Hesap Günü
Usta hikayeci Mustafa Kutlu’dan yepyeni bir eser.
“Musallada bir tabut, yeşil örtü üstünde, yapayalnız… İkindi okunmuş, namaz kılanlar camiye girmiş, kılmayan kalabalık cami duvarına yanaşıp saçak altına sığınmış. Alafranga bir muhit; ama gelin durumu izah edin. Erkekler cami duvarında, kadınlar şadırvan altında. Haliyle haremlik selamlık olmuş. Böyledir…
Önce bir büyücek naylon top, pat-pat zıplayarak müezzinin bahçesine kadar gitti, mısırların arasında kayboldu. Topun ardından bir oğlan çocuğu altı, yedi yaşlarda; onun ardından aynı yaşta bir kız, mısır püskülü sarı saçlarını savurarak koştular.
Hem koşuyor, hem gülüyor, hem cıvıl cıvıl konuşuyorlar. Mısırların arasında kayboldular. Çocuklar böyle bir rüzgar estirdiler işte. Gökyüzünün karanlık çarşafı keskin bir bıçakla yırtıldı. Arasından güneş çıktı, beyaz bulutlar. Kuşlar ötmeye, çiçekler açmaya başladı. Şadırvan havuzundan su sesi geldi. Hayat olanca parıltısıyla cami avlusunu ışığa boğdu…”
Rüzgarlı Pazar
Rüzgarlı pazar yazarın önceki dört eserinden farklı olarak halk hikayesinden masala doğru yürüyen bir özellik taşımakta. Bu kitap için "Bir kent masalı" tabiri kullanılsa yerinde olur. Mustafa Kutlu; bu uzun hikayesinde esas itibarı ile "yoksulluk" temasını işliyor. Sevginin, dayanışmanın, merhametin destansı hikayesini sunuyor.
Zafer Yahut Hiç – Dergah Yayınları
Biz Adam Olmayız
– Gürültüde yazarım da, yalnız yanı başımda birisi konuşursa yazamıyorum.
– Canım efendim, gürültü olmasa daha iyi değil mi? Ne hakları var sizi rahatsız etmeye, yavaş da konuşabilirler. İşte Danimarka’da, İsveç’te, Hollanda’da katiyen böyle bişey olmaz. Onun için de adamlar ilerliyorlar. Çünkü onlarda insanın insana saygısı vardır.
Bu saygı üstüne türlü örnekler de göstererek konuştu da konuştu. Terbiyesizlikti ama ne yapayım, o anlatırken başımı kâğıtlara eğip yazmaya başladım; yazmıyordum, yazarmış gibi yapıyordum.
– Hiç boşuna uğraşmayın, yazamazsınız, sinirleriniz bozulur, dedi; Avrupa başka... Avrupalı insan demek, insanın insana saygı duyması demek. Bizde nerdeee... Biz işte bunun için adam olamayız beyim, biz adam olamayız!"
Kuşatma
Ön adıyla uluslararası ilgi çeken öykülerin yazarı bir İstanbullu Füruzan. Öyküleriyle, ülkesinin ve insanların kırsal ve kentsel yaşamını iç içe ve birlike, organik bir bütünlükle bir halı dokur gibi oluşturuyor ve yazdıklarından çok belirgin ve özgün olanı açığa çıkarıyor. Frankfurter Helfe (Almanya) Kişi,Füruzan'ın öykülerini okuyunca Türkiye'yi ve Türk insanını daha iyi tanıyor. Adelheid Oberhauber. Die Presse (Avusturya) Bu öyküler 'özgün Füruzan Olayı'nın dayandığı temelleri açıkça gösteriyor. Worvearts (Viyana) Özellikle liselerimizde, 'konuk işçi'lerle ilgili konularda Füruzan'ın öykülerinin de ele alınması gerektiği kanısındayız. Mittelungen (Berlin Filologlar Birliği)
Çözülme
Sıfır Noktasındaki Kadın
Sıfır Noktası Neresidir? Dünyanın herhangi bir köşesinde herhangi bir insan sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda. Neval El Seddavi, ölüm hücresinde Mısırlı fahişe Firdevs'le konuşuyor. Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Bu dünyada kadın olmanın, "fahişe" olmanın ne anlama gelebileceğini okuyoruz bu yaşam öyküsünde.Sıfır noktası neresidir?
Göçmüş Kediler Bahçesi
"Oyun üzerine ne biliyorsam ondan öğrenmiştim. Ustam karşımda duruyordu.
