceri gelişimlerini desteklerken hata yapma, hatayı kabul etme, hatadan ders çıkarma, saygı duyma ve uzlaşma gibi kavramları çocuğun kolayca anlayacağı biçimde yansıtıyor.
Drakula
Bram Stoker’ın 1897 tarihli gotik romanı Drakula, vampir efsanelerine dayanan edebi yapıtların hiç kuşkusuz en ünlüsüdür. Drakula’nın hikâyesi, Transilvanya folkloru ve tarihinden yararlanan Stoker’ın imgelemini harekete geçirmeden önce sözlü gelenekte gelişip olgunlaşmıştı. Ancak romanın ve onu izleyen film uyarlamalarının, vampir klişesinin popüler kültüre nüfuz etmesinde önemli rolü oldu. Ana karakterlerin günlük ve mektuplarından oluşan Drakula, geçmişi 1600’lere dayanan ve Samuel Richardson’ın Pamela (1740) adlı romanıyla popülerlik kazanan mektup romanın da en bilinen örneklerindendir.
Hastalık, delilik ve mahpusluk temalarıyla dikkat çeken romanda, Hıristiyan inancı, batıl inançlar, okültizm ve bilim birbiriyle etkileşim halindedir. Drakula’nın özellikle toplumsal cinsiyetin temsili açısından karmaşıklığı, zaman zaman birbiriyle çelişen yorumlara yol açmıştır. Kadın vampirlerin eylemleriyle dönemin beylik toplumsal cinsiyet rollerinin tersine çevrildiğine dikkat çekilirken, Drakula bir yandan da erkeklerin koruması altında kalması gereken kadınları avlamaya çalışan bir figür, kötülüğün vücut bulmuş hali olarak görülür. Anlatısının gücüyle bugün de okurunu büyülemeyi sürdüren roman, zaman içinde kadın araştırmaları ve psikanaliz gibi disiplinlere konu olması sayesinde güncelliğinden hiçbir şey yitirmeyen çok katmanlı bir metin olarak günümüze kadar gelmiştir.
John Barleycorn
Jack London’ın ölümünden dört yıl önce yazmaya başladığı ve yayımlandığında büyük tartışmalar çıkaran John Barleycorn, yazarın son başyapıtı kabul edilir. Jack London eşi Charmian’ın da önerisine dayanarak, bütün bir ömrüne, yaratıcılığına olduğu kadar yıkımlarına da eşlik eden alkol kullanımıyla acımasız bir hesaplaşmaya girişir. Otobiyografik bir bakışla kendi çalkantılı yaşamının ve karakterinin derinlerine inen yazar için söz konusu “zehir”, insanın evrensel çelişkilerini, bu arada erkeklik durumunu ayrıntılarıyla ortaya koyan bir mercek haline gelir. Jack London’ın bu özel ve klasik yapıtını açıklayıcı notlarla da zenginleştirerek, bütün boyutlarıyla okura sunuyoruz.
Sefile
Halit Ziya Uşaklıgil’in 1887’de, henüz yirmili yaşlarında genç bir yazarken kaleme aldığı ilk romanı Sefile, küçük yaşta kimsesiz kalarak dilencilikten fuhuş denilen girdabın en dehşetli derinliklerine kadar sürüklenen Mazlume’nin hikâyesidir. Sefile, Halit Ziya’nın ustalık dönemi eserlerinde kullandığı bazı teknik ve temaların denendiği bir eskiz ve bu noktada farklı okumalara da açık bir ilk romandır.
