Küçük Mürmür Okula Başlıyor
Kapiland’ın Külleri
Kapiland küllerinden doğuyor...
Miyase Sertbarut'un yüzbinleri etkisi altına alan ''Kapiland'' serisinin dördüncü halkası Kapiland'ın Külleri, insan eliyle mahvedilen bir dünyada, küllerinden doğup filizlenmeye çalışan yeni bir uygarlığın izini sürüyor.
Kurguyla gerçeğin kesiştiği distopik bir evrende geçen bu sürükleyici roman, devrimler, kümeleşmiş toplulukların yönetimi, küresel tarım politikalarındaki değişim ve yapay zekâ gibi güncel konulara temas ediyor; maddenin dördüncü hâlinin ''bilinç'' olduğunu anımsatıyor.
Her bir cildi bağımsız olarak da okunabilen ''Kapiland'' kitapları, ezber bozan kurgusunun satır aralarında insanın doğa ile ilişkisini eleştirel bir bakışla sorguluyor, gençleri gezegenimize sahip çıkmaya ve haksızlıklara karşı tek yürek olmaya çağırıyor.
Yıl 2050... Nükleer kıyamet sonrasında dünya, küllerinden doğup yeniden hayat buluyor. Varlığını devam ettirebilen bir avuç insan toprağı işleyerek canlılık yaratma gayretinde olsa da, ''çekirgeden insana, buğdaydan balinaya her türlü organizmayı var edebilen'' biyoteknolojik bir sistem, insanın gezegeni tekrardan tahrip edebileceği gerçeğini savunuyor. Tam da bu kaygı verici öngörü yüzünden, insan türü yok olma tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Dostlukları yıllar boyunca pek çok zorlukla sınanan Mehtap ve Marjinal'in yolları da ilk kez bu konuda ayrışıyor. Çiftçileri ve Magmacıları fikrî çatışmaya sürükleyen bu düzenden, iki yapay zekâ temsilcisi Loob ve Ribyonak da nasibini alıyor. Basit yaşamsal haklar ve var olma çabası içindeki kümeleşmiş toplumların yeni bir uygarlık kurma ümidiyle attıkları temeller derinden sarsılıyor. Peki ama, filizlenmekte olan bu yeni dünya düzeni, eskisinden ne gibi izler ve farklılıklar taşıyacak?
Miyase Sertbarut Kapiland'ın Külleri'nde, dünyadaki her şeyin kendi hizmetinde olduğu varsayımıyla yanlış bir yola sapan günümüz insanın karşılaşacağı hazin sona, kanıksanmış toplumsal gerçeklikler üzerinden şerh koyuyor.
Canlıların eşit haklara sahip olduğunu hatta cansız varlıkların dahi aynı biçimde hayat hakları olabileceğini dile getiren roman, insanlığın geldiği tükenmişlik çağında yeni bir uygarlık için aynı yollardan gidilmemesine ve benzer hatalara düşülmemesine ilişkin düşündürüyor.
Bilge Köpek Taşınıyor
Bu İşte Bir Köstebek Var
Düşüncelerinize dikkat edin! Çukurun dibinde ''filozof'' bir köstebek var...
Eserleri ondan fazla dile çevrilen ödüllü yazar Cary Fagan, aile içi ilişkiler ve iletişim konularını ele aldığı Bu İşte Bir Köstebek Var'la, ebeveyn tutum ve davranışlarının çocuklar üzerindeki etkisini tartışıyor.
Aileyi bir arada tutan değerlere değinirken ''aile içi demokrasi kavramı''na da temas eden bu düşündürücü roman, savrulmakta olan bir ailenin yaşadığı sorunları, evin en küçüğünün gözünden paylaşıyor.
Fagan, öfke kontrolünün önemi gibi, bireyin ruhsal ve sosyal hayatına tesir eden hassas bir noktaya dikkat çekerken; karşılıklı ilişkilerde sevgi, saygı ve hoşgörüden ödün vermemek gerektiğine de vurgu yapıyor.
Ailesinin ''aniden'' aldığı taşınma kararına büyük tepki gösteren ve öfkeyle evden fırlayan Danny, önüne bakmadan koşarken, dev bir inşaat çukuruna düşer. Dipsiz bir karanlığın doldurduğu bu koca çukurda, yanında okul çantasından ve zekâsından başka hiçbir şey yoktur. Yerin metrelerce altında düşüncelere dalıp öfkesini dindirmeye çalışırken; şiir tutkunu, ''filozof'' ruhlu bir köstebekle karşılaşır. Bir an önce sakinleşip bir çıkış yolu bulmalıdır. Pek çok şey dener ama başarılı olamaz. Kaderine boyun eğip, çaresizce onu kurtaracak birini beklemeye karar vermişken, köstebekle dertleşmeye başlar. Hayatın güzellikleri ve aile birliği üzerine yaptıkları ''derinlikli'' konuşmalar, çok geçmeden Danny'nin daha olgun ve mantıklı düşünmesine sebep olur. Danny'nin, düştüğü çukurdan ve bu akıllı köstebekten öğrenecek çok şeyi vardır...