Ama, oyunun oynaması üzerine bilgi vermemişti. Satranca çok benzeyen bu oyunda taşların, yani bizlerin adı, satrançtaki gibiydi, kurallar hemen hemen aynıydı. Bir iki noktada satrançtan ayrılıyordu. O noktaları da başkan anlatmıştı bu sabah. Ne ki, satranç oynamasını bilip bilmediğimi kimse sormamıştı. Morların bilmesi gereksizdi zaten. Bir zamanlar, biraz oynamış olduğum için, oyunu bilmiyorum diyerek işin içinden sıyrılmaya da kalkışmamıştım. Oynamak istemiştim, başından beri, onu gördüğümden, oyuna katılıp katılmayacağımı soruşundan beri... "
Çamaşırcının Kızı
Yoksulluğu ve yoksunluğu en iyi anlatan yazarlarımızdan biri olan Orhan Kemal, Çamaşırcının Kızı’nda yer alan öykülerinde, yaşadıkları kıstırılmışlık ve imkânsızlığa karşın, gerçeğin acımasız soğuğundan, tükenmeyen hayalleriyle umutlarını diri tutma uğraşı vererek korunmaya çalışan insanların içinden sesleniyor. Önümüze serilen panorama, bir kez daha, ne denli büyük bir yazarla karşı karşıya olduğumuzun önemli bir kanıtı...
Orhan Kemal’in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal’in kitaplarım yayımlamaktan onur duyuyoruz.
İlk Gençlik Çağına Öyküler 2
Uzun yıllardan beri okullarda kaynak kitap olarak okutulan İlkgençlik Çağına Öyküler adlı bu derleme, usta yazar Selim İleri’nin tüm edebiyat severler için hazırladığı eşsiz bir hazine...
Bu Ciltte Necati Cumalı, Yusuf Atılgan, Vüs’at O. Bener, Zeyyat Selimoğlu, Oktay Akbal, Yaşar Kemal, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Nezihe Meriç, Mehmet Başaran, Kâmuran Şipal, Talip Apaydın, Adalet Ağaoğlu, Erhan Bener, Fakir Baykurt, Bilge Karasu, Leyla Efbil, Sevim Burak, Tarık Dursun K., Ayhan Bozfırat, Bekir Yıldız, Orhan Duru, Selçuk Baran, Sezai Karakoç, Tahsin Yücel/Adnan Özyalçıner, Demirtaş Ceyhun, Oğuz Atay, Yiğit Okur, Demir Özlü, Erdal Öz, Ferit Edgü, Nihat Ziyalan, Onat Kutlar, Sevgi Soysal, Ayla Kutlu, Emine Işınsu, Füruzan, Mıgırdiç Margosyan, Osman Şahin, Cahit Zarifoğlu, Oya Baydar, Rasim Özdenören
Benim Adım Mayıs
Adım Mayıs,
Mayıs’ın dördünde doğmuşum. “Mayıs olsun adı,” demiş annem.
Babam da sevmiş bu adı. Adım Mayıs.
Santiagoluyum ben.
Tıpkı bir kan damlası gibi sıcak, canlı, renkli…
Tıpkı bir kar çölünde gibi yapayalnız, uzak bir damla Latin kırmızısı.
Adım Mayıs.
Mayıs’ın dördünde doğmuşum.
Benim adım Mayıs.
Bir Delinin Hatıra Defteri – Bilgi Yayınevi
Zafere Açılan Kapı
Hayaletin Garip Huyları
Korkunun hüküm sürdüğü, uğursuz güçlerin ve ürkütücü yaratıkların varlığını sürdürdüğü, güzel her şeyin bir anda yok olabileceği o tuhaf ve harika durakta buluşalım.
İğrenç sıçanların yeni bir dünya kurduğu karanlıkların derinliklerinden, hayatla ölümü birbirinden ayıran baş döndürücü yüksekliklere… İnsanlığı yeryüzünden silmeye çalışan bir virüsten, uzayın sonsuzluğundan gelen korkunç bir tehdide… Bağımlılıktan kurtulmak için alışılmadık yollara başvuran bir adamdan, mide bulandırıcı bir dönüşüm geçiren yalnız bir alkoliğe… Tüylerinizi diken diken edecek yirmi müthiş öykü.
Hayaletin Garip Huyları King’in deli hayal gücünün nasıl da sınır tanımadığının bir kanıtı.
Gölgeler – İnkılap Kitabevi
Zülfü Livaneli’den İstanbul’a ve onun yazarlarına, şairlerine bir saygı duruşu.