Halit Ziya Uşaklıgil (1867-1945) Tanınmış Uşakizade Ailesinin üyesi olarak çocukluğu İstanbul’da, ilk gençliği İzmir’de geçti. Eski tarzda Arapça ve Farsça öğrenim gördü. Aydın görüşlü babası Hacı Halil Efendi’nin elinden düşürmediği Hafız-ı Şirazî’nin Divan’ı ile Mevlânâ’nın Mesnevi’siyle yetişti. İstanbul’da yaşadığı yıllarda, Gedikpaşa’da Güllü Agop’un oyunlarını izleme fırsatı buldu. Özel Fransızca dersleri aldı. Yazı hayatı Avusturyalı Katolik rahiplerin yönettiği Mechitariste’de okurken başladı. On beşinde ilk yazısı yayımlandı. İzmir’de tanınan, Fransız edebiyatçı Auguste de Jaba onu Mechitariste’ye hazırlarken bir de roman çevirtti. Okuldan ayrıldığında ilk işi şair Tevfik Nevzat’la Nevruz adlı bir dergi çıkarmak oldu (1884). Ardından Hizmet gazetesini yayımladı. İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği, Osmanlı Bankası’nda çevirmenlik yaptı. 1893’te İstanbul’daki Reji İdaresi’nde başkâtipliğe ve II. Meşrutiyet’in ilanıyla reji komiserliğine getirildi. 1909’da İttihat ve Terakki’nin önerisiyle V. Mehmed’in mabeyn başkâtipliğine atandı. Darülfünun’da Batı edebiyatı ve estetik dersleri verdi. Siyasal görevlerle Fransa, Almanya ve Romanya’ya gitti. Bu yoğun çalışma hayatının içinde yazarlığını da ilerletti. 1896’da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılıp Servet-i Fünun’da kendisine büyük ün kazandıran romanlarını tefrika etmeye başladı. İlk büyük romanı Mai ve Siyah yayımlandığında büyük ses getirdi. Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar ve pek çok hikâyesi peş peşe geldi. 1901’de yazarlığı bıraktığını duyursa da II. Meşrutiyet’ten sonra yazmaya devam etti, ancak bu dönem yazdıklarını 1923’e kadar ortaya çıkarmadı. İlk romancılarımız Namık Kemal ve Ahmet Mithat olarak anılsa da edebiyatımız Halit Ziya ile çağdaş romanın gerçek örneklerine kavuşur.
Renkli Uçurtmalar Kampı
Ömer, Alya ve yanlarındaki bir avuç insan, yalnızca yardım etmek için çıktıkları bu yolda hayatlarının hiç beklemedikleri bir yöne savrulacağını bilmiyorlardı. Adım attıkları her yerde çaresizliğin ardından doğan umutla tanıştılar, insanlığın en zor sınavlarına tanıklık ettiler.
Bu yolculuk, kayıp ve acıyla, gözyaşı ve umutla büyüyen bir hikâyeyi anlatıyor. 6 Şubat depreminin hasır altı edilmiş yanlarına derin bir eleştiri getirirken, bazen bir kurtuluş çığlığına, bazen de gökyüzünde süzülen bir uçurtmanın hafifliğine tutunarak hayatta kalmaya çalışan insanları konu ediniyor.
Renkli Uçurtmalar Kampı, sadece bir enkazın değil, insan ruhunun direnişinin ve yeniden ayağa kalkışının hikâyesi. Acının, dayanışmanın ve insan olmanın derin izlerini taşıyan bu roman, “En karanlık geceden sonra bir mucize doğabilir mi?” sorusunu sordururken; hayatta kalma, birlik olma ve umut gibi konuların etrafında şekillenen kurgusuyla kalbinizde de derin bir yere dokunacak.
Kaçamak
Futbol Yuvarlaktır
“Futbol asla sadece futbol değildir”, “top bir dünyadır”, “hayat futbola fena halde benzer” ve daha nice uzun sözlerin giriş cümleleri, futbolun yeşil sahalarla sınırlı kalmadığının özeti gibidir. İşin sosyolojik, ekonomik, sosyal boyutları bir kenara, futbola ilişkin “edebiyat” metinleri, niteliği de göz önünde bulundurulduğunda parmakla sayılacak kadardır. Çağdaş sanatın ise bu küresel spor dalını ihmal etmediğini çok iyi biliyoruz…
Nihat Özdal, Futbol Yuvarlaktır kitabında antik çağlardan günümüze futbolun kültürel yansımalarını odağına alıyor. Ritüelden oyuna, çamurlu sahalardan son teknolojiyle donatılmış arenalara, edebiyattan plastik sanatlara futboldan bahsettiğimizde aslında ne anlattığımızı kendi taktiksel dizilişiyle ortaya koyuyor.
“Bizim edebiyatımızda Orhan Kemal’den Haldun Taner’e ve Ülkü Tamer’e sıkıfıkı olmuş örneklere şimdi yeni kuşağın önde gelen şairi Nihat Özdal katılıyor Futbol Yuvarlaktır ile – güçlü bir serbest vuruş!”