Öfkesi ve önyargıları yüzünden gerçekleri görmekte zorlanan bir çocuğun büyüme ve olgunlaşma serüvenini sayfalara taşıyan Cary Fagan; yeraltında gelişen sıra dışı bir dostluk ilişkisi üzerinden, bambaşka bir Robinson Crusoe hikâyesi anlatıyor.
Bu İşte Bir Köstebek Var, kimi gerçekleri içselleştirebilmek, daha kolay sindirebilmek için madalyonun öteki yüzüne de bakmak gerektiğini hatırlatıyor.
Sonsuzluk Kütüphanesi
''Karşılaştığın her şey sonsuzluğa açılan bir penceredir...''
Eserleriyle yüz binlerce okuru kucaklayan Mavisel Yener, bireysel ve toplumsal yazgılarımızda kitapların gücünü hissettirdiği yeni romanı Sonsuzluk Kütüphanesi'nde, insanlığın en kadim ve değerli bilgisinin kütüphanelerde saklı olduğunu anımsatıyor.
Edebiyat tarihine yön veren nice klasik yapıta atıfta bulunarak; Pinokyo, Alice, Pippi Uzunçorap gibi pek çok ölümsüz kitap kahramanını ve onlara hayat veren ''hayal gücü yöneticisi''ni fantastik unsurlarla örülü bir kurguda buluşturan yazar, zamanı ve mekânı esneten, metinlerarası bir okuma deneyimi yaşatıyor.
Gelecek yüzyıla damgasını vuracak yapay zekâ çalışmalarına da değinerek, bilim kurgunun büyüleyici dünyasına göz kırpan roman; kitapların değiştirici ve dönüştürücü etkisini merak uyandırıcı bir biçimde ele alıyor.
Maskanunka Adası'nda ''Hayal Gücü Sendromu'' yaygınlaşıp herkes hayal kurmaya başlayınca, kitap okumak yasaklanır ve kütüphane de kapatılır. Bu kararın sonucunda, Maskanunka halkının dünyayı algılayışı ve öncelikleri, zamanla değişir. İnsanların kitapların varlığını tümden unutmaya başladığı bir dönemde, Pinokyo'nun yolu kazara adaya düşer. Duygularına göre ten renkleri değişen ada sakinleri ile ''tahta bacak'' Pinokyo'nun ortak bir amacı vardır: adalet ve eşitlik. İşte tam da bu amaç uğruna, yirmi yıldır sessizliğini koruyan Ezop, ada yönetimini babasından devralır ve Jules Verne ile Sonsuzluk Kütüphanesi'nin koruyuculuğunu üstlenen Profesör Şapka'nın da yardımıyla dâhiyane bir plan geliştirir. Nihayet, kitapların sesine kulak verme vakti gelmiştir...
Şaşırtıcı sonuyla, insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen kültürel değerlerin korunması ve yaşatılması üzerine düşündüren romana Merve Atılgan'ın resimleri eşlik ediyor.
''İnsanın bu gezegen üzerindeki yaşam hikâyesinden sayfalar barındıran'' hayalî bir evrenin kapılarını aralayan Sonsuzluk Kütüphanesi, yüzyılları sağlam köprülerle birbirine bağlayan kitapları gelecek nesillere taşıma görevini genç okurlara teslim ediyor...
Zıpır Gizli Görev
Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk
Çizgili Pijamalı Çocuk kitabının yazarı John Boyne’dan, dünyanın en sıra dışı çocuğu Barnaby Brocket’in sıra dışı yaşam öyküsü. 8 yaşındaki Barnaby Brocket’in dış görünümünün kendi yaşıtlarından hiçbir farkı yok. Oysa bu “normal” görüntüsünün ardında onu son derece özel kılan bir kabiliyete sahip: Barnaby uçabiliyor…
Evet, yanlış anlamadınız, küçük Barnaby doğduğu günden bu yana havada süzülebiliyor. Aslında bu, onun için son derece “normal” bir şey. Çünkü sürekli yerde olmanın nasıl bir duygu olabileceği konusunda hiçbir fikri yok. Bu sıra dışı durum, ömrünün büyük bir çoğunluğunu, evlerinin tavanına yerleştirilmiş orta sertlikteki bir şilteye yaslanarak geçiren küçük bir çocuk için dayanılmaz gibi görünse de, Barnaby bunu kendine pek dert edinmiyor. Normallik takıntısı olan anne ve babası ise Barnaby’nin bu anormal davranışından oldukça muzdarip.