Livaneli külliyatının özgün örneklerinden olan bu kitapta gölgeler yani ismi var cismi yoklar, müstearlar bir İstanbul akşamında hayali ve neşeli bir buluşma için bir araya geliyor.
Bir gece yarısı Sultanahmet Meydanı’nın ıssızlığında toplanan gölgeler arasında kimler yok ki: Fatih Sultan Mehmed, Mustafa Kemal Atatürk, Halide Edip Adıvar, Yahya Kemal Beyatlı, Reşat Nuri Güntekin, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Orhan Veli Kanık, Yaşar Kemal, Attilâ İlhan, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Ülkü Tamer.
“Bu kitapta yazar ve şairlerimizin asılları değil ama gölgeleri var; yani müstear isimleri. Hem varlar hem yoklar, hem ünleri çok yayılmış hem de sonsuza kadar gölge olarak kalmaya mahkûmlar.”
Gece Yarısı Mavisi
“Gece Yarısı Mavisi” Füruzan’ın “Parasız Yatılı” (1971) kitabındakilerden önce dergilerde yayımlanmış ilk öykülerini kapsıyor. 1956-1962 yılları arasında dönemin belli başlı edebiyat dergilerinde (Seçilmiş Hikâyeler, Yenilik, Türk Dili, Pazar Postası, Yeditepe, Dost) yer almış on altı öyküden oluşan kitabı Olcay Akyıldız ve Bilge Ulusman hazırladı.
2023 yılında son öykü kitabı Akim Sevgilim ile aramızdan ayrılan Füruzan Gece Yarısı Mavisi adı altında ilk kez kitaplaşan öyküleriyle edebiyatımızda yarattığı “Füruzan olayı”nı tamamlıyor.
“Bu çalışmayla ilk kez bir araya gelen on altı öykünün, daha önce süreli yayınlara girmiş ve edebiyat kamusuyla buluşmuş olması, etik bir sınır ihlali endişesini peşinen lağvediyordu; ancak bu öykülerin bir kitap oylumunda yayımlanmasının elzem olduğunu, metinlerin biçim, dil ve içerik özelliklerinin yanı sıra, feminist edebiyat eleştirisi perspektifinden de tartışılmaz bir hakikat olarak değerlendirmeliyiz. Füruzan’ın ilk öyküleri, yalnızca 1950 kuşağı öykücülüğü ile kurduğu sıkı bağlar açısından değil, aynı dönemde edebi metin üreten diğer kadın yazarlarla diyaloğu açısından jino-eleştirel bir okumayla da ele alınmalıdır. Bu çalışmaların ilk adımı ise elbette bu öykülerin ulaşılabilir bir bütün halinde ortaya konmasıdır.”
Seçme Hikâyeler
Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri on ikiyi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?
Sait Faik Abasıyanık kendine özgü yalın ve akıcı öykülerinde okuru şaşırtan, insanı ve doğayı bütün içtenliğiyle anlatmaktan geri durmayan, her şeyin merkezine insan sevgisini koyan bir yazar. “Kökü kendinden olan” bir yazar olarak Abasıyanık, cumhuriyet dönemi edebiyatımızda bir mihenk noktası olarak belirirken çağdaş öykücülüğümüzün de temellerini atar.
Sait Faik Abasıyanık, öykücülüğümüzün en özgün ve ayrıksı seslerinden…
Semaver – Can Yayınları
Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir. Ben, artık tenhalaşmış sokaklarda bir memleket havası tutturarak; bu nevi kahveleri keşfetmekte büyük bir maharet kazanmıştım. Bazen susmasını bilen bir arkadaşla, bazen kokulu bir likörü bitirinceye kadar saatler geçerdi.
Sait Faik Abasıyanık kendine özgü yalın ve akıcı öykülerinde okuru şaşırtan, insanı ve doğayı bütün içtenliğiyle anlatmaktan geri durmayan, her şeyin merkezine insan sevgisini koyan bir yazar. “Kökü kendinden olan” bir yazar olarak Abasıyanık, cumhuriyet dönemi edebiyatımızda bir mihenk noktası olarak belirirken çağdaş öykücülüğümüzün de temellerini atar.
Sait Faik Abasıyanık, öykücülüğümüzün en özgün ve ayrıksı seslerinden…
Son Kuşlar – Can Yayınları
Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.