Enis Batur
Mızraklar. Mızraklar Tüfekler. Tüfekler
"Silah sanayinde neden hiç grev olmaz?" Saramago, ömrünün sonlarına doğru kafasını kurcalayan bu soruya yanıt aramak için, tamamlayamadığı bu son romanına başlıyor. Romanın çıkış sorusu son derece yaşamsal ve güncel bir etik anlam taşımaktadır: Silah üreten fabrikaların karanlık geçmişi, her türlü grev girişiminin kanlı bir şekilde bastırıldığını göstermektedir. Silah fabrikalarında hiç durmayan ve zorla sürdürülen bu üretim, aslında dünyada asla bitmeyen savaşları da temsil etmektedir.
Bir silah fabrikasında çalışan ve ağır silahlar bölümüne terfi etmek dışında bir amacı olmayan Artur, acaba idealist karısı Felícia'nın peşinden gidip, görev aşkıyla çalıştığı fabrikanın İspanya İç Savaşı'nda oynadığı karanlık rolü deşifre edecek midir? Yani Saramago'nun metinlerinde sıkça vurguladığı bir ilkeyi, "çöküş koşullarında bir erdem isyanı başlatmayı" başarabilecek midir?
Saramago'nun romanı yazma sürecinde aldığı notlar, usta bir yazarın romanını kurgularken aklından geçenlere ışık tutuyor ve kitapta yer alan Saramago üzerine yazılmış diğer metinlerle birlikte, okuru romanı tamamlamaya, sorulan etik soruların peşinden gitmeye davet ediyor.
Yitik Adanın Öyküsü
İber Yarımadası anlaşılmaz bir şekilde anakaradan ayrılmıştır. Dünyanın her yerindeki gazeteler Yarımada'nın o tarihi fotoğrafını kocaman manşetlerle yayınlarken birbirinden ilginç rastlantılarla bir araya gelen beş kişinin her biri de bu kopuşun kendi davranışlarının sonucu olduğunu düşünmektedir.
İki atla bir köpeği de yanlarına alarak koyuldukları serüvende, bir karaağaç dalı ile toprağa şekiller çizen Joana Carda, yerin sarsıldığını duyan Pedro Orce, sürekli sığırcıklar tarafından takip edilen José Anaiço, çok ağır bir taşı denize attığının nasıl
görüldüğüne bir türlü akıl erdiremeyen Joaquim Sassa ve tavan arasında bulduğu bir çorapla uğraşıp duran Maria Guavaira, bizi hayali bir dünyaya doğru yola çıkartırken bir yandan da yaşamla ilgili pek çok gerçekle yüzleştiriyor.
Nobel Edebiyat Ödüllü yazar José Saramago bu romanında şiirsel üslubu ve ironik yaklaşımı ile siyaseti, kimlikleri, coğrafyayı, sınırları, insan ruhunu, varoluşu, yeniden
sorgulatıyor. "Don Quijote geleneğinden gelen Yitik Adanın Öyküsü, Saramago'nun belki de en iyi kitabı . "
-Los Angeles Times-
"İnanılmaz eğlenceli - ara ara karşımıza çıkan metafizik dokundurmalar ve yazarın zekice anlatımıyla önümüze muhteşem bir dünya seriliyor.
Gece Ve Gündüz
“Şairler Köşesi”ne gömülmüş seçkin bir şairin torunu olan Katharine Hilbery, annesine ünlü atalarının biyografisini yazmasına yardım ederken, kendi şiirsel yeteneği hakkında abartılı görüşlere sahip, yazarlığını günden güne geliştiren William Rodney ile nişanlanır. Bu arada, kadın hakları savunucusu Mary Datchet, alt tabakadan bir geçmişe sahip bir avukat ve eleştirmen olan Ralph Denham’a âşıktır. Ancak Denham, Katharine’e daha fazla ilgi duyar. Bu dört gencin hikâyeleri ve romantik ilgileri gelişip iç içe geçtikçe, hâlâ sınıf takıntılı ve Viktorya döneminin toplumsal geleneklerine takılıp kalmış bir toplumun resmi ortaya çıkar.
Virginia Woolf’un tüm romanları arasında açık ara en geleneksel olanı Gece ve Gündüz, hızla değişen bir dünyanın güçlü bir çağrışımıdır ve geleneksel bir üslupla yazılmış olsa da, yazarın, kadınların toplumdaki rolü ve aşk ile evliliği uzlaştırmanın zorlukları gibi tekrarlayan kaygılarının çoğunu ele alır.