Ne pahasına olursa olsun, Barnaby’yi normal bir çocuğa dönüştürebilmek için ellerinden gelen her şeyi denemeye hazırlar. Savundukları tek bir gerçek var: Barnaby, uçmaktan vazgeçmeli ve kardeşleri gibi normal bir çocuk olmalı. Aksi hâlde, ondan kurtulmaktan başka bir çareleri görünmüyor…
Olan oluyor ve küçük Barnaby, akla hayale sığmayan son derece trajik bir olayla Sidney Limanı’ndan yavaş yavaş göğe doğru yükselmeye başlıyor. Onun için asıl macera ise şimdi başlıyor. 8 yaşında yanlışlıkla dünyanın öbür ucuna uçarak bir inanılmazı başaran Barnaby Brocket, sıra dışı bir yaşam deneyimi edindiği bu zorlu yolculukta, gerçekte kim olduğunu ve insanın kendisi olmaktan daha mutluluk verici bir şey olmadığını keşfediyor. Her yaştan okurun kalbinin derinliklerine seslenen Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk, normal olmanın ne demek olduğunu sorgulatan ve farklı olmanın ayrıcalığını yücelten çarpıcı bir eser.
Sisin Sakladıkları
... Sis o kadar yoğunlaştı ki neredeyse yol görünmez oldu. İlay ürperdi. Nereye gelmişti? Yaşadığı dünyadan ayrılmış, başka bir dünyaya geçmiş gibi duyumsadı kendini. O güne dek zaman zamansisli havalarda yolculuk yapmıştı birkaç kez; ama böyle sarı bir sisle ilk kez karşılaşıyordu. Teyzesi traktörü daha yavaş kullanıyordu artık, çünkü bir metre öteyi ancak görebiliyorlardı. İçindeki korkuyu dışarıya yansıtmamaya çalışarak sordu İlay... Kargaların kaç yıl yaşadığını biliyor musunuz? Kargaların genlerini insanlara aktarmaya çalışan genetikçiler…"Genetik çalışmalarının yapıldığı üs tüm bir yöreyi, insanları ve doğayı tehdit etmeye başlayınca; yaz tatilini teyzesinin köyünde geçirmekte olan İlay, arkadaşı Fuat ve teyzesinin, insanları kobay olarak kullananlara karşı giriştikleri nefes kesici mücadele"
Zirvenin Dibindeki Çocuk
Ve en sonunda Paris’in olduğu yöne baktı; doğduğu şehre, her şeye sahip olduğu şehre... Ne var ki, önemli biri olma arzusu yüzünden hepsini reddetmişti. Artık Fransız olmadığını fark etti. Alman da değildi. Hiçbir şeydi. Evi yoktu, ailesi yoktu ve hak etmiyordu da.
Yıl 1936. Fransız annesi Emily, Alman babası Wilhelm ve köpeği Dartanyan ile birlikte Paris’te yaşayan yedi yaşındaki Pierrot Fischer, herhangi bir çocuktan farklı olmayan hayatından memnundur. Ne yazık ki, önce babasını sonra annesini kaybeden oğlanın hayatı kısa süre içinde değişecek, onun için başka bir yerde, yepyeni bir hayat başlayacaktır. Fakat hayranlık duyup keşfettiği bu yepyeni dünya ve yapacağı seçimler ona çok pahalıya mal olacaktır...
Kendini zirvede sanırken en dipte bulan, bir yere kök salıp bir bütünün önemli bir parçası olmak isterken tamamen yersiz yurtsuz kalan, bu sevgi dolu, masum çocuğun güçlü olma hırsı ve yanlış seçimlerle parçalanan yaşam hikâyesini unutamayacaksınız.
Zirvenin Dibindeki Çocuk, 50’yi aşkın farklı dile çevrilerek sinemaya uyarlanan Çizgili Pijamalı Çocuk’un yazarı John Boyne’nun kaleminden, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde, tansiyonu yüksek bir roman.