Sait Faik Abasıyanık kendine özgü yalın ve akıcı öykülerinde okuru şaşırtan, insanı ve doğayı bütün içtenliğiyle anlatmaktan geri durmayan, her şeyin merkezine insan sevgisini koyan bir yazar. “Kökü kendinden olan” bir yazar olarak Abasıyanık, cumhuriyet dönemi edebiyatımızda bir mihenk noktası olarak belirirken çağdaş öykücülüğümüzün de temellerini atar. Sait Faik Abasıyanık, öykücülüğümüzün en özgün ve ayrıksı seslerinden…
Yevgeni Onegin
Battığımız Bataklar
Çok uzakta bir yerlerde birtakım adamlar iriyarı kel ve yalnız bir adama kurşun yağdırıyordu, birkaç kötü adam ise bir kızın hayatına son vermek üzereydi. Sevil yerde, ben sandalyemde, ellerimiz çaresizce yanımıza düşmüş, öylece oturuyorduk. Ekrana baktım. Kandan kıpkırmızıydı. Sonra bir adamın yere düştüğü görüldü, ince bir inleme duyuldu ve ekranda bir yazı belirdi: “Yeniden Oyna.”
“Yeniden oynayalım mı Sevil?” diye fısıldadım.
Ahmet Erkam Saraç, içerisinde hayatın nefes alıp verdiği öyküler yazıyor. Yanı başımızdaki kırgın ailelerin, toksik ilişkilerin, yalnız bırakılmış çocukların, yeri doldurulamaz kayıpların bataklarını anlatıyor. Bazılarının çıkmak için çabalarken daha da gömüldüğü, bazılarının dibe vardığını bile fark etmediği bataklar bunlar.
Battığımız Bataklar, acının farklı yüzlerini, hiçbir filtreden geçirmeden, saklamadan, olabildiğince somut halleriyle karşımıza çıkaran, cesur bir ilk kitap.
Billur Örüntüler
“Sence önce tren mi gelir kar mı yağar?”
“Bilmem, önce kar yağmaya başlarsa daha güzel olur sanki.”
“Evet… Önce kar yağsa sonra kar tanelerinin arasından tren geçse.”
Rüzgârı, billur örüntüleri yüzümüze savursa
Gözlerimizi kıssak
Düdüğü çalsa
Eve dönsek.
Rıdvan Hatun, ilk kitabı Billur Örüntüler’de karanlıkta el yordamıyla ışığın düğmesine ulaşmaya çalışan insanları anlatıyor.Hayatta kalmaya çabalayan insanlar, başkalarının hayatta kalması için çabalayan insanlar, aile denen taşıması zor yükü sırtlanan insanlar. Birbirinden farklı dünyaların küçük sahnelerinden; büyük, tedirgin edici anlatılar var bu öykülerde. Yumruğun nereden geleceğini kestiremiyorsunuz.
Karmaşık Duygular
Yüreğin hissedip aklın reddettiği duygular, usul usul uyanıp beklenmedik tutkulara dönüşen arzular, Stefan ZweIg’ın karakterlerinin iç dünyalarına ışık tutar.
Duygusal çalkantılarda boğulan kahramanlar, Zweig’ın benzersiz tasvirlerinde can bulurlar. Shakespeare uzmanı karizmatik edebiyat profesörü ile öğrencisi arasında filizlenen yakınlaşmaya eğilen Karmaşık Duygular, bu açıdan ele alındığında Zweig’ın eserleri arasında özel bir yer tutar. İkili arasında kurulan bağ, taraflar açısından duygusal sarsıntıya yol açarken profesörün hayatındaki temel gerçeği de açığa çıkarır.
Ayak İzlerinde Adımlar
Pencere çerçevesinin üst kısmında bir damlacık beliriyor, onu bin sönük ışıltıya bölen gökyüzüne doğru titreşiyor, sonra büyüyor ve sendeliyor, düştü düşecek, ama düşmüyor, henüz düşmüyor. Bütün tırnaklarıyla oraya tutunuyor, düşmek istemiyor ve bir yandan göbeği büyürken dişlerini oraya geçirdiği görülüyor, o artık görkemli bir şekilde sarkan koca bir damla, derken birden, şıp ve işte düşüyor, parçalanıyor ve sonrası, hiçlik, mermerin üzerinde bir kayganlık.
Julio Cortázar’ın öykü külliyatının bu ikinci cildi, Kronopların ve Meşhurların Hikâyeleri (1962), Bütün Ateşler Ateş (1966), Son Raunt (1969), Sekizyüzlü (1974), Orada Dolaşan Biri (1977) kitaplarının bir araya gelmesiyle oluştu.
Ayak İzlerinde Adımlar’daki deneysel hikâyelerin, mikro anlatıların, gerçeküstü evrenlerin hepsi, Cortázar efsanesinin birer izdüşümü.
Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri
İlk öykü kitabı olan Fildişi Karası ile çok olumlu tepkiler alan Yekta Kopan, duru, abartısız, akıcı dili, yaşamın içinden seçilmiş, şaşırtıcı ayrıntılarla zenginleştirilmiş konularıyla; hüzün ve duygusallıkla mizah ve ironiyi dengede tutmayı başaran kurgularıyla, Türk edebiyatı içinde kedine özgü yolunu bulmuş görünüyor. Olayın ön planda tutulduğu öyküleri, titizlikle işlenmiş, fazlalıklardan arındırımlış, çok yönlü, çok boyutlu karakterlerle donatılış, ‘insan olan’ türlü şeyle bezenmiş. Gerçekçi bir anlatım içinde hayalgücüne de çok yer vermesi, Yekta Kopan’ın öykülerinin öne çıkan özelliklerinden. ‘Yaşam kurgulanmalıdır’ diyor Yekta Kopan ve insanlık durumlarından beslenen öyküler yazıyor.
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi, inanılmaz bir hızda seyreden, durmadan kendini çoğaltarak gelişen bir roman. Mekân ve zaman sınırı tanımayan, bir ucu 19. yüzyılda, bir ucu günümüzde, yazınsal bir Türkiye panoraması. Şaşırtıcı bir öykünün bittiğinin sanıldığı yerde, okuru olmadık bir öyküyle yeniden afallatan bir "insan manzaraları" kitabı. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı kült kitabın yazarı Ayfer Tunç, bu kez, Karadeniz’in küçük bir kentinde denize sırtını dönmüş bir akıl hastanesinden yola çıkarak, akıllara durgunluk veren kişilerin yaşam zincirlerinden müthiş eğlenceli bir roman örüyor. Yalan Yanlış, yaklaşık yüz yıllık bir kesitte, siyasal ve toplumsal dönüm noktalarının insanların yaşamlarında bıraktığı izleri sürüyor. Yalan Yanlış’ı soluk soluğa okurken, Türkiye’nin bütün hallerini yaşayacak, belki de insanlığın ortak hikâyesiyle yüz yüze geleceksiniz.
Memnun Kalırsın
“Bir gün dönüp yazdıklarımı okudum. Düşünce derinliği şekline bürünen bir sürü ıvır zıvır saçmalık. ‘En azından bunun farkındasın,’ dedim kendime. Bir süre ara verdim yazmaya. Saksıya menekşe ektim, her gün suladım, bir akşam geldim soğuktan donmuş. Olabilir. Her şey olabilir.” Mutluluğun tek numarasının insana kötü bir geçmişi unutma gücü vermek olduğunu bilen insanlar... Utanç ve korku denen kayalar arasında ezilen insanlar... Sevmeyecekse bütün gücüyle nefret eden insanlar... Ezilmiş onurlarıyla sağa sola saldırmaya hazır insanlar... Ancak benzer nedenlerle kafayı yemiş insanların saçmalamasıyla inilebilecek derinliklere inen insanlar... Hiç kimsenin üşümediği ülkeyi arayan insanlar... Emrah Serbes, Memnun Kalırsın’da çürüme hikâyeleri ve çürümenin içinden insan hikâyeleri anlatıyor. Gadrin ve hüznün içine sarılı bir şefkatle... Olağandışına adım atan kitabın “Olağan hikâyeler” bölümü ise, Serbes’in yazı serüveninde değişik bir fasıl açıyor. Bir adamın yavaş yavaş mavi oluverdiği, son istasyonda veya olmayan bir peronda gerçekliğin değiştiği, fantastiğin, bilimkurgunun eşiğinden atlayan hikâyeler var bu bölümde.
Fareler Ve İnsanlar – İletişim Yayınevi
Fareler ve İnsanlar,insan doğasının kadim çıkmazlarına dair usta işi bir John Steinbeck kitabı.Birbirlerine hiç mi hiç benzemeyen iki arkadaşın; ufak tefek ve zeki George ile iriyarı ve aklı kıt Lennie’nin hikâyesini kaleme alıyor Steinbeck. Salinas Vadisi’ndeki bir çiftlikte güçbela iş bulan ikili hayallerini gerçekleştirme planları yapmaya başlar. Fakat küçük bir toprak parçası alıp çiftçilik yaparak kendi kendilerine yetme hayalleri, birkaç günde yaşanan olaylarla bir çıkmaz yola girer.Fareler ve İnsanlar, Büyük Bunalım döneminin binbir zorluğuyla mücadele eden tarım işçilerine doğrultulan bir dürbün, uzakları göz önüne getiren çarpıcı bir novella.
“Fareler ve İnsanlar, duygusal olmaya cesaret edebildiği için iyi bir novelladır.”
ANTHONY BURGESS
“Bu hikâye yalnızca tarihin belirli bir anında ve ülkenin belirli bir bölgesinde yaşanan bir Amerikan dramı değildir; mekânsız ve zamansız bir insanlık dramıdır.”
CHARLOTTE COOK HADELLA
Devran
Toz duman kenarlardan, taşradan ve kuytulardan, memleketten yoksulluk halleri. Utananlar, üzülenler, âşıklar, yevmiyeciler, küçük kasabalar, hazin ve uzakta kalan hayatlar.
Devran, inatçı neşesiyle geçip giden zamanın çarpıklığını anlatıyor. Umut umut, cümle cümle… Evvela mahsus selam ediyor doğan güne.
Selahattin Demirtaş, yaralıların, umarsızların, kalbi hızla çarpanların hikâyecisi. Sofrasında konuk ağırlayan, durup durup konuşan…
Doksanların başı, ziraat fakültesini yeni bitirmişim, iş güç yok henüz. Günün çoğunu evde iş projeleri ve gelecek planlarıyla geçiriyorum. Dile kolay, her gün elli tane iş kuruyorum kafamda. Hemen para kazanmaya başlamam lazım diyorum. Acayip zengin olasım gelmiş, yerimde duramıyorum. Fakirlik içinde büyümüşüz, fakir fakir okuyup üniversiteyi de bitirmişiz. Ama her şeyin bir sonu olduğuna göre fakirliğin de bir sonu var değil mi?
Oğlumuz – Yarın Diye Bir Şey Yoktur
Tarık Buğra, Kurtuluş Savaşı’nı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sorunsalını konu alan siyasal roman geleneğimizin Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Kemal Tahir ile birlikte önde gelen yazarlarından biri olmasının yanı sıra öykücülüğüyle de dikkat çeker. Öykülerinde çoğu zaman “sıradan” insanın başından geçenleri ya da geçmesi ihtimal dahilinde olanları kendine has bir duyuş ile anlatan Buğra, bazen bir hastalığın hüznünü, bazen bir aşkın tutkusunu, bazen de bir sohbetin neşesini kendimiz yaşıyormuşçasına içimizde hissettirir. Romanlarında olduğu gibi öykülerinde de taşrada olmayı, taşra insanıyla bir arada bulunmayı, sözün özü “taşranın ruhunu” anlatmayı ihmâl etmez.
Tarık Buğra’nın kaleme aldığı öykülerin ilk kısmını bir araya getiren bu kitap, daha önce Buğra’yı sadece romanlarından bilen okurları “öykü de yazmış bir romancı” ile değil, her cümlesiyle başlı başına bir öykücüyle bir araya getirirken, aynı zamanda Buğra’nın metinleriyle ilk kez karşılaşacak okurların Tarık Buğra edebiyatının büyük “giriş kapısını” aralamalarına bir imkân sağlıyor.
“Buğra’nın, hikâyeciliğini belirgin iki çizgi üzerinde geliştirerek dönemin edebi tartışmalarına teoriyle değil, pratikle yanıt verdiğini düşünebiliriz. Buğra öykücülüğünün bir çizgisi Proust ve Tanpınar’la buluştuğu ‘zaman’ çizgisidir. Bu elbette Bergson sonrası modernist yazının da çizgisidir.
(...) Buğra öykücülüğünün başta sözünü ettiğim ikinci çizgisi hümanizmdir. Zamana ilişkin öykülerinde nasıl Tanpınar’la aynı yerdeyse, insancıl ve insancı öykülerinde de Sait Faik çizgisindedir.” Jale Parla’nın Önsöz’ünden...
Ademin Kekliği Ve Chopin
Galeri denilen yer üç tane salon. Biz birinin işini bitirince gidiyoruz. Haftaya kalmadan diğer salon için çağırıyorlar. İş kolay, hem de makara yapıyoruz. Hasan’la tıkır mıkır çalışıyoruz. İşte böyle çalışırken ben O’nu gördüm.Beyaz bir elbise giymiş, boynuna kırmızı bir şey sarılı, yürümüyor, sanki uçuyor. Geldi salonun en dibindeki resme bakmaya başladı. O resme bakıyor, ben O’na bakıyorum. Ne kadar baktık bilmiyorum, Hasan gelip koluma vurdu.
- Bora Bey seni çağırıyor.
“Geliyorum,” deyip kafamı çevirdim ki, O gidiyor.
Yozgat’tan Ankara’ya gidenler, Ankara’dan Yozgat’a dönenler... Böcüklü saksılar, hayırlı kısmetler, Pabrikalar, yevmiya hesabı yapan ırgatlar, usul aksak evlerine varanlar, perzulaya yumulanlar, kalbi taş olanlar, dudakları kıpır kıpır diyeşet okuyanlar, essahlı konuşanlar... Oy oyy Doktur melhamı yok mu bunun? Bozkırda Altmışaltı’yla tanıdığımız, iyimser ve insancıl Mustafa Çiftci dünyasının ilk örnekleri. Adem’in Kekliği ve Chopin, Çiftci’nin ilk hikâye kitabı...
Hikayem Paramparça
"Annemin öldüğünü anlatma, onun etkisi altında olduğum için kendisini sevdiğimi düşünmesin." "Tamam Galip." "Karanlıkta uyuyamadığım için gece lambasını açık bıraktığımı anlatma, beni ottan boktan korkan biri zannetmesin." "Tamam Galip." "İlk defa âşık olduğumu anlatma, beni bu konularda tecrübesiz biri zannetmesin." "Tamam Galip." "Geçen sene el frenini çekmeyi unutup Kartal’ı boklu dereye yuvarladığımızı anlatma. Malının kıymetini bilmeyen biri olduğumu düşünmesin." "Tamam Galip." "Babamın orospu çocuğu olduğunu anlatma. Onu bizzat ben anlatmak istiyorum." "Tamam Galip." Gecenin ilk müşterisi olan, sabahçı kahvelerinde, çorbacılarda ayılan genç adamlar. Bazen en anlamsız yüzü yaşamanın ve bazen yel değirmenini arayan içli bir hatıra. Henüz ölmemişler ve ölümle tanışmamışlara yazılmış hikâyeler... Namluya sürülmüş küfür... Büyümemiş bir çocuk... Pati yapan arabalar, yutkuna yutkuna dinlenen şarkılar ve hayattan meseleler. Kutlanan yenilgiler, hayat kerpiçten bir gökdelen sevgili kardeşim, yanlış bir parantezde yaşıyoruz. Bırak konuşalım, iki çift laf edelim, yüz yüze bakıyoruz... Emrah Serbes, hayatı kendine katık eden, sokaktan çağlayan bir sesle yeraltının dumanını anlatıyor bize. Bitmez bir ergen öfkesiyle kuyuya düşmüş çocuklara sesleniyor. Emrah Serbes’ten parça parça anlar, parça parça anılar, paramparça hikayeler...
Barış Çöreği
Fakir Baykurt, öykülerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylünün maddi ve manevi dünyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan işliyor. Gözlemlerden, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, günlük konuşma dilini öyküye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bürokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1982’de yapılan Barış Çöreği’ni yeniden okurla buluşturuyoruz:
“Türküz efendim...” dedim.
“Neden Türkçe konuşmuyorsunuz madem?”
Aaaa! Kadın eni konu sıkıştırıyor! Elinden gelse polis çağırıp teslim edecek bizi.
“Şu oğlanlardan sıkıldık teyze!” demek de işimize gelmedi tabii. “Biz Almanya’dayız. Türkçemiz o kadar iyi değil. O yüzden Almanca konuşuyoruz...” dedim, hem de babamın öğütlediği gibi biraz da alttan aldım.
“Üç buçuk gün Almanya’ya gitmekle, aslınızı ne tez unuttunuz? İnsan ana yurdunu, ana dilini böyle aşağılara mı iter? Ayıp değil mi?”
“Ama orada derslerimiz Almanca!”
“Olsun! Gene de Türkçe konuşacaksınız!”
Eli çantalı, erkek yapılı bayan bize orada uzun bir konferans verdi. Biraz alçak sesle konuşsa gene neyse. Bağırıyordu. Eridim, asfaltın yarıklarından yerin dibine süzüldüm. Şapır şapır dökmeye başladım gözyaşlarımı. Bu arada Gürsel Mahallesinin otobüsü gelip geçmiş, ayırdında olmamışız.
Geç vakit Fuat amcagile geldik. Ağla Allah ağla. Necmiye de ağlıyor, ben de ağlıyorum. Almanya’da diken üstünde,Türkiye’de diken üstünde. Okulda ardımız önümüz, dört yönümüz kapalı. Belki yarın işçi de olmadan, oradan itilmiş, burada basacak yer bulamamış, sersem tavuklar gibi, ne olacağız biz?
(Gitmez Olaydım İzne!)
On Binlerce Kağnı
Fakir Baykurt, öykülerinde köy yaşamının sertliği, yoksulluk, cahillik, taassup, batıl inanç, sömürü gibi sorunları ele alarak köylünün maddi ve manevi dünyasını toplumsalcı ve gerçekçi bir bakıştan işliyor. Gözlemlerden, canlı tanıklıklardan yola çıkan yazar, günlük konuşma dilini öyküye taşıyarak zaman zaman mizahi bir dil kullanıyor; bürokrasinin çarkları arasında sıkışan ama içinde de bir umudu barındıran “sıradan insanı”, yaşadığı yerin atmosferiyle birlikte çarpıcı bir biçimde betimliyor.
İlk basımı 1971’de yapılan On Binlerce Kağnı’yı yeniden okurla buluşturuyoruz:
“Dedikodu almış yürümüştü. Köyün içi çalkalanıyor. Kara Hafız’ı, Yüklü’deki kendirlerin arasında Çil Fadime’yle görmüşler. Kara Hafız acar adamdı zaten. Kendi karısını eskitmiş, onun bunun karısından geçinmeye başlamıştı. Çil Fadime de tavlı avrat. Kara Hafız çağırdı mı, koşuyor.
Ateş olmayan yerden duman tüter mi? Rüzgar esmese çalı çıtırdar mı? Hafız’la Fadime’yi Harımlar’daki kendirlerin arasında da görmüşler. Şimdi Urkuş’un kuzulukta buluşuyorlar. Üstelik kara Hafız, Fadime’nin kocasına büyü yapmış. Nefsi uyanmıyormuş artık. Fadime de yanıp tutuşuyormuş. Yangınını söndürmek için Urkuş’un kuzuluğa Hafız’dan önce varıyormuş.
Söylentileri herkes duydu köyün içinde. Ama kocasının kılı kıpırdamıyor. Belki bir o duymadı? Köyün kocakarıları, genç gelinleri, adamı görünce öksürüyor, sezdirmeye çalışıyor, ama öksürükten pıksırıktan herkes anlamaz ki!...”
Kurtarıcım Bir Robot Mu?
Gizemli duvarın arkasında…
Birbirinden farklı karakterler…
Birbirinden tuhaf olaylar…
Birbirinden ilginç sorular ve bambaşka cevaplar…
Her şey, Kerem’e verilen bir ödevle başladı.
Her şeyi sorgulamaya başlayan Kerem’e duvarın arkasındaki sırlı dünyanın kapısı açıldı.
Bu kitabı okuduktan sonra senin de düşüncelerinde gizemli bir kapı açılacak.
O kapıdan geçtiğinde kafanda birçok soru olacak! Cevapları sende olan.
Kanatlarımı Bulduğum Gün
Yeni okul, yeni arkadaşlar, yeni başlangıçlar... Hiç bilmediğin bir dünyaya adım atsan nasıl hissederdin?
Hem de o okulun içinde gizemli notlar, sürprizlerle dolu kulüpler ve keşfedilmeyi bekleyen sırlar varsa...
Mercan, bu gizemli okulda adım adım kendi kanatlarına kavuşmanın yolunu arıyor. İçindeki tırtılı kelebeğe dönüştürebilmek için. Bunu sadece içindeki yıldızları takip ederek yapabilir. Ama en önemli soru şu:
ACABA GERÇEKTEN UÇMAYA CESARET EDEBİLECEK Mİ?
Hayaller, dostluk ve cesaret dolu bu hikâyede, Mercan’la birlikte kendi kanatlarını bulmaya var mısın? Belki de senin için her şey, kendi kanatlarını bulduğun gün değişecek.
Balonla Beş Hafta
Aya Yolculuk
Bozoğlan’ın Hikayeleri
Daracık sokaklarda çift kale maç oynanırdı o zamanlar, kimse yorulmazdı. Herkesin cebinde ekmeği olurdu, kimse acıkmazdı. Mekânlar geniş, zaman uzundu. Okulda öğretmenden aferin almak için yarışılır, yıldızlı pekiyi ile sınıf geçmekle övünülürdü. Her gün yeni bir macera yaşanır, her akşam yeni bir hikâye kurulurdu. Sizden saklı değil herkesin bir hikâyesi vardı aslında. Sorsalar Mikail de anlatabilirdi, Kemal de. Kimse sormadı hikâyelerini ama Bozoğlan yerinde duramayıp anlatmaya başladı. Ben şahidim hepsi yaşandı. İnanmazsanız Mikail’e sorun.