“Katharine’in dünya algısı, kendilerine diğer insanlardan daha yakın gördükleri Shakespeare, Milton, Wordsworth ve Shelley gibi muhterem kimselerin anıları çevresinde şekillenmişti. Bu kişiler onun vizyonunun genişlemesine büyük katkılar sağlamış ve insan ilişkilerinde neyin iyi neyin kötü olduğuna dair bir görüş oluşturmasında rol oynamışlardı.”
Dünün Dünyası
“Aslında anlattığım şeyler sadece benim yazgım değil” diyor Stefan Zweig anılarının önsözünde, “aksine bütün bir neslin yazgısı.” Bu, bir önceki yüzyılın o güvenli burjuva yaşamında büyümüş, büyük ölçüde Nasyonal Sosyalizm ve sürgün ile son bulan bir çağla kendini özdeşleştiren bir nesildir. Stefan Zweig, savaş karşıtı biri olarak I. Dünya Savaşı sırasında Zürih’e gidip oraya yerleşti. 1919’dan 1934’e kadar olan dönemde çoğunlukla Salzburg’da yaşadı, 1938’de İngiltere’ye, 1940’ta New York’a ve birkaç ay sonra da Brezilya’nın Petropolis kentine göç etti. Düşünsel vatanı olarak gördüğü Avrupa’nın çöküşü karşısında duyduğu umutsuzlukla 1942 yılında ikinci eşiyle birlikte intihar etti.
Çok sıkıntılı koşullar altında yazılmış, o zamanki eğitim sistemine yapılan eleştirinin de eksik olmadığı anılarından oluşan Dünün Dünyası Stefan Zweig’ın Viyana’da geçirdiği huzurlu ve mutlu gençliğini gözler önüne serer. Bu yaşama ilk gölgeler Tuna Monarşisi’nin sonu ve iki Dünya Savaşı’nın felaketleriyle düşmeye başlar. Dünün Dünyası’ndaki değişimleri bu kadar derin etkiler bırakarak tanımlayan çok az kitap vardır; çünkü bu kitap, kişisel anıların ötesinde 20. yüzyılın ilk yarısında düşün dünyasında yaşananların tümünü özetler.
“Çünkü kırk yıl boyunca en içten görev saydığım, tüm gücümle ve inancımla uğraştığım barışçıl bir Avrupa birliği düşüncesi yıkılmıştı. Kendi ölümümden daha fazla korktuğum, herkesin herkesle savaşacağı savaş ikinci kez zincirlerini kırmıştı. Yaşamı boyunca tüm gücünü insanlığın ve düşüncenin birliğine adamış biri olan ben bozulmaz, sarsılmaz birliği gerektiren şu saatlerde yararsız olduğu kadar ani gelen bu ayrımla kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissediyordum.”
Sibiryalı Kız
Odamda Yolculuk adlı kitabıyla seyahat edebiyatında sıra dışı bir iz bırakan Xavier de Maistre, Sibiryalı Kız’da bu kez uzun ve zorluklarla dolu bir yol hikâyesi anlatıyor. Suçsuz yere sürgün edilmiş babasının affını sağlamak için çarlık başkenti St. Petersburg’a gitmek üzere Sibirya’daki ücra İşim’den yola çıkan gencecik Praskovya Lopulov’un hikâyesi. Genç kızın bu yolculuğa çıkarken ne parası ne yanında ona destek olacak birisi ne hayat tecrübesi vardır. Yalnızca iyi niyeti ve inancıyla göze alır bu macerayı. Kendisi de hayatının önemli bir bölümünü St. Petersburg’da geçirmiş olan Xavier de Maistre, bir yandan da geniş bir Rusya panoraması sunuyor. “Gerçekte basit ve iddiasız olan Praskovya’nın böyle gözükmek için çaba sarf etmeye ihtiyacı yoktu ve seçkinlerin arasında da kendini yabancı hissetmiyordu. Sağlam bir muhakeme, hakkaniyetli ve tabii bir zihin, onu her şeyden bihaber bırakmış derin cehaletini telafi ediyordu ve beklenmedik, kati cevapları patavatsızların çoğu zaman keyfini kaçırıyordu.
Baudelaire Fraktali
Şair Hazel Brown bir sabah oldukça tuhaf dekore edilmiş bir otel odasında uyanır ve Charles Baudelaire’in tüm eserlerini yazdığını fark eder. Hayır, Baudelaire’in kendisi değildir ama onun eserlerinin muharriri olmuştur! Bu ne kadar şaşırtıcı olursa olsun, Hazel Brown için yazar olmak üzere çıktığı imkânsız yolculuktan daha şaşırtıcı değildir. “Lanetli şair” ruhuyla canlanan Brown Londra, Vancouver, Paris ve Fransız kırsalı arasında mekik dokuyacaktır. 1980’lerin başından günümüze akıcı bir şekilde, kiralık odadan kiralık odaya geçerken modernite, yoksulluk ve mükemmel ceket gibi Baudelaire saplantılarını düşünür... Bu artık bir dişi-dandy’nin hayatının efsanesidir.
Bir yandan büyülü gerçekçilik, bir yandan feminizm ve feminist poetika, bir yandan terzilik tarihi, bir yandan kitap tutkusu, bir yandan çağdaş sanat ve 19. yüzyıl resmine duyulan aşk ve en çok da bir kadınlık hikâyesi Baudelaire Fraktali. Kanadalı şair Lisa Robertson’un “ilk romanı” geleceğin klasikleri arasında…
Talihsiz Anjel Hala Ve Edirne Kuşatması Günleri
Angèle Guéron 1909’dan 1915’e kadar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en büyük Yahudi kız okullarından Edirne’deki Alyans Okulları’nın yöneticisiydi. Hem bir kurum yetkilisi olarak hem de kendi halinde ir vatandaş olarak Edirne Kuşatması’nın tanıkları arasındaydı. 1912’nin sonlarında ve 1913’ün başlarında, kuşatma altındaki Edirne’nin Balkan Savaşları sırasında kaderini belgelediği bir günlük tuttu Guéron. Kuşatma sırasında yerel hayata dair nadir bir bakış açışı sağlamanın yanı sıra bir Sefarad Kadınının, cemaatteki ataerkilliğin gösterdiği dirence karşı Osmanlı vatanseverliğini belgelemişti. Karikatürist-yazar İzel Rozental bir gün şans eseri bu ünlü öğretmenle aslında akraba olduğunu öğrenir. Vaktiyle annesinden dinlediği hikâyelerde “Talihsiz Angel” adıyla anılan “büyük hala” aslında Angèle Guéron’dan başkası değildir. Hikâye tam olarak böyle başlar. “Talihsiz Angel”in peşine düşen Rozental bir yandan büyük halayı daha yakından tanımaya çalışırken bir yandan da Balkan Savaşları sırasında gerçekleşen Edirne Kuşatması’nda yaşananları öğrenecektir. Talihsiz Angel Hala ve Edirne Kuşatması Günleri alışılmışın dışında bir grafik romanı. Çizer, yazar ve bu kitap özelinde “çevirmen” İzel Rozental hem kendi uzak akrabasıyla tanışma serüvenini hem de “Talihsiz Angel”in yani Angèle Guéron’un ve dönemin hikâyesini resmediyor.
Ku(R)Şun Lezzeti
Kelebekler Kanat Çırpınca
Genelevde bir kadına işaret etti. Kadın oda numarasını söyledi. Belirtilen odaya çıkıp yatağın üstüne oturdu. Tedirgindi. Kadın odanın kapısında belirdi, “Niye soyunmadın sen?” diye sordu sertçe. Soruya, “Benim derdim başka, ordudan ayrılmak istiyorum. Benimle formaliteden evlenir misiniz?” diyerek, soruyla karşılık verdi. Ama öyle bir karşılık aldı ki… *** Irak’a yapılan operasyon ilk günlerinde tıkanmış, çok sayıda şehit verilmişti. 15 günün sonunda nihayet Zap’ın derinliklerine ilerlemeye başlanmıştı. Tam o sırada, dönemin Genelkurmay 2. Başkanı, Harekâtı yöneten Kolordu Komutanını aradı ve “ABD’lilerin, operasyonun durmasını istediklerini” söyledi. Kolordu Komutanı, “Amaçları belli. PKK’lıların bölgeden sıyrılmasını istiyorlar. Bu isteği yerine getirmeyeceğim komutanım!” diye karşılık verip telefonu öyle öfkeyle kapattı ki telefonun ahizesi kırılmıştı! Sonra öyle şeyler olacaktı ki… *** Okurken, bazen çöpten ekmek toplayan çocuk, bazen bitlerin vücudunda dans ettiği öğrenci, bazen çok kritik bir ameliyat ile hastasına hayat veren cerrah; Bazen yeşil sahalarda hakem, bazen çatışmanın ortasında asker, bazen Irak’ın kuzeyindeki üs bölgesinde sabah karavanaya kaşık sallarken akşam Paris’te lüks bir lokantada yemek yiyen bir insan, bazen kumpasa uğrayıp cezaevinde çile dolduran subay olacak; Bazen hüngür hüngür ağlayacak, bazen öfkelenecek, bazen kahkahalarla gülecek, çoğu kez hayret edeceksiniz!
Unutmak
Orlando – Kırmızı Kedi Klasikler
Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için kaleme aldığı Orlando, eğlenceli ve oldukça fantastik bir “sahte biyografi”. On altıncı yüzyılda soylu bir ailede doğan, birkaç yüzyılı hızla yaşayan, yolu İstanbul’dan geçen, bir gecede cinsiyet değiştiren ve yirminci yüzyılda kadın yazar kimliğiyle sona eren bir hikâyenin kahramanıdır Orlando. Kendisinin de “yazar” olarak yer aldığı Virginia Woolf metin boyunca tarih, cinsiyet ve biyografik “gerçek”i kavrayışımızı sorgular bu etkileyici romanında.
“Biyografi yazarı şimdi belki de itiraf etmenin örtbas etmekten daha iyi olacağı bir zorlukla karşı karşıya. Bu noktaya kadar Orlando’nun hikâyesini anlatırken hem şahsi hem de tarihi belgeler bir biyografi yazarının ilk görevini yerine getirmesini mümkün kılmıştı, bu görev sağa sola bakmadan, çiçeklerin cazibesine kapılmadan, gölgelere aldırmadan, sistemli bir şekilde durmaksızın ta ki mezara girene ve başımızın üzerindeki mezar taşına ‘son’ yazana kadar gerçeğin gözlenemeyen ayak izlerini ağır ağır takip etmektir.”
“Kuşkusuz Woolf’un en yoğun eseri, çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.”
Jorge Luis Borges
Şık – Kırmızı Kedi Yayınevi
Okyanusun Kızı
PERCY JACKSON SERİSİNİN YAZARINDAN OKYANUSUN KIZI
“Kalbinizi heyecanla küt küt attıracak, sayısız macera içinde nefesinizi kesecek, kahramanların zorlu mücadelesiyle ruhunuzu kabartacak bir kitap okumayı özlediyseniz, hepsini ve daha fazlasını bu sayfalarda bulacaksınız.”
New York Times’ın çok satan yazarı Roshani Chokshi
“Okyanusun Kızı beni altmış yedi yıl öncesine, Kaptan Nemo olmayı hayal ettiğim zamana götürdü. Bu kitabı okuyan tüm genç beyinler, denizlerin altındaki dünyayı hayal etsin ve ardından, benim yaptığım gibi hayallerini gerçekleştirsin.”
Dr. Robert Ballard, E/V Nautilus’un kaptanı
Umudun Beşinci Mevsimi
Senin Hatan
Nasıl mı düştüm? Basit, O, hayatımı altüst etti.
Amazon prime’ın en çok konuşulan filmlerinden Culpa Mia nefes kesen ikinci kitabı Senin Hatan’la devam ediyor.
İkisi de birbirine karşı koymaya çalıştı.
İkisi de başarısız oldu.
Ve şimdi...
Aşkın yakıcı ateşiyle baş başalar…
Noah ve Nick’in yasaklı düşmanlıktan tutkulu bir aşka dönüşen hikâyeleri, yeni bir sınava hazırlanıyor. Aralarındaki imkânsızlıklar, tekinsiz kampüs partileri ve geçmişin açtığı kapanmaz yaralar, onları günbegün uçurumun kenarına sürüklüyor.
Ne kadar çabalasalar da geçmişin yaraları kapanmıyor. Noah, korkularını yenip birine bütünüyle güvenmeye hazır olabilecek mi? Nick, geçmişini geride bırakıp kalbini açık tutabilecek mi? Yoksa birbirlerinin dünyalarını yakıp yıkmaktan başka çareleri kalmayacak mı?
İspanya’yı ve BookTook dünyasını kasıp kavuran Mercedes Ron imzalı Senin Hatan, tutku dolu ve sürükleyici aşk romanları sevenlerin kaçırmaması gereken bir kitap.
Güzel Günlerin Habercisi
“Sadece yıkıcı kayıp yaşayan biri ait olacağı, değer göreceği bir yuva, bir yer bulmanın değerini anlardı.”
New York Times çoksatan yazarı Debbie Macomber’dan samimi ve ilham verici bir roman! Ailesini kaybetmiş bir kadın olan Hope ile savaşta aldığı fiziksel ve ruhsal yaraları iyileştirmeye çalışan Cade’in kendilerine yepyeni bir hayat kurma hikâyesi bizlere umutlarımızın her zaman ikinci bir şansı hak ettiğini anlatıyor.
İkiz kardeşinin ölümünün ardından yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç duyan Hope, sakinliğiyle bilinen Oceanside’a yerleşmeye karar verir. Bu huzur dolu sahil kasabasında hem öğretmenlik yapacak hem de kayıplarıyla yaşamayı deneyecektir. Yeni hayatına kolayca uyum sağlasa da hâlâ eksik bir şeylerin olduğunu hissetmektedir. Ta ki ev sahibi onu bir hayvan barınağında gönüllü olmaya ikna edene kadar... Hope burada saldırgan ve çaresiz köpek Gölge ile tanışır ve ona yeni bir hayat sunmak için olanca şefkatiyle elinden geleni yapar. Barınakta çalışan bir diğer gönüllü Cade ise Afganistan’daki savaştan ağır hasarlarla dönmüş mutsuz bir askerdir. Geçmişte yaşadıkları nedeniyle ilişki kurmakta zorlanan Cade pek arkadaş canlısı değildir ve Hope’tan uzak durmaya kararlıdır.
Cade ve Hope yaralarına rağmen kalplerini cesaretle açıp daha güzel bir geleceğin önündeki engelleri aşabilecekler mi?
Siyah Kuğu 1
"Gökyüzü aydınlık diye mi üzülüyorsunuz? Teninizi yakan güneşe gülümseyin.Çünkü karanlığın içindekileri bir kez gördüğünüzde, bir daha asla eskisi gibi olamazsınız."
Ve kan sızıyor, bir kuğunun dinmeyen uğultusundan. Mumu üfleyip siyahıma karanlığını süren tanıdık dudakları gözlüyorum şimdi; boğazından dökülen her bir söz ayrı bir melodi.
BİR İLAHİ.
YA DA AĞIT.
AYIRT EDEMİYORUM ARTIK.
Gökyüzü aydınlık diye mi üzülüyorsunuz? Teninizi yakan güneşe gülümseyin. Çünkü karanlığın içindekileri bir kez gördüğünüzde, bir daha asla eskisi gibi olamazsınız.
Memento : Bir Illımınae Dosyaları Öyküsü
BİR ILLUMINAE DOSYALARI ÖYKÜSÜ
THE NEW YORK TIMES ÇOKSATANI ILLUMINAE DOSYALARI’NIN YAZARLARINDAN
AIDAN ANALİTİK DÜĞÜMÜ B-0091A’DA ARIZA YAŞADI.
ARIZA 04.41’DE GİDERİLDİ.
BÜTÜN SİSTEMLER OPTİMAL DÜZEYDE ÇALIŞIYOR.
BAZI CANAVARLAR DOĞAR.
BEN YARATILDIM
The New York Times çoksatan yazarları AMIE KAUFMAN ve JAY KRISTOFF, gözyaşlarınızdan ziyafet çekiyor ve çığlıklarınızın tadını çıkarıyor. Uluslararası çoksatanlar Illuminae ve Gemina’nın yazarı olmanın yanı sıra, Amie (Megan Spooner’la beraber) çoksatan Starbound üçlemesi ile devamı Unearthed ve Ice Wolves’un yazarıdır. Jay Lotus War üçlemesi, Nevernight serisi ve REPLİKA13’ün yazarıdır. Eşleriyle birlikte Avustralya’nın Melbourne kentinde yaşamaktadırlar.