Kapiland’ın Kobayları
Gençlerde giderek artan şiddet eğilimine önlem olarak geliştirilen bir şurup: anti-row. Evet, artık şiddet eğilimi görülmüyordu çünkü gençler sadece tüketmeyi, daha çok yemeyi, atıştırmayı düşünüyorlardı. Anti-row şurubu ve Gdo’lu gıdalar, toplumsal şiddeti yok etmişti; ama Kapiland’ın, insan sağlığına yönelen ticari şiddetini başlatmıştı. Neydi Şu Gdo?
11 Yaş Günü
Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestra
Yenilen değil, vazgeçen kaybeder!
Dursun Ege Göçmen'in, 2018 Tudem Edebiyat Ödülleri'nde üçüncülüğe değer görülen eseri Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası, çeşitli nedenlerle ötekileştirilmiş, çevreleri tarafından dışlanmış çocukların büyüme ve kendileriyle barışma öykülerini hareketli bir kurguyla sayfalarına taşıyan, sazlı sözlü bir roman.
Akran zorbalığının yansımalarına değinerek farkındalık yaratan bu duyarlı kitap, yenmek-yenilmek, pes etmek-vazgeçmemek, iyilik-kötülük gibi kavramlar üzerine düşündürmeyi de ihmal etmiyor.
Adından ötürü akranlarının sürekli alay ettiği Şahap'ın okul yaşamı bir hayli sancılıdır. Çocukluktan ilk gençliğe evrilmenin ruhunda kopardığı fırtınalar yetmezmiş gibi, bir de sürekli ''ezik'' olarak anılmak dayanılır şey değildir. Neyse ki, sınıfa yeni gelen İpek'le kurduğu dostluk kısa zamanda hayata bakış açısını değiştirir; üzüntünün yerini neşe, hayal kırıklığının yerini ise umut alır. Zorbaların dünyasında mücadele ederlerken orkestra seçmelerinde elenen Şahap ve İpek bir seçim yapmak zorundadırlar. Ya bir köşeye çekilip kaderlerine boyun eğecek ya da hayallerini gerçekleştirmek için çok çalışacaklardır. Eğer onları orkestraya almıyorlarsa, onlar da kendi orkestralarını kuracaklardır…
Ruhumuzun derinliklerine işleyen kimi yaraların sadece sevgi ve dayanışma yoluyla iyileşebileceğini anımsatan bu naif kitap, zorluklara göğüs gerebilmek için daima ileriye bakarak mücadele etmenin altını çiziyor.
Vur Patlasın Çal Oynasın Orkestrası, karşılaştıkları engellemelere rağmen hayallerine sımsıkı sarılan ve müziğin birleştirici gücüne sığınan Şahap, İpek ve diğer tüm çocuklar için neşe dolu bir umut hikâyesi!
Zıpır Özgürlük Peşinde
Masal Dolu Anadolu
Anadolu'nun belleğinden geleceğe miras masallar…
Koray Avcı Çakman'ın yazıp, Elif Deneç'in resimlediği Masal Dolu Anadolu, yurdumuzun zengin sözlü anlatı geleneğini şiir diliyle harmanlıyor; Kaf Dağı'nın ardındaki nice masal kahramanını gün yüzüne çıkararak, çocuklarla tanıştırıyor.
Geçmişten aldığı ilhamı geleceğe nakşetme hevesiyle dört başı mamur bir anlatıcıya dönüşen Koray Avcı Çakman, Anadolu'nun bağrında şekillenen masallara yenilerini ekleyerek insanlığın en kadim düşlerinden kırkyama masallar örüyor. Düş dünyasında gezinmekten hoşlanan her yaştan okura tadına doyulmaz bir masal ziyafeti yaşatıyor.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken; sözleri gökteki yıldızlardan kayan, düşleri çağlayan pınarlardan taşan bir yazar yaşarmış. Az gitmiş uz gitmiş, derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek soluğu Kaf Dağı'nda almış. Var var imiş, yok yok imiş geçip gittiği yollarda. Kim demiş, ne demişse katmış yanına, o hâlde varsın anlatsın bakalım hangi masalları katmış efsunlu masal çuvalına?
İbiş ile Değirmenci Memiş'in, Karga ile Bülbül'ün başından geçenlere yeni anlamlar kazandıran, Dilsiz Dilli Kilim'in ve Zümrüdü Anka Kuşu'nun seslerine kulak vermeye çağıran yazar, devlerin cirit attığı bir dünyada Keloğlan'a türlü kaderler biçmekten kendini alıkoyamıyor. Anadolu masal geleneğini var eden eşsiz değerleri yepyeni anlatılarda günümüz çocuklarıyla buluşturan Masal Dolu Anadolu, okurlarının üzerine kahkaha otu serpiştirip onları kısa süreliğine dahi olsa gerçek dünyadan uzaklaştırmayı başarıyor.
Masal türünün edebiyatımızdaki yeri ve önemini bir kez daha hatırlatan Koray Avcı Çakman ritmik ve oyunbaz kalemiyle gökten üç elma düşürüyor; onları da kitabının, okurlarının ve masallara can veren kahramanların başına taç ediyor…
Kış Ülkesi Çocukları
Tek Başıma Okumaktan Korkuyorum
Kırmızı Kartal
Miyase Sertbarut’un on binlerce çocuğun hayallerini kanatlandıran ödüllü öyküsü Kırmızı Kartal, Gül Sarı’nın resimleri ve gözden geçirilmiş baskısıyla yeniden raflardaki yerini alıyor.
Okurlarını, Evşen adında bir kız çocuğunun küçük mutluluklardan beslenen, iyimser dünyasına konuk eden bu naif kitap, gerçekçi kahramanları ve doğayı kucaklayan anlatımıyla, umut etmenin hayattaki en vazgeçilmez duygulardan biri olduğunu hatırlatıyor.
Küçük Evşen’in en büyük düşü gelecekte yazar olmaktır. Ta ki bir gün, evlerinin yakınındaki bir araziye küçük bir uçak pisti kurulana değin. O günden beri Evşen’in yazar olmak dışında ikinci bir düşü daha var: Piper Pa-25’le, nam-ı diğer Kırmızı Kartal’la uçabilmek. Kim ne derse desin, bir gün mutlaka uçacaktır o göz kamaştırıcı kırmızı uçakla. Muzaffer amcası söz vermiştir bir kere...
Hayallerine sıkı sıkıya bağlı on yaşındaki bir kızın, karşılaştığı bütün önyargılara ve olumsuzluklara rağmen tutkularından asla vazgeçmeyişini gözler önüne seren bu ilham verici öykü, radyo tiyatrosu dinlemekten masal anlatımına, hatta seyyar dondurmacılara uzanan nostaljik dokunuşlarla günümüz çocuklarını yıllar öncesinin kültürel ve sosyal zenginlikleriyle tanıştırıyor.
Havuç Ağacı
İnsanlığı Ancak Sen Kurtarabilirsin
Gecen Gündüzün Olsa
Unutmamak ve unutulmamak için…
Alman çocuk ve gençlik edebiyatının yetkin kalemlerinden Andreas Steinhöfel’in imzasını taşıyan Gecen Gündüzüm Olsa, hafızasının küçük oyunlarına direnmeye çalışan bir büyükbaba ile yüreği hasret duygusuyla dolup taşan torunu arasındaki ilişkiye dair, mutluluk verici bir öykü.
Şiirsel metni ve sıcacık resimleriyle dokuz yaş ve üzerindeki her yaştan okurun kendinden bir şeyler bulacağı bu duygu yüklü kitap, “unutmak” ve “unutulmak” kavramları üzerine düşündürürken, sevgiyi olabilecek en naif şekilde anlatmayı başarıyor.
Modern çağın ve değişen aile yapısının yaşlıları nasıl huzurevi çıkmazına yönlendirdiğini eleştiren Gecen Gündüzüm Olsa, büyükanne ve büyükbaba sevgisini yücelterek, onların yokluğunun çocukların ruhunda yarattığı burukluğa değiniyor.
Dokuz yaşındaki Max, sabah uyandığında içinde büyük bir boşluk hisseder: huzurevinde yaşayan büyükbabasının eksikliğidir bu. Kötü bir yerde değilse bile, onun çok uzağındadır. Üstelik hafızası günden güne yitip gitmektedir. Max, yine özlem ve hasret duygularıyla boğuştuğu bir gün, deli cesaretine sığınarak büyükbabasını kaçırmaya karar verir. Kırlara koştukları o mutlu saatlerde, büyükbaba ve torunu Ay ile Güneş’in sonsuz ve hafızasız dansına tanıklık ederler. Hem de birbirlerini ne kadar sevdiklerini asla unutmayacaklarından emin olana kadar…
Birini sevmek için mutlaka onu görmek gerekmediğini hatırlatan bu duygusal öykü, saf sevginin en büyük unutuşlara bile karşı koyabileceğini gösteriyor.
Duyumsattığı hislerle kitapseverlerin kalbindeki sıcaklığı arttıran Gecen Gündüzüm Olsa, her gece görünmese de Ay’ın hep orada olduğunu bilenlerin yolunu aydınlatıyor…
"Hiçbir kalpte bunca hasrete yetecek kadar yer olamazdı